George Orwell’e ait olan bu vurucu söz, toplumsal duyarsızlığı ve aydınların, eğitimli kesimlerin adaletsizlikler karşısındaki sessizliğini en sert şekilde eleştiren bir ifadedir.
Bu yazı ahlaki körlüğe ve eğitimli çevrelerin çelişkilerine ayna tutma motivasyonuyla kaleme alınmıştır. Çünkü 21. yüzyıl yükseköğretim dünyası, yalnızca bilginin üretildiği ve aktarıldığı izole alanlar olmanın ötesinde; toplumsal hafızanın, kültürel kodların, hak ve özgürlük arayışlarının kamusal mecraları haline gelmelidir. Ancak günümüzde yaşanan gelişmeler, üniversitelerin bu ideal ve çoğulcu yapıya ulaşma sürecinde henüz ciddi sorunlar yaşadığını gösteriyor.
Bugün Türkiye ve dünya gündemine yansıyan iki farklı mezuniyet manzarası, akademinin ve diplomalarını alan geleceğin aydınlarının bu ahlaki sınavı ne ölçüde verebildiğini gösteriyor.
Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin 2026 yılı mezuniyet töreninde genç bir hukukçu adayı tarafından açılan ve Hûd Suresi’nin 112. ayeti olan "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" ifadesini taşıyan pankart, kampüs sınırlarını aşan toplumsal bir tartışmanın fitilini ateşledi. Bir grup öğrencinin pankartın görünmesini engellemeye çalışması ve ardından yaşanan gerilim; yargısal süreçleri, YÖK soruşturmasını ve en üst düzey idari açıklamaları beraberinde getirdi.
Diğer taraftan ise Harvard Üniversitesi'nde Kur'an-ı Kerim tilavetiyle yankılanan bir mezuniyet töreninde ne öğrenciler ne de katılımcılar buna benzer bir tepki vermemişti. Hatta Harvard Hukuk Fakültesi Kütüphanesi’nin girişindeki "Words of Justice" (Adalet Sözcükleri) sergisinde, insanlık tarihine yön veren metinler arasında Nisa Suresi 135. ayetin yer alması da bu yaklaşımın bir parçasıdır. Belli ki Harvard modelinde dini metinler; seküler alanı tehdit eden ideolojik birer unsur olarak değil, insanlığın ortak adalet, ahlak ve bilgi birikimine katkı sunan tarihsel ve kültürel zenginlikler olarak kabul edilmektedir.
Akademik kürsüler, evrensel değerlerle çelişmeyen, başkasının özgürlük alanına müdahale etmeyen ve hiçbir topluluğun kutsalını aşağılamayan fikirlerin, ilkelerin özgürce yankılandığı yerler olmalıdır. Bu nitelikteki bir mesaj, kimin sözü olursa olsun ve hangi kitapta geçerse geçsin, hiçbir sansüre veya engellemeye takılmadan ifade edilebilmelidir.
Bu durum, Türkiye’nin yakın geçmişine ait sosyo-politik hafızasında yer eden 'kamusal alan', 'laiklik' ve 'inanç özgürlüğü' tartışmalarının günümüzde de ne kadar kırılgan bir zeminde yürüdüğünü bir kez daha kanıtladı. Bu olay, evrensel ve ahlaki bir ilkeden ibaret olan bir mesajı dahi kamusal alana tehdit olarak algılayan, laiklik ve özgürlük kavramlarını dar ve eksik bir çerçeveye sıkıştıran bir anlayışın tezahüründen başka bir şey değildir. Yine bu olay hafızalarda tazeliğini koruyan Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü birincisi Behiye Karadeniz'in mezuniyet kürsüsünde maruz kaldığı o karanlık sahneyi akıllara getirmektedir. O dönem diplomasını almak üzere kürsüye çıkan başörtülü öğrencinin konuşması engellenmiş, ağzı okul görevlileri ve bazı arkadaşları tarafından kapatılarak "Kes sesini, konuşmaya hakkın yok" denilerek sahneden zorla indirilmişti. Yaşanan bu anlar 28 Şubat sürecindeki başörtüsü yasaklarının ve antidemokratik uygulamaların en bilinen ve hafızalara kazınan sembol görüntülerinden biri olarak kayda geçmişti. Bugün aynı yasakçı geçmişin kırıntılarıyla hareket edenler; hiçbir şiddet veya nefret söylemi barındırmayan, aksine meslek etiğinin en tepe noktası olan "dürüstlük ve adaleti" vadeden bir cümleyi sırf dini referans taşıdığı için sansürlenmek istemiş ve adeta o dönemden miras kalan bir tahammülsüzlük sergilemiştir.
Üniversite rektörlüğü yaptığı açıklamada, kurum kapılarında kurulduğu günden beri Kufî hatla "Allah (c.c)" ve "Muhammed (s.a.v)" yazılarının bulunduğunu hatırlatarak, refleksin İslam karşıtlığından ziyade "kişiler arası bir sürtüşme" olduğunu belirtmiş ve inanç hürriyetinin arkasında durduğunu vurgulamıştır. Hukukun ve ahlakın en zorlu virajı olan "dosdoğru olmak (istikamet)", ne yazık ki tören salonunda tarafların birbirini anlama zeminini kaybetmesiyle gölgelenmiştir.
Sonuç olarak; gerek Hûd Suresi'nin Hz. Muhammed'i (s.a.v) "yaşlandırdığı" belirtilen derin sorumluluk yüklü 112. ayeti, gerekse insanlığın ortak ahlak anlayışı bize net bir mesaj vermektedir: Doğruluk ve adalet, sadece lafzen savunulacak birer slogan değil; eylemde, hukukta, ticarette ve insan ilişkilerinde tutarlı olmayı gerektiren ağır birer yükümlülüktür.
Yeditepe’den Harvard’a uzanan bu projeksiyonda görülmektedir ki; akademinin gerçek olgunluğu, farklı inanç ve düşüncelerin birbirini boğmaya çalışmadığı, aksine iyiye (dosdoğru olmaya) giden yolda her olumlu katkıyı saygıyla karşılayabildiği çoğulcu bir iklimi inşa edebilmesinde yatmaktadır. Hukuk, tam da bu çoğulculuğu ve hakkı, her türlü peşin hükmün üzerinde koruma sanatıdır.



















































































































































































































