Kültür
Giriş Tarihi : 16-04-2013 08:53   Güncelleme : 16-04-2013 08:53

ARTIK DUR DEMEMİZİN VAKTİ GELDİ

Başbakan Yardımcısı Arınç, "Terör 30 yıldır Türkiye'de çok can yaktı. Hem ekonomimiz, hem dış politikamız hem de demokratikleşme sürecimiz terör sebebiyle hep bir eksikle ilerledi. Buna artık dur dememizin vakti geldi"

ARTIK DUR DEMEMİZİN VAKTİ GELDİ

Arınç, "İnsan Hakları ve Türkiye'de Değişim Süreci" başlıklı konferansın Paris'te yapılmasının önemine dikkati çekti.
 
"İnsanların hür ve eşit olduklarının kabul edildiği temel belgelerde, Fransa'nın ve Paris'in ayrı bir yeri bulunduğunu" ifade eden Arınç, 1776'da ilan edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirisine ilham veren düşünürlerden birinin Fransız Jean Jacques Rousseau olmasının, Bildirinin yazarlarından Thomas Jefferson'un 1785-1789'da Paris'te Büyükelçilik yapmasının ve Fransız Devrimine destek vermesinin sadece rastlantı olarak nitelendirilemeyeceğini vurguladı.
 
Arınç, Fransız Devriminin temelini oluşturan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinin de halen bu alandaki temel referans belgeleri arasında yer aldığını belirterek, "Paris'in insan hakları konusundaki işlevi bununla da bitmemiştir. Aradan geçen zaman zarfında yaşanan acı tecrübelerden sonra, İkinci Dünya Savaşını takiben kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin de yine Paris'te kabul edilmiş olması bu güzel şehri adeta insan hakları şehri olarak simgeleştirmiştir" diye konuştu.
 
İnsan haklarını Paris'te konuşmanın bir diğer boyutunun da, mevcut insan hakları söyleminin sınırlarını, eksikliklerini ve sıkıntılı taraflarını ele almak olduğunu söyleyen Arınç, tarih boyunca Avrupa'nın bir parçası olan Türkiye'nin de bu gelişmelerden etkilendiğini, bu değişimin, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde hem milletlere tanınan haklar, hem de bireysel haklarda ciddi değişikliklere sebep olduğunu ifade etti.
 
Arınç, vatandaşlık, eğitim, yönetim alanlarında yapılan değişikliklere rağmen, ayrılıkların ve savaşların engellenemediğine, I. Dünya Savaşı'ndan sonra ise, bu değişimin kendini 1923'de kurulan yeni Türkiye'nin yönetim biçimi olarak gösterdiğine dikkati çekti.
 
Her şeyden önce, bütün insanların özgür ve eşit olduğu, ırk, renk, cins, dil, din, inanç, millet ya da etnik kökeni itibariyle ayrımcılığa maruz kalamayacağı bir yaşam ve yönetim sisteminin kurulmasının temel ilke olduğunu belirten Arınç, bireyin, sağlık, eğitim, yiyecek, barınma ve toplumsal hizmetleri kapsayan bir yaşam düzeyine kavuşması, yasanın koruyuculuğundan eşit olarak yararlanması, toplanma ve dernek kurma özgürlüğüne sahip olması, din, vicdan, düşünce ve anlatma özgürlüğü bulunmasının da hakların kapsamında bulunduğunu vurguladı.
 
Arınç, "Tanımlamış olduğum insan hakları normlarının izlerini, biraz önce değindiğim Amerikan Bağımsızlık Bildirisi, Fransa İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi gibi belgelerde görmek mümkündür. Ancak bu belgeler, zaman içinde bazı idarecilerin keyfi tutumları ve zalimce yönetimleri nedeniyle işlevlerini kaybettikleri dönemler olmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşının yol açtığı tahribat, hükümetleri bu tür acı olayların yaşanmaması yönünde önlem almaya sevk etmiş, bu konuda uluslararası düzeyde örgütlenmelerin ve yargı mekanizmalarının kurulmasının önünü açmıştır. Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Avrupa Konseyi (AK), BM İnsan Hakları Komisyonu, Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gibi kurumlar önemli görevler üstlenmektedirler" dedi.
 
