1715 yılında İngiliz aristokrat Lady Mary Wortley Montague, geçirdiği çiçek hastalığı nedeniyle güzel yüzünde derin hasarlar yaşamakla kalmaz, bir müddet sonra aynı hastalıktan kardeşini kaybeder. Birkaç yıl içinde ise eşinin Osmanlı İmparatorluğu’na sefir olarak atanması ile Lady, hayatını karartan derdin devasını karşısında bulur.
Arkadaşına hitaben “öyle bir şey söyleyeceğim ki, İstanbul’da bulunmak isteyeceksiniz” diyerek başladığı mektubunda Montague, Osmanlı’nın, çiçek hastalığını variyolasyon metoduyla önlediğini haber verir. Bu paha biçilmez bir haberdir, zira o dönemlerde Avrupa her yıl yüzbinlerce insanını bu hastalığa kurban vermektedir.
İşe, elçilik cerrahına küçük oğlunu aşılatmakla başlayan Lady, birkaç yıl sonra Londra’ya döndüğünde ise yine aynı doktora denemeler yaptırır ve başarılı sonuçlar veren Osmanlı yöntemi kabul görerek yayılır. Kısacası Lady Montague, acısıyla aklını ve vatanseverliğini birleştirerek, Osmanlı devasını Batı’ya taşıyan isim olur.
ÇİN’E AŞI GÖNDERDİK
Osmanlı’nın aşı serüveni, çiçekle sınırlı değil. 19. yüzyılın amansız dertlerinden kuduza karşı, 1885’te Pasteur tarafından bulunan devayı haber alan 2. Abdülhamit, bir ekibi hemen Paris’e göndererek kuduz aşısı eğitimi alınmasını sağlarken, Pasteur’e de yüklü bir ödül gönderir. 1887’de vatana dönen ekip, Kuduz Tedavi Enstitüsü’nü kurar. Bir nevi zamanın teknoloji transferi!
1893’te ise bir başka mikrobiyoloji enstitüsü hayata geçirilir ve peşi sıra yıllarda, tifo ve dizanteri gibi çeşitli aşılar geliştirilir. Dolayısıyla Osmanlı, son dönemlerinde ve hatta savaş yıllarında dahi, aşı çalışmalarını aralıksız sürdürür.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında da miras korunur ve aşıya verilen önem devam eder. 1928’de kurulan Hıfzıssıhha Enstitüsü, ülkenin aşı ihtiyaçlarını karşılamakla kalmaz, kolera salgını geçiren Çin’e dahi aşı gönderir. Merkez, 1940’lara doğru, kızıldan vereme sayıları neredeyse 20’ye varan çok çeşitli aşı üretir hale gelmiştir. Hatta dünyadaki ilk tifüs aşısı burada geliştirilir. Ancak gelin görün ki; 90’ların sonlarına doğru, Hıfzıssıhha’nın ve dolayısıyla Türkiye’nin aşı üretim faaliyetleri durdurulur.
BIÇAK GİBİ KESİLDİ
Hayretler içinde kalarak bunun sebebi ne diye araştırınca ise, teknolojinin güncellenememesinden, Bayram tatiline giderken buzdolabının fişinin hatayla çekilerek aşıların bozulmasına kadar uzanan rivayetlere rastlıyorsunuz. Bir milletin asırlarını verdiği bir bilimin kapısına, kaşla göz arasında nasıl kilit vurulur; akıl almıyor.
Fakat vurulmuş... Sonrasında ise Hıfzıssıhha, üretimden ziyade test ve kontrol amaçlı bir yapıya dönüşmüş. Böylelikle ülkemizde de, aşı teknolojisinin gelişimi bıçak gibi kesilmiş.
Anlayacağınız, 90’ların sonuna doğru insan aşısı üretimimizin önüne ani bir set çekilmiş ve miras alıp büyüttüğümüz aşı sektörümüze inanılmaz bir darbe vurulmuş. Tam da memleketin kaosa sürüklendiği zamanlar... 90’lara “kayıp yıllar” diye boş yere denmiyor.
Hatice KARAHAN - Yeni Şafak


















































































































































































































