Türkiye
Giriş Tarihi : 07-12-2014 10:30   Güncelleme : 07-12-2014 10:30

İki Farklı Fenomen Olarak Neyzen Ve Akif

Samsunlu bir ailenin çocuğu olan Neyzen Tevfik, Bafra'nın Kolaylı köyünde yaşamış bir ailenin iki çocuğundan birisidir

İki Farklı Fenomen Olarak Neyzen Ve Akif
Samsunlu bir ailenin çocuğu olan Neyzen Tevfik, Bafra'nın Kolaylı köyünde yaşamış bir ailenin iki çocuğundan birisidir. Tevfik Kolaylı'yı "Neyzen Tevfik" yapan, 19 yaşında İstanbul’a geldiği günlerde tanışıp dost olduğu Mehmet Akif Ersoy'dur.   Bu bildiride Bafra'nın Kolay köyünde yetişen şair, neyzen ve hiciv ustası olarak bilinen Neyzen Tevfik ile Safahat şairi ve fikir adamı olarak bilinen Mehmet Akif Ersoy'un dostluğu, şahsiyetleri üzerinde durulacaktır. Bu iki sanatkar, gerek fikir gerek yaşam tarzı bakımından şairliği ve müzisyenliği ile öne çıkan Neyzen Tevfik'in eserlerinden ve Akif'le olan dostluğundan yola çıkılarak iki farklı fenomen olarak değerlendirilecektir.     Mehmet Akif Ersoy, modern Türk edebiyatı ve düşünce tarihinde eserleri ile hayatını birleştiren, bir çizgisi ve ideolojisi olan özgün şahsiyetlerden birisidir. Şahsiyet kelimesi sözlüklerde “kişilik, belirgin özellik, değerli kişi” anlamlarında kullanılır. Peki nedir şairi bir şahsiyet, bir fenomen yapan? Topçu’ya göre (2010: 11-22), büyük adam, eserleriyle hayatını birleştiren adamdır. Biz onda şu vasıfları arıyoruz: Önce bütün ömründe aynı kanaatin, aynı imanın sahibi olan adamdır. Devirlere, zaruretlere, cemiyetlere göre değişmez, muhitine uymaz; muhiti kendine uydurur, uydurmazsa çarpışır. Bu üstün insanlar arasında ise bazıları her bakımdan, hem zekâ hem duygu hem de irade kuvvetleriyle cemiyetin insanlarına üstün durumdadırlar. Büyük tezatları içinde barındıran bu üstün insanlar, tıpkı Servet-i Fünûncular gibi, Fuzuli gibi, Baudlaire, Verlaine, Balzac vd. gibi kendilerini sanata adamışlardır. Huzurunda hayranlık duyduğumuz sanat eseri, unutmayalım ki bizim şu sefaletimize sunulmuş bir protesto mahiyetindedir: Bizi çok sevmek istediği halde, sevgiye layık olmadığımız için, mazur küskünler gibi bizden uzaklaşan sanatkârın bize çevrilen nefret terennümüdür.   Batı edebiyatında ve Türk edebiyatında birer fenomen olarak görülen tüm yazar ve şairlerin hayatlarına bakıldığında görülen ortak özellik ruhların tasfiyesidir. Kalabalıklar içinde bir münzevilik halidir. Bir münzevi ve fenomen olarak adlandırabileceğimiz Mehmet Akif’in ilham kaynağı da Kuran-ı Kerim, harpler ve insanlardır. Akif’in idealizmi ise milliyet ve din davalarıyla çevrilmiş olarak çok cepheli bir karakter taşımaktadır. Bu yönleri ile Akif “Özgüveni tam, tespitleri yerinde ve doğru, teklifleri özgün terkiplere dayanan yerli ve milli bir sosyal mücadele adamıydı. Akif figürü benim gözümde hep etrafındaki yangını söndürme telaşı içinde kan ter içinde öteye beriye koşturup su bulmaya çalışan bir gayyur adam imgesi oluşturmuştur. O, bir taraftan dergi çıkaran, diğer yandan üniversitede talebeye ders veren, beri yandan camide millete vaaz eden, mahallede, kahvehanede ahaliye bilinç aşılayan, ihtiyaç duyulduğunda ülke dışında görevlendirilen, yeri geldiğinde milletin mebusu olan, gerektiğinde cepheye savaşa koşan tam bir meydan, toplum ve mücadele adamıdır.” (Çetin, 2006: 58).   