Türkiye'nin bu örgütlerin üyesi ve AB adayı bir ülke olarak insan hakları konusunda ilgili BM sözleşmeleri, AGİT belgeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve diğer Avrupa Konseyi belgelerine taraf olduğunu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) içtihatları ile Avrupa Birliği (AB) Katılım Ortaklığı Belgesi ve Ulusal Program ışığında Kopenhag kriterlerine uyum boyutunu da göz önünde tutarak bu alanda yasal düzenlemelere gittiğini belirten Arınç, ancak sadece yasal düzenlemeleri hayata geçirmenin yeterli olmadığını, yasal düzenlemeler ve uygulama arasındaki farklılığın, esasen insan hakları alanında üzerinde durulması gereken tartışmalı bir konu olduğunu dile getirdi.
 
Arınç, "Bu anlamda, 10 yıl öncesindeki Türkiye ile bugünkü Türkiye'yi karşılaştırabiliriz. 10 yıl öncesine kadar, insan hakları konusunda sürekli eleştirilen, tutuklu ve hükümlü kişilere işkenceyle, adil yargılanma imkânlarından mahrum olmakla itham edilen, eğitimde, medyada ve siyasette engellemelerin ve yasaklamaların olduğu bir Türkiye imajı vardı. Bu olumsuz durumun sebeplerini açıklarken, 1960, 1971 ve 1980-deki askeri darbelerin demokrasimizde yol açtığı kesintileri ve terörle mücadeledeki olağanüstü hal dönemlerini, yine ekonomi, eğitim ve sağlık alanlarında yeterli başarının yakalanamamış olmasını sayabiliriz. Ancak aynı dönemde siyasi ortamın da, insan haklarını temel unsur haline getirecek irade ve kararlılıktan yoksun kaldığı da bir gerçektir. İşte bu nedenle 2002 yılında iktidara gelen AK Parti, bu konuda önce zihinlerdeki prangaları kırmış, tabu olarak görülen konularda adeta devrimsel reformlar gerçekleştirmiştir" dedi.
   
Temel dinamikler
   
Başbakan Yardımcısı Arınç, "Biz, hükümet olarak Türkiye'de öncelikle üç ana başlıkta değişimi öngördük. Bunlar, demokratikleşme, ekonomik başarı ve çok boyutlu dış politika. Bu alanlarda başarı için, 3 y ile mücadele kuralını belirledik: yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla mücadele. Bu üç alandaki mücadelemizin üçünde de insan hakları vizyonumuzu görebilirsiniz. Üç alanda da devrim sayılabilecek işler yaptık. Zihnimizde her zaman hem ülkemizde insan haklarının dünya standartlarına ulaşması, hem de bölgemiz insanının barış ve huzur içinde yaşamasını sağlamak vardı. Bu anlamda, politikalarımız, çalışmalarımız, faaliyetlerimiz insan hakları normlarının ülkemizde en iyi şekilde uygulanmasını gerçekleştirmek için tasarlanmıştır" ifadelerini kullandı.
 
Olağanüstü halin hemen hemen tüm ülkelerin yasalarında mevcut olan, insan haklarının askıya alınabildiği bir yöntem olduğuna dikkati çeken Arınç, ancak bu uygulamanın hukukiliği kadar suiistimalleri ve kötü uygulamaları da beraberinde getirdiğini vurguladı.
 
Arınç, Türkiye'de terör sebebiyle 25 yıl süren olağanüstü hal uygulamasının, hükümet kurulduktan sadece 12 gün sonra 30 Kasım 2002'de tamamen kaldırıldığını belirterek, "Esasen, ilk icraatımızın bu olması bizlerin insan hakları perspektifini en iyi şekilde ortaya koymaktadır" dedi.
 
Türkiye'de son 3 aydır terör sorununu artık sonlandırmak için uğraştıklarını hatırlatan Arınç, "Terör 30 yıldır Türkiye'de çok can yaktı. Hem ekonomimiz, hem dış politikamız hem de demokratikleşme sürecimiz terör sebebiyle hep bir eksikle ilerledi. Buna artık dur dememizin vakti geldi" diye konuştu.
 
