Sosyal medyada paylaşılan, sizlerin de en az bir kez görmüş olduğunuzu düşündüğüm bir fotoğraf karesi… elinde üst üste koyulmuş iki tuğlayı taşımaya çalışan 5-6 yaşlarında bir çocuk ve fotoğrafın altında bir yazı: Eğer şımaracağınız kimseniz yoksa hayat sizi birden kocaman bir adama çevirir…
18 yaşına kadar el bebek gül bebek yetiştirilmiş; üzülüp etkilenmesin diye yanında olumsuz hiçbir şeyden bahsedilmemiş; hayatı hep annesinin kanatları altında yaşamış bir sürü genç üniversiteyi kazandığında onlarla aynı şartlara sahip olmayan ama aynı fakülteyi kazanmış “başka mahallenin çocuklarını yanıbaşında görünce şaşırıyorlar. Hocalar az bir yüzünü ekşitse veya sert bir ifade kullansa bu arkadaşların incileri dökülüyor… Eve gidince anneler morali bozuk yavrularını teselli etmek için kekler yapıp bitki çaylarıyla emre amade başuçlarında dert dinliyor…
Bazı gençler de var ki onsekizinde dağlardan ağrı yükler yükleniyor omuzlarına ve yüreklerine… Onlar, yazın köyde, tarlada, bahçede anneannesine-babaannesine yardım ederek, fırsat bulunca da ders çalışarak gelirler o noktaya. Üniversite sınavına bulaşıkları yıkadıktan, hafta sonu temizliğine yardım ettikten sonra kalan enerji ve zamanlarıyla hazırlanırlar… Annelerinden, Allah gani gani razı olsun bu gençlerin. Bu çetin hazırlık dönemi olmasa gencecik yaşında henüz reşit-reşit değil arası bir dönemde koca koca profesörlerin sorgu suallerine cevap vermek zorunda kaldıklarında ne yaparlardı.
İncileri dökmek işe yaramıyor, “ben samimiyim” demek işe yaramıyor, onca sınav atlatıp buralara geldim yani ben akıllı ve zeki biriyim, bu fakültede eğitim görmek benim HAKKIM” demek işe yaramıyor… Onlara göre biz ya aldanmış, ya aldatılmış, ya beyni yıkanmış, ya para karşılığı iradesini satmış, ya zavallı, ya haksızlığa uğramış, ya erkeklerin baskısı sonucu örtünmüş yada yada yada yada …….. ama onlara göre bizler, kesinlikle vatana ihanete(!) hazır gençlerdik. Ne hayallerle üniversiteye gitmiştik oysa… Tıp dalında ne buluşlara imza atacaktık, Diş Hekimliğinde ne yenilikler getirecektik mevcut uygulamalara… Ama hepsi başımızdaki örtüye takılmıştı. Zira fakülteler bilim(!) üreten ve öğreten kurumlardır. O kıyafetse bilimle bağdaşmaz (içindekiyle ilgilenmez üniversite, dışı önemlidir.). Halbuki, başını örttüğünde bunu sadece örtünmek için yapmıştır çoğumuz.
Ancak yaşanan 28 Şubat süreci, örtünmenin o kadar basit bir şey olmadığını anlattı hepimize. Bu bir “Duruş”tu, bu bir “Ayet”ti, bu bir “mücadele”nin adıydı, bu bir “İç yangısı”ydı, bu bir “yalnızlık türküsü”nün yapayalnız söylenişiydi… Demokrasi, bizlerin dışında herkesin her istediğini yapmasıydı. Yüzlerce genç kızın gözyaşlarını silmeye başörtüleri yetmedi. İyi kötü dindar olan büyüklerimizin(!) bile 18 yaşlarındaki “çocuk” denebilecek bizlere sahip çık(-a)mayışının hikayesiydi. Her şeye rağmen okullarını bitirip isimlerinin önüne DOKTOR-ÖĞRETMEN-AVUKAT-MÜHENDİS….. yazdırabilmek önce ailelerimize karşı boyunumuzun borcuydu. Bir tarafta Allah’ın emri, diğer tarafta aileye vefa borcu…Hangisini yok sayabilirdik.