Neyzen Tevfik, 1879 yılında Bafra’nın Kolaylı ilçesinde dünyaya gelmiştir. Soyadını da buradan alan şair, keskin yergi ve küfürleri yanından hiç eksik etmediği ney’i, kalıplara sığmayan yaşam biçimi ve renkli kişiliği ile göze çarpan sanatçılarımızdandır. Edebiyatımızın hiciv ustaları arasında gösterilen Neyzen Tevfik’in “Hiç” ve “Azab-ı Mukaddes” adlı şiir kitapları yayınlanmıştır. Bunların dışında bestelenmiş şiirleri ile plakları vardır. Burhan Felek’e göre (Kabacalı 1999: 7) “Her memlekette böyle ara sıra parlayan yıldızlar vardır. Bunlar birer seyyaredir ki, hayatın muntazam burçlarından hiçbirine tabi olmazlar.” Hicivleriyle ünlü olan şairimiz, şiirlerinin büyük çoğunluğunu 1910 yılından sonra yazmıştır. İlk kitabı “Hiç”i 1919’da, ikinci kitabı “Azab-ı Mukaddes”i 1924 yılında yayımlamıştır. Korkmaz ve Özcan’a göre (2006: 227 ) o, büyük bir hayattan sonra yıkılmaya yüz tutan cemiyetin şimdiki haline gülen insandır. Sadece gülmekle kalmaz, zembereğinden boşanan toplumun çirkin iç yüzüne, güncelin dünyasından kara yergisini ve sövgüsünü yöneltir. Bireysel kırgınlıklar yerine, toplumsal yaşamın kronikleşen sorunlarını ve nedenlerini hicveden Neyzen Tevfik, tasavvufi birikimlerinden de yararlanır. Ancak onun şiirleri, sürekli olumsuzladığı toplumsal yapımızın kara mizahıdır. Toplumsal duyarlılığıyla diğer edebiyatçılara yaklaşırken; ideolojisiyle onlardan ayrılır. Neyzen Tevfik, insanlara ve hayata karşı olan tavrını şu şekilde özetler: “…Ruhumda topluma karşı zaman zaman parlayan tiksinti ve isyan ne kadar haklı ve köklü olursa olsun, insanlar içinde dürüst olduğuna inandığım ve bu yüzden sevip saydığım kimseler çok olmuştur.” (Kabacalı, 1999: 10). Şairin ney’e olan düşkünlüğü ve ney’le olan tanışması yedi yaşında başlar. Bir yaz gecesi Tepecik kahvesi denilen ve Bodrum ayanının toplantı yeri olan deniz kenarındaki bir kır kahvesine gider. “O gece, deniz ayın gümüşten ışıklarıyla pırıl pırıl parıldadığı bir gece. Bir aralık, oturduğumuz yere yaklaşan iki gölge - yüzlerinde Tanrı aşkı parlayan iki garip hayal- hazır bulunanları selamlayarak bir köşeye oturdular. Bunlardan biri biraz sonra uzun bir şey çıkardı ve “ya destur” dedikten sonra üflemeye başladı. Yanındaki arkadaşı da yanık ve güzel sesiyle ara sıra gazeller okuyordu. Ben babamın dizinin dibinde çocuk ruhumun olanca gücüyle dikkat kesilmiş, bu düdüğü dinliyordum. Dinledikçe de –Tanrı bilir –bir daha aslıma dönmemek üzere kendimden geçmiştim. O gece Ege Denizi’nin ölümsüz dekoru içinde benliğimi saran o tanrısal sestir ki beni bugünkü derbeder, ne aradığı ne istediği bilinmez, bazen Eflatun’la boy ölçüşecek kadar akıllı, çok kere de tımarhaneye sığınacak kadar aşırı sarhoş Neyzen Tevfik yaptı.”