Terörle, silahla ve şiddetle bir yere varılamayacağını belirten Arınç, son dönemde başlatılan sürecin silahların tamamen susması ve siyasetin, fikirlerin konuşması olduğunu vurgulayarak, "Biz, her türlü fikre açığız, şiddeti barındırmayan her türlü görüşün dile getirilmesini ifade özgürlüğü olarak görüyoruz. Bu temel haktan tüm vatandaşlarımızın ayrım yapmadan yararlanması için her türlü demokratik yol ve yöntemleri açık tutacağımızı garanti ediyoruz" ifadelerini kullandı.
   
Reform stratejisinin üç temel boyutu
   
Hükümetin, temel hak ve özgürlüklere saygının tam olarak yerleşmesi için gerekli alt yapıyı oluşturmaya yönelik reform stratejisinin üç temel boyutuna değinen Arınç, bunları mevzuatta gerekli değişikliklerin yapılması, uluslararası insan hakları sözleşmelerine taraf olunması ve reformların uygulamaya tam anlamıyla yansımasına yönelik önlemler alınması olarak sıraladı.
 
Arınç, bu bağlamda yasaklarla mücadele için, 2002'den 2006'ya dokuz uyum ve reform paketi ile Mayıs 2004'te bir dizi Anayasa değişikliği yapıldığını, birçok yasal ve idari düzenlemenin hayata geçirildiğini belirtti.
 
Başbakan Yardımcısı Arınç, 12 Eylül 2010'da halkoyuna sunularak kabul edilen Anayasa Değişikliği Paketi çerçevesinde, vatandaşlara yeni bazı haklar tanındığını, mevcut anayasal hakların alanının genişletildiğini, anayasal hakları koruyacak mekanizmaların getirildiğini, hukuk devletinin güçlendirildiğini, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) demokratik dünyadaki emsallerine yaklaştıracak biçimde yeniden yapılandırıldığını ve askeri yargının yetki alanının sınırlandırıldığını, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu açıldığını söyledi.
 
İfade özgürlüğüne ilişkin ilave iyileştirmeleri hedefleyen "Dördüncü Yargı Reformu Paketi"nin de 7 Mart 2013'de TBMM'ye sunulduğunu belirten Arınç, paketin ifade özgürlüğüne ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin temel parametrelerini ceza mevzuatına derç edecek tedbirlerle ifade özgürlüğüne ilişkin yasal çerçeveyi daha da güçlendirmesinin hedeflendiğini anlattı.
 
İnsan haklarının önemli boyutunu oluşturan kültürel haklar alanında Türkiye'de kapsamlı düzenlemeler yapıldığına değinen Arınç, bu çerçevede Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin özel kurslarda öğretilmesinin, ayrıca görsel/işitsel medyada yayın yapılmasının sağlandığını, bir kamu kanalı olan TRT-6'nın, Ocak 2009'dan beri Kürtçe ve Zazaca dillerinde 24 saat kesintisiz yayın yaptığını hatırlattı.
 
Arınç, kadın hakları ve kadına karşı şiddetle mücadele konusunda Türkiye'nin Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı sırasında kadına karşı şiddet alanında ilk uluslararası belge olan İstanbul Sözleşmesi'nin (Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi) hazırlıklarına öncülük edildiğini belirterek, "Bu sözleşmeyi imzalayan ve onaylayan ilk ülke olduk" ifadesini kullandı.
 
Başbakan Yardımcısı Arınç, "Ülkemizde şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik baskı ve şiddetin önlenmesi amacıyla hazırlanan Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunu, 8 Mart 2012'de, Dünya Kadınlar Günü'nde onaylanmıştır. Bu yasalarla özellikle kadına şiddet konusunda, birlikte zihinsel dönüşümün yaşanması ve farkındalık oluşturmak için yeni projeler üretiyoruz. Belgeseller, kısa filmler ve diziler ile birlikte, eğitimler ve programlar geliştiriyoruz" dedi.
   