Yıllar sonra “AİLE” konulu konferanslara katıldık. Sonuç bildirgelerinde “Anne ne kadar mutluysa aile o kadar güçlü olur; Anne ne kadar iyi eğitim almışsa çocuklar geleceğe o kadar iyi hazırlanır; Anne ne kadar kendini gerçekleştirmişse evlatları ve eşi o kadar başarılı olur…….”. Hep ANNE’nin mutluluğu ve huzurunun toplumu yönlendirdiğinden bahsediliyor. Oysa şubat sürecinde “Okuyamazsın, Meslek sahibi olamazsın, Söz sahibi olamazsın…..” denip hayata dair tüm hevesleri kursaklarına dizilen bir çok arkadaşımıza “Madem başını açmayacaksın, okuyamayacaksın, evlen de çocuklarını büyütürsün bari.” dendi. Bu şartlarda mutsuz, umutsuz, dışlanmış, suçlanmış, elde ettiği hakları gasp edilmiş bu bu insanların yetiştireceği çocuklar nasıl sağlıklı olabilirdi. Ben hekimlik diplomamı aldıktan 5-6 yıl sonra “hekim” gibi hissettim kendimi. Onca aşağılanmanın etkileri epey uzun sürüyor. Hiç üstünden atamayanlar da vardır muhtemelen. Allah yardımcıları olsun.
Bugün, icraatlarında dindarları ve dindarlıklarını yaşamaya çalışanları korumaya yönelik ekstra hiçbir uygulaması olmayan iktidar tarafından bu sorun (sözde) çözülmüştür. Biz adaletin herkes için olmasını istiyoruz. Hakimlerin, savcıların, polislerin ve askerlerin bu haktan faydalanamamasını “hak iadesi” olarak tanımlamak akıllara zarardır. Demokrasi, çoğunluğun oyuyla iş başına gelenin azınlığın da haklarını savunması gerekliliğine dayanan bir rejimdir (en azından ben öyle biliyorum). Bu gün ki tablodan şu sonuç çıkıyor sanki: “Benim başım canım sağ olsun, komşumda kendi bilir artık…” Biz bu terbiyeyle büyümedik, yetişmedik. Gittiğimiz yol da bu tür adaletsiz hükümlere rıza göstermez.
Şubat 97’de yaşananlar bizlere çok büyük dersler verdi esasen. Bir büyüğümüzün ifadesiyle “İçi saman dolu kuşla, canlı kuş” olma arasındaki farkı anlamanın, bize esas kimliğimizi kazandıracak en önemli unsur olduğunu; gördüklerimizle gör(-e)mediklerimizin birbirinden ne kadar farklı olduğunu; kardeş olmanın bedel ödemekle eş olduğunu; Neyle itham edilirsek edilelim umumun hayrını gözetmenin elzem olduğunu….. O kadar çok şey öğretti ki…
Ben, kim olduğumu Şubat Sendromunda öğrendim. Bizi biz yapanın, yaşadıklarımızdan ders çıkarmak olduğunu, haklıysam hakkı üstün tutup kaldırmanın görevim olduğunu, “bilmiyorum” demenin “öğrenmek istiyorum” ile tamamlanması gerektiğini….
Hiç beddua etmedim. Hep duam oldu “Rabbim, bize bu haksızlığı bilerek-bilmeyerek yapanların cümlesine bir gün bizi ve bize ne yaptıklarını anlamayı nasip et.”. çünkü bunu anladıkları gün gözyaşları sel olacak… Her bir öğrencinin adresini bulup özür dilemek isteyecekler de iç yangınlarını hiçbir özür söndüremeyecek…
TEŞEKKÜRLER(!) 28 ŞUBAT
Sosyal medyada paylaşılan, sizlerin de en az bir kez görmüş olduğunuzu düşündüğüm bir fotoğraf karesi… elinde üst üste koyulmuş iki tuğlayı taşımaya çalışan 5-6 yaşlarında bir çocuk ve fotoğrafın altında bir yazı: Eğer şımaracağınız kimseniz yoksa hayat sizi birden kocaman bir adama çevirir… 18 yaşına kadar el bebek gül bebek yetiştirilmiş; üzülüp etkilenmesin diye yanında olumsuz hiçbir şeyden bahsedilmemiş; hayatı hep annesinin kanatları altında yaşamış bir sürü genç üniversiteyi kazandığında onlarla aynı şartlara sahip olmayan ama aynı fakülteyi kazanmış “başka mahallenin çocuklarını yanıbaşında görünce şaşırıyorlar
admin






















































































































































































