(Kabacalı 1999: 12). Şairin yedi yaşında tanık olduğu talihsiz bir olay, onun akıl sağlığının sarsılmasına ve çocuk ruhunda telafisi olmayacak yaralar açılmasına neden olmuştur. Şairin kendi ağzından naklettiği üzücü olay şöyle gerçekleşmiştir: “Ben daha o yaşta bile musikinin tutkunu, çılgınca düşkünüydüm. Babamı elinden çekerek çalgı sesinin geldiği tarafa doğru adeta sürüklüyordum. Nihayet alayın ucu Köşkiçi meydanında göründü. Biraz daha yaklaşınca zurna ve lavtaların ahengine tempo tutan davul tokmakları sanki hep birden kafama inmeye başlamıştı. Yaklaşan kalabalığın ellerinde on, on beş sırık, sırıkların ucunda da kesik insan kafaları vardı. Gözlerim dehşetle yuvalarından fırlamış ve ben çığlığı basmıştım. Şaşıran babam, güya o feci manzarayı bana da fazla göstermemek için önünde bulunduğumuz demirci dükkânının içine dalıvermişti. Oysa olan olmuş ve çocuk ruhumda müthiş bir kasırga kopmuştu. Eve dinmeyen titremeler içinde getirildim ve birçok korku ilaçlarından geçirildim. Fakat yazık ki bilincimin bir burcu göçmüş, akıl tahtamın bir çivisi demirci dükkânında düşüp kaybolmuştu.” (Kabacalı 1999: 12)   Bu olay Neyzen Tevfik’in hayatında geleceğini etkileyecek olaylara neden olmuştur. Babasının memuriyeti için Urla’ya giden şair, bu olayın etkisinden ömrü boyunca kurtulamamıştır. Tedavisi için ailesi tarafından İstanbul’a getirilen Neyzen Tevfik’in okul hayatına belki iyileşir ümidiyle hiçbir şekilde müdahale edilmemiş, şair gençlik çağına hasta bir ruh ile adım atmıştır. Babası tarafından İzmir’de yatılı bir okula yerleştirilen şair, yatılı okulun disiplinli ve kapalı ortamına dayanamaz. Çünkü o, Ege Denizi’nin ufuklarında, Urla’nın dağ ve kırlarında başıboş yaşamaya alışmıştır. Onun neyzenliğe adım atması ise, Urla çarşısında önünden geçtiği bir berber dükkânından kulağına çarpan ney sesi ile başlar. İlk hocası, berber Kazım Ağa’dır. Kendisi okumaktan, ailesi de Neyzen’den umudu kesince, şair soluğu İzmir Mevlevihane’sinde alır. 1948 yılında neyzenbaşı ve üstad Cemal Bey’in öğrencisi olan Neyzen Tevfik, bu Mevlevihane’nin gönüllü çırağıdır. Dönemin tanınmış şairleri, edebiyatçıları ve ünlü bilginleri, her pazar toplantısından sonra Cemal Bey’in dairesinde toplanır, benzersiz saz ve eğlence toplulukları kurarlar. Bu mekânda üç yıl içinde edebiyat, şiir, istibdat devri ile ilgili yergileri hafızasına yerleştiren şair, “büyüklerin küçük dostu” olma vasfını kazanmış, İzmir’in yüksek sosyetesine girmeye başladığı bir sırada babası, karşısına dikilmiş ve medrese eğitimi için onu İstanbul’a götürmeye karar vermiştir. Babasına hürmet eden ve o yıllarda henüz 19 yaşında olan şair, yanına aldığı bir yığın tavsiye mektubuyla İstanbul’a ayak basar, Fethiye Medresesi’ndeki mollaların yanına yerleşir. Ancak burada yaşayamayacağını anlar ve ertesi gün Yenikapı, Galata Mevlevihanelerine koşar.   Neyzen’in, Akif’le olan tanışması da Galata Mevlevihane’sinde tanıdığı Bursalı Hafız Emin’in aracılığı ile olmuştur. Fatih Camii’ne bakan kahvelerde tanışan iki şair, pek çabuk dost olmuşlardır. “Aradan uzun yıllar geçtikten sonra da Akif, aile topluluğunda, çevresindekilere eşini ve Neyzen’i göstererek, ‘Ben bu iki cezayı da aynı tarihte tanıdım ve kendime yar edindim.’ demekten zevk duyarmış.” (Kabacalı, 1999: 17). Medresede setre pantolon giyen, sarık ve cübbe taşımayan; Mevlevihane’de namaz kılmadan, abdest almadan ayine katılan, bu tavırları yüzünden de eleştirilen ve dışlanan aykırı şairin sığınağı ve koruyucusu Akif olmuştur. Ayrıca İstanbul’un kalburüstü zenginleri ile tanışmasında, tanınmış edebiyatçı ve şairlerin saz ve ses üstatlarıyla görüşmesinde, saraylara girip çıkmasında hep Akif etkili olmuştur. Burada onu etkileyen diğer bir husus Saltanat idaresiyle baskıcı zihniyettir.   