Eğitim yoluyla insan hakları bilincinin geliştirilmesi
   
Hükümetin eğitim yoluyla insan hakları bilincinin geliştirilmesine yönelik faaliyetleri de yoğunlaştırdığını belirten Arınç, "Bugün Türkiye'de ilköğretim müfredatında insan hakları konuları okutulmaktadır. Liselerde ise demokrasi ve insan hakları konulu seçmeli dersler verilmektedir. Çeşitli üniversitelerde yeni insan hakları merkezleri açıldı. Polis Akademisi-nde insan hakları dersi zorunlu hale getirilmiştir. Memur adaylarının hazırlık programlarına insan hakları kursları da dahil edilmiştir. Sadece 2011 ve 2012 yıllarında insan hakları eğitimine 52 bin emniyet personeli katılmıştı" dedi.
 
Türkiye'de özellikle 2000lerin başından itibaren yoğun şekilde devam eden reform sürecinin, farklı inanç grupları ve azınlıklar bağlamında çalışmaları da içerdiğini belirten Arınç, Lozan Antlaşmasında geçen gayr-i müslim ifadesi yerine artık farklı inanç grupları ifadesinin kullanıldığına dikkati çekti.
 
Arınç şöyle konuştu:
 
"Şahsen takip ettiğim malların iadesi konusunu, bir mütekabiliyet ve beklenti için değil; bu insanları Türkiye'nin bir parçası olarak gördüğümüz için yapıyoruz. Hak ve hukukun gereği neyse onu yapmak istiyoruz. Öte yandan, Vakıflar Genel Müdürlüğümüz, 5 kilisenin onarımını tamamlamıştır. 2 sinagog ve 4 kilisenin onarımını ise sürdürmektedir. 2010 yılında Büyükada'daki Rum Yetimhanesi Rum Patrikhanesi adına tescil edilmiştir. Sümela Manastırı 2010'dan bu yana yılda bir kere ibadete açılmaktadır. Benzer şekilde, Ermenilerin önem atfettiği Akdamar Kilisesi'nde 2010 yılından beri her yıl ayin düzenlenmektedir. En son, Gökçeada Rum Okulunun açılmasına izin verdik. Heybeliada Ruhban Okulu konusunda da çalışmalarımızı sürdürüyoruz."
 
Arınç, "Bakınız, size gönülden şunu söylemek istiyorum. Bir ülkede azınlıklar kendilerini ne kadar rahat ifade edebiliyorlarsa, o ülkede demokrasi vardır diyebiliriz. Biz azınlıkları, farklı inanç gruplarını, yabancıları ülkemizin bir parçası ve zenginliği olarak görüyoruz. Ayrımcılık yapmıyoruz, hatta bu insanlara pozitif ayrımcılık yaptığımız için eleştiriliyoruz. Farklı inanç grup temsilcileriyle sık sık bir araya geliyoruz. Sıkıntılarını dinliyor, hukuk ve imkanlar ölçüsünde çözümler üretiyoruz. Bizim geleneğimizde, Yunus Emre'nin Yaratılanı severim Yaradan'dan ötürü anlayışı vardır. Biz insanı yaşat ki, devlet yaşasın düşüncesinin mirasçılarıyız" diye konuştu.
 
İnsan haklarının sadece ifade, inanç, gösteri özgürlüğünden ibaret olmadığını, herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı bulunduğunu belirten Arınç, ekonomik kriz ortamlarında ilk kesintilerin sosyal politikalar alanlarında yoğunlaştığını vurgulayarak "AB krizinde de Avrupa Birliği Temel Haklar Kurumu'nun kriz süresince insan hakları ihlallerinin artmaması için üyelerin alarmda olması hatırlatması yaptığına" değindi.
   
"Türkiye, dünyanın 16. Avrupa'nın 6. büyük ekonomisi"
   
Türkiye'nin, bugün dünyanın 16. ve Avrupa'nın 6. büyük ekonomisi haline geldiğini hatırlatan Arınç, 2002'de kişi başına düşen milli gelir 3 bin 500 dolar iken, 2012'de bu rakamın 10 bin 500 doları geçtiğini, 2002 yılında yüzde 65'lerde olan enflasyonun, artık tek haneye kadar gerilediğini ve 2012'de yüzde 6,2 düzeyine indiğini vurguladı.
 
