Şimdi nerede bir reyhan koksa burnuma…
Gecenin mavisi karanlığın eteklerine tutunmuş…
Bilinçsizce, sorgulamadan, değme aktörlere taş çıkarırcasına oynuyoruz.
Popüler kültürün etkisinde kalıyor, popüler olmayanı elimizin tersiyle iteliyoruz.
Popüler şimdinin, popüler olmayan da geçmişin yaşantısıdır. Popüler olmayana yakınlığımızı nostaljik kelimesiyle şirinleştirir öyle sunum yaparız. Öyle kabul görür hale getiririz.
Dikkat ettiniz mi popülerin hafızası yoktur ya da balık hafızalıdır.
Çırpınıp duruyoruz, bu kurgulanmış oyunun içinden sıyrılıp kalbimizi aydınlığa kavuşturabilmek için.
Herkes büyük işler yapıp büyük sözler söyleme derdinde.
Biz en son ne zaman öykünmeden kendimiz olabildik?
Kendimiz olmakla yetinebildik?
Yitirdiklerimizle yol alıyoruz. En başta samimiyetimizi kaybettik.
Gülümseyişlerimizin yerini endişeli bakışlara bıraktık. Biz aslında biz olmaktan,
kendimiz olmaktan vazgeçtik. Sahte duygular icat edip, sahte davranışlara yöneldik.
Tınısını kaybetmiş bir müzik aleti gibiyiz. Yıllar geçtikçe insanlar da özelliğini yitiriyor tıpkı eşyalar gibi…
Heyecanlarımız azalırken umutlarımız köreliyor. Olmazları olur yapabiliriz fikri yerini, “olmuyorsa olmuyor ne yapalım!” a bıraktı.
Yıllarla birlikte biz de geçtik, geçiyoruz.
Henüz yitirmediğimiz ve fakat yüreğimizin derinliklerine gömdüğümüz bastırılmış duygularımız yok değil. O duygularla birlikte can çekişiyor, suni sancılar yaşıyoruz.
Sonra bulduğumuz ilk müsait iskelede inip dalıyoruz içimizdeki anlam denizine…
Boğulurcasına, anlam denizimiz çocukluğumuza…
Bir çınar ağacı gölgesinde başlıyor hatırlayabildiğim ilk çocukluk anılarım.
Havsalam öncesine kapalı.
Evden bir kilim kapar doğruca çınar ağacının gölgesine gider sererdim. Okumayı öğrendiğim yıllara denk gelmedi o yıllar…
Yoksa o kilimi serer uzanıp saatlerce kitap okurdum. Şimdi okuyabiliyorum, çınar ağacı ise kışlık odun olup ısıtmış birilerini. Üşüyen çocuklar ısınmıştır diye düşünüp teselli bulmaya çalışıyorum.
O kilimin üstünde geçirdiğim zamanlara dair hatırımda kalan tek şey bahçeden topladığım papatyalarla taç yapmaya çalışmamdı. Bir türlü becerip yapamazdım.
Demem o ki benden prenses olamayacağı taç yapıp takamayışımın bir işaretiymiş.
O zamanlarda ciddi ciddi üzülürdüm şimdilerde gülüyorum…
Avlunun duvarından atlayıp sokağa ayak bastığımda içimde oluşan o tuhaf duygunun adını çok sonradan koyabildim. Oracıkta, atladığım yerde oturup sırtımı duvara yaslar, o daracık sokakta olup bitenleri, gelip geçenleri şaşkınlıkla izlerdim. Korkardım…
Adını koyamadığım duygu korku imiş.
Baktığım her şeyin gözüme büyük göründüğü yıllar…
Yoldan geçen, arabalardan ziyade faytonlardı. Farklılık olsun diye yazılmadı fayton buraya…
Faytonlar çocukluğumda bizim oralarda şimdinin taksileri gibi kullanılırdı.
Çarşıya pazar alışverişine gidilir ve dönüşte yükler olduğu için faytona binilirdi.
Etrafı izler bir yandan da atın ayak seslerinin ritmini yakalamaya çalışırdık.
Sokak ortasında oynayan çocuklara geldiğini fark ettirebilmek için faytoncu zilini çalardı.
Çocukluk işte biraz da bilmediğine karşı cesur olmaktır ya ne de olsa…
Aramızda fayton peşine takılmamış çocuk neredeyse yoktur.
Faytonun arkasına asılır gidebildiğimiz yere kadar giderdik.
Şanslı olanlarımız düşmeden ya da faytoncuya varlığını hissettirmeden tamamlardı bu kısa ama tehlikeli gezintiyi.
Eğlencesi tehlikesiydi belki de kim bilir...
Tabi bir de şanssız olanlarımız vardı aramızda.
Onlardan bir tanesi de ablamdı. Bir gün geçen ilk faytonun peşine takılma sırası ona geldi ve o da ardına takıldığı faytondan bir süre sonra elleri kayınca arka tekerleklerden birinin altına doğru yuvarlandı.
Dizinde o günün anısını ömrünün sonuna kadar yaşatacak bir teker iziyle kalktı faytonun altından. Biz ve sokağın diğer çocukları uzunca bir süre bu tehlikeli oyuna ara verdik. Sonra kaldığımız yerden devam…
Kaldırımları olmayan bu sokakta avlu duvarımızın dibinde bir sokak lambası…
Şimdilerde olduğu gibi demirden değil ağaçtan. Gecemizi, sokağımızı ve oynadığımız saklambaçlarda yolumuzu aydınlatan sokak lambası…
Bir de İsmail abimiz vardı horozlu şeker ve leblebi tozu satın aldığımız…
Boğulma pahasına da olsa severek yediğimiz leblebi tozu…
O avlu, o duvar ve hatta o sokak güven demekti benim için…
O sokak duruyor fakat o duvar yıkıldı. Güven duygum da ardından…
Şimdilerde de bakmıyor muyuz bilmediğimiz her şeye korkuyla? Karşılaştığımız her yeni durumdan ürküp, bizden olmayandan korkmuyor muyuz?
Oysa ne de güzel kokardı avlu duvarının dibine annemin diktiği reyhanlar…
Şimdi nerede bir reyhan koksa burnuma, o avlu, o duvar, o sokak canlanır ruhumda…
Şimdi nerede...
Şimdi nerede bir reyhan koksa burnuma… Gecenin mavisi karanlığın eteklerine tutunmuş… Bilinçsizce, sorgulamadan, değme aktörlere taş çıkarırcasına oynuyoruz
admin






















































































































































































