1901 yılında, medrese giyimi olan cübbe ve şalvar yerine Akif'in verdiği setre pantolonu giymesi, akşamları medrese dışında kalması dikkat çeker. Neyzen de bunun üzerine Fethiye Medresesi'nden ayrılır ve Fatih'te Şekerci Hanı'nda tuttuğu bir odada yaşamaya başlar.Neyzen Tevfik, Akif sayesinde Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Şair Şeyh Vasfi gibi edebiyatçılarla tanışır.   Akif ve Neyzen Tevfik’i birbirine yaklaştıran diğer bir etken, “ney” dir. Akif, Neyzen Tevfik’ten ney dersleri almaktadır. Mithat Cemal Kuntay (1986: 182) Akif ve Neyzen Tevfik’le ilgili olarak hatıralarında şu bilgilere yer vermiştir: “Ve buraya giderken birinin arkasından koşuyor gibi, ter içinde hızlı hızlı yürüyor. Bu ıztırap niçin mi? Çünkü terleyerek giderse, bu ders, uğrunda ıztırap çekilen bir ideal oluyordu. “Kolay”, “yumuşak”, “yakın”; bunlar Akif’in sevmediği şeyler ve bu onun seciyesinin çehreleşen tarafı.” Akif zoru seven bir şahsiyettir. Arap bir şairin külliyatını anlamak için bütün bir ramazan ayını evinde geçirecek kadar inatçıdır. Musiki aşkı içinde aynı ölçüde çaba gösteren şair, Neyzen Tevfik’in peşini bırakmaz. Her sabah Sarıgüzel’deki evinden Çukurçeşmede’ki Ali Bey hanına giden Akif, ondan ney dersleri almaya devam eder. Ali Bey hanındaki bekâr odasında Akif ve Neyzen bir gün yemek yerken Neyzen’in uzattığı kirli peşkire alayla teşekkür eden Akif, ona şu cevabı verir: İstemem, üstüm kirlenir! Kuntay’ın Akif ve Neyzen dostluğuna dair yer verdiği diğer bir anı da şudur: “Akif nerede, ne yapacak biliyordum. Ondan beklemediğim şeye pek az rastladım ve 35 senede ona üç dört defa hayret ettim. Bu hayretlerimden biri şudur: Akif Şam’da baytar sıfatıyla at satın alırken Neyzen Tevfik’e yazdığı bir mektupta (15 Ağustos 318 tarihli) İstanbul’un musiki dedikodusuyla meşgul:“Ahmet Dede geçenlerde senin için: “Mahut Neyzen, Hilmi’yi fena halde bozmuş.” demiş. O çocuk, seni bilmem, fakat Aziz Dededen daha güzel üflüyor.”   Ahmet Dedenin İstanbul’da neler dediğini Şam’da Akif’e yazıyorlar, Akif de Ahmet Dede’nin haklı olmadığını Şam’dan İstanbul’dakilere, üşenmeden, bildiriyordu. Evet “üşenmeden”. Bu kelimeyi anlamak için Akif’i tanımak lazımdır.”(Kuntay, 1986:184).   Mehmet Akif Ersoy’un dostu Eşref Edip de şairin Neyzen Tevfik’le olan dostluğunu şu örnekle anlatır: “Mütareke zamanında idi. Bir gün Sebilürreşad idarehanesinde üstadla oturuyorduk. Neyzen Tevfik çıkageldi. Üstbaş perişan; selâm, vererek içeri girdi. Şöyle bir tarafa yıkıldı. Çok sarhoştu. Biraz geçtikten sonra rakı dolu matradan birkaç yudum aldı. Fakat artık işba haline gelmiş, bir yudum bile içecek hali kalmamıştı. Biraz sonra matradaki rakıdan avucuna boşalttı. Kolonya gibi yüzüne, gözüne, başına, saçlarına içirmeye savaştı. Nihayet neyini alarak üstadın oturduğu koltuğun önünde, üstadın dizi dibinde yere oturdu, üflemeye başladı. O halde muhrik bir taksim yaptı. Baktık, üstadın gözlerinden sessiz sessiz yaşlar dökülüyordu. Neyzen bunu görünce Neyi bıraktı, üstadın boynuna sarıldı. Sakalından, yanaklarından öpmeye başladı. Öptü, öptü... Biz bu manzara karşısında mebhut kaldık. Üstad neye ağladı? Neyin hazin sesine mi? Neyzen’in bu haline mi? Artık ne bizim sormamıza lüzûm vardı, ne onun söylemesine! Şimdi ne vakit Neyzen’i görsem bu levha hatırıma gelir.”