Arınç, "Yolsuzluğa sebep olacak ortamları engelledik. Bu sayede, 1993-2002 yılları arasında ortalama sadece yüzde 3 büyüyen Türkiye ekonomisi, 2003-2010 yılları arasında ortalama yüzde 6,1 büyümüştür. 2002'de 230 milyar dolar olan GSMH'mız 2012'de 772 milyar dolara ulaşmıştır. 2002 yılında 36 milyar dolar olan ihracatımız, 2012 yılında 151 milyar dolara yükselmiştir. Bu saydığım temel ekonomik göstergeleri görenler bize, bu işi nasıl başardınız diye soruyorlar. Ekonomide sıkıntı yaşıyorsanız, demokraside de, insan haklarında da, dış politikada da sıkıntı yaşarsınız. Bu açıdan, vatandaşlarımızın iyi yönetilme hakkına sahip olduklarını düşünüyoruz" dedi.
   
"Arap Baharını destekledik"
   
Arınç, hükümetin, Arap Baharı olarak nitelendirilen gelişmeleri halkların en temel ve doğal meşru talepleri olarak gördüğü için başından beri desteklediğini, özellikle bazı baskıcı rejimlerin devrilmesinin, ülke halklarının en temel insan haklarına kavuşması yolunda olumlu bir gelişme olarak görüldüğünü ifade etti.
 
Türkiye'nin bu bağlamda Suriye'deki gelişmelere de aynı zaviyeden yaklaştığını belirten Arınç, "Bazı ülkeler ve hatta ülkemizdeki muhalefet bizim daha önce yakın ilişki içinde olduğumuz Esad rejimine karşı tutumuzun değişme sebebini sorguluyor. Bunun nedeni açıktır; Suriye halkının demokratik hak ve taleplerinin zalim rejim tarafından karşılanmadığını gördüğümüzde başta dostane olarak uyardık; ancak uyarılarımızın dikkate alınmadığını ve zulmün devam ettiğini görünce de tutumumuzu değiştirdik. Esasen, bizim Suriye-de yaşananlarla ilgili temel duruşumuz Suriye'de yaşayan insanların haklarının sağlanması yönündedir. Temel insan haklarından yoksun bu insanlara kapılarımızı açtık. Uluslararası destek çok sınırlı olmasına rağmen, 191 bin Suriyeli mülteciyi ağırlıyoruz, toplamda ise 300 bine yakın Suriyeli halen ülkemizde yaşamaktadır" dedi.
 
Arınç, hükümetin, Filistin konusunda da benzeri bir tutum sergileyerek Filistin halkının haklı davasında yanlarında durduğunu ve BM'de "üye olmayan gözlemci devlet" statüsü kazanması hususunda çaba gösterildiğini vurguladı.
 
Başbakan Yardımcısı Arınç, "Bizim temel amacımız, tüm insanların temel insan haklarına ulaşabildiği bir yaşam standardına ulaşmasıdır. Bu sebeple, dünyanın neresinde olursa olsun yapılan haksızlıklara, suiistimallere elimizden geldiğince tepki gösteriyoruz. Bizim tarafımız insan haklarının tarafıdır. Bu anlamda, uluslararası örgütlerin adil ve ayrım yapmaksızın davranmasını bekliyoruz. BM'nin hâlihazırdaki yapısını yeterli bulmuyoruz. 5 daimi üyenin kendi siyasi çıkarlarının Bosna-da, Suriye-de, Arap Baharı sürecinde uluslararası toplumun geç hareket etmesine veya tepkisiz kaldığına yol açtığını gördük. Zaman kayıpları ve müdahalenin gecikmesi sebebiyle on binlerce insan öldü, milyonlarca insan yerinden yurdundan oldu. İnsan haklarını konuştuğumuz bu ortamda, tüm insanlığın yaşadığı sorunlarda ortak bir karar çıkması için 5 daimi üyenin ağzına bakmasını içimize sindiremiyoruz" diye konuştu.
 
adminadmin