(Edip, 1960: 132).   Onu özel, aranılan, sempatik ve farklı kılan, pervasız konuşmalarıdır. Dilinden düşürmediği hicivleri ile ünlenen şair, dönemi eleştiren sözleri yüzünden zaman zaman tutuklanmış, sıkıntılı günler geçirmiş; dostu Akif’in bu konudaki uyarılarına kulak asmamıştır. Bu tutumu aydın çevrelerden uzaklaşmasına ve başıboş bir şekilde serseriler âleminde dolaşmasına neden olmuştur. Ancak şiir ve edebiyat âleminden sonra girdiği bu çevreyi benimsemekte zorlanan Neyzen, arkadaş çevresinin yokluğunu derinden hissetmiş, daha da hırçın ve isyankâr bir kişilik olarak ortaya çıkmıştır. “Ben yaratılışımın eğilimine uygun hür, başıboş, sınırsız bir ufka gerek duyuyordum. Aradığım ışığı olsa olsa Afrika’nın uçsuz bucaksız çöllerinde bulabilirdim.” (Akt.Kabacalı,1999: 21).   İstanbul’da geçirdiği dört yıldan sonra, baskılara dayanamayan ve huzuru kaçan Neyzen Tevfik Kolaylı, 27 Ocak “1903’te Mısır’a gitmeye karar verir. Mısır’da yedi yıl boyunca başıboş bir hayat yaşar. “1905 yılında şair Eşref’in Mısır’da çıkardığı Deccal gazetesinde yayınlanan hicvi nedeniyle İstanbul Hükümeti tarafından hakkında idam fermanı çıkarılmıştır. Fakat Meşrutiyetin ilânıyla affedilmiştir.” (Yücebaş 1973: 297). Burada tanıştığı Lübnanlı bir güzele aşık olan şair, ondan ayrıldıktan sonra İskenderiye’deki terk edilmiş bir kalenin tepesine sığınır. Günlerini kuru bir hasır üstünde, ibadetle geçirir. Vatan özlemi duymaya başlayınca da önce İzmir’e, sonra İstanbul’a geri döner. 1908 yılında İstibdat devrinin sona ermesiyle hürriyet sarhoşluğunu da yaşayan Neyzen Tevfik, arkadaşları tarafından özlemle karşılanır. Çünkü o, aslında bir “sürgün kahramanıdır.”   Orhan Okay (2007: 217), Neyzen Tevfik’i ilk defa 1947 kışında Edebiyat Fakültesi’nin bir şiir gecesinde görmüştür. Ona göre Neyzen, yaz kış aynı kıyafetle gezen, üzerinde asker kaputuna benzeyen bir paltoyla dolaşan, kafasında kukuletayla adımlarını sürüyen, Şehzadebaşı’ndaki dükkânlardan birinin önünde gayesiz gibi dururken, dükkânlardan aldığı rakı ve meze ile demlenen, ara sıra da ney üfleyen renkli simalardan birisidir.   İyi bir hafız, neyzen, eleştirmen, duyarlı bir arkadaş, sadık bir dost, bir o kadar da hür başıboş bir ruh… Ele avuca, kalıplara sığmayan, serseriler âleminde aranan, aynı zamanda entelektüel yönünü İstanbul’da, Mısır’da sarayda soylularla paylaşan, onlara musiki dersleri veren; ama azılı sabıkalı serserilerle düşüp kalkan bir şair… Neyzen Tevfik, Mısır’da gördüğü bir güzele âşık olmuş, aşkı yarım kalmış, acı çekmiş; acısı geçmeyince kendisini ibadete vermiştir. Çoğu zaman da rakı, esrar, afyon yutmuş, sefil olmuş Neyzen Tevfik, toplumun her kesimiyle ilişkide olmuştur. Aydın kesimden ilgi ve saygı görmesinin sebebi de takındığı filozof tavırlarıdır. Babası öldüğü için tahsilini yarım bırakmak zorunda kalan Akif ise Anadolu’yu, Rumeli’yi, Arabistan’ı gezmiş, o coğrafyayı ve o coğrafyanın insanını tanımıştır. 1.Dünya Savaşı sırasında İstanbul’un işgali üzerine burada bağımsızlık için bir şey yapamayacağını anlamış ve Ankara’ya geçmiş, il il dolaşarak halkı motive etmiştir. Vatanseverliği, idealist ruhunun yanında iyi bir güreşçi ve sporcu olan Akif’in idealizmi, sanatı, milliyetçilik anlayışı ve devirlere göre değişmez ruhu, onu diğer aydınlardan ayıran bir özeliktir. Neyzen Teyfik’i sevmesinin, korumasının nedeni de, Âkif’in insanlara olan bakış açısı yanında, Neyzen’in samimiyeti olmalıdır. Çünkü Akif’in en kızdığı şey, insanlardaki samimiyetsizliktir. Muhtelif sınıflarda dostu olan, makam ve mevkiye önem vermeyen şairin Neyzen Tevfik’te sevdiği şey; onun dürüst, ele avuca sığmayan karakteri, lafını esirgemeyişi yani samimiyetidir. Neyzen, Mehmet Akif'e ney; Mehmet Akif de Neyzen’e Arapça ve Fransızca öğretmiştir. Neyzen Tevfik, 19 yaşındayken İstanbul’a geldiği günlerde tanışıp dost olduğu ve çok iyiliğini gördüğü Mehmed Akif’i bile ağır bir biçimde hicvetmekten çekinmemiştir. Akif de (1999. 521-523) “Derviş Ahmed” adlı manzumesinde, sarhoş dostunu “3400. tövbesinden istifası münasebetiyle” alaya almıştır.   Hiçbir makam ve mevkiye önem vermeyen Neyzen Tevfik, ömrünün çoğunu meyhanelerde içerek, kaldırımlarda sabahlayarak geçirmiştir. Bakırköy’ü mesken tutan, orada kendisine adeta bir dünya kuran şair için doktoru “Neyzen bedenî yapısından ruh bünyesine kadar girift komplike bir yaradılıştır. Neyzen için en büyük dileğim, muayyen normal psikolojik ölçülerile tartılamayacak bu değerin uzun yıllar millî fikir serveti olarak yaşamasıdır.” (Çapanoğlu 1942: 34). Doktor Fahri Celâl ise O’nun hakkında şunları söylemiştir: “Onun kadar ahbabı çok, olmadık insanlarla tanışan bir kimseyi tanımadım. Sanki mıknatıs gibi idi. Acaip mâceralar, tuhaf vak’alar, garip hâdiseler onun etrafında döner, hâdiselere karışır, vak’alara eşhas olur, seyircilikten ziyade işlerin içinde bulunurdu bütün hüviyetiyle…” ( Yücebaş 1973: 256).   Neyzen Tevfik, neyini ya da şiirlerini para kazanmak için araç olarak kullanmamıştır. Tevfik, Mehmet Akif’ten Fransızca, Farsça ve Arapça dersleri almıştır. Akif sayesinde şiir yazma tekniğinde de ilerlemeye çalışmıştır. Karşılığında da Akif’e ney dersleri vermiştir. Şair Eşref’ten ve Akif’ten feyz alan Neyzen’in hayatı Meriç’e göre, (1983: 31) akliyle, koğuşlarıyla, meyhane masalarında, cinnetle-deha arasında mekik dokumakla geçmiştir. Gelenekler onun serâzat ruhunu çelik bir korse gibi sıkıyordu. Hayalinin geniş kanatları, sokaktaki insanlar gibi yürümesine, günahlarıyla zaafları büyük ve bâkir ruhların kanat çırptığı göklere yükselmesine engel oluyordu… Onda ne Fikret’in feragatkâr ruhu, ne Akif’in karakter salâbeti, ne de Namık Kemal’in zorlu iradesi vardı.” İki ayrı karakter, iki ayrı hayat insanı ve iki ayrı fenomen olan bu insanları aynı noktada birleştiren; samimiyetleri, iyi niyetleri ve makama önem vermeyişleridir. Yaşadıkları sürece kendilerince doğru bildiklerini yapmış olmaları, makam, mevki, para, pul peşinde koşmayışlarıdır. İdealleri ve yaşamları farklı olsa da, dostluk dizgesinde buluşan iki şairin birbirlerine olan olumlu tesirleri ve muhabbetleri dikkate değerdir.   SAMSUN SEMPOZYUMU - Pınar ÇAKIR Araş.Gör.Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Eğitim Fakültesi  
adminadmin