Kapitalizmin varlığı makbul addedildiği günden beri hep öyle yaşanıldı. Bilmeliyiz ki, tavşana kaç, tazıya tut siyaseti yürütmedikçe sermaye hazretleri kârın azamîleştirildiği şartların getirimine uzanamaz. Büyüme macerası boyunca kapitalizm bizzat kendi açtığı ihaleleri bizzat yüklenme hilesinden istifade etti. Türkleri, kadınları, Yahudileri azamî kârı temin edecek ihalelerde pey akçesi biçimine sokup istismar etti. Süreç içinde sağından veya solundan medet uman bütün Türklerin askeri gücü ellerinden alındı. Müslim ve gayr-i müslim bütün kadınlar sadece kendilerine mahsus ahretlik yakınlıklar örme vasfına kol kanat germez yaratıklar haline geldi. Siyonist olsun olmasın bütün Yahudi birimleri haksızlığa uğrayana intikam fırsatı sağlama imkânlarından mahrum bırakılmalarını nimet bildi.
Her şey zihinlerin Kur’an kazancından uzaklaştırılıp kerameti kendinden menkul Batı Medeniyeti sayesinde üreyen normların hapishanesine tıkılmasıyla halledildi. Zihinleri ifsat edecek estetik değerler üretildi. Bu demek kayganlıktaki kolaylığı ahlâk gücüne beğendirmek demekti. Gérard de Nerval (1808-1855) şöyle diyordu:
Bir hava bilirim, dünyalara değişmem:
Bütün Rossini, Mozart, Weber sizin olsun.
Modernleşme meyvelerinin tadı hissedilir hissedilmez aklı başında herkesi bir haslık tutkusu, bir özgünlük merakı sarmıştı. Herkes katıksız, katışıksız öz be öz kendisi olmak istiyordu. Bu talepte ne kötülük olabilirdi? Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiği hakikatine varmada ve varılan yerde kalmada yaşanılan zorluk bunda hangi kötülüğün saklı olduğunun görülmesine mânia teşkil etti. Bu teşkilât içinde en tuhaf duran Divan Edebiyatı tahtından modernleşme tadı almış Türkleri indirmenin böylesine kolay gerçekleştirilmesiydi. Türk milletinin felâhı her dönüm noktasında önümüze kendi kıyafetiyle çıkıyor ve biz devletin milleti olarak tercihimizi modaya uygun giyinmiş ne ise onun hesabına kullanıyorduk.
Divan Edebiyatı’nın terk edilmesine rağmen Türk milletinin şiire tutunmaktan geri durmayışı sermaye kuşatmasındaki Türk varlığının her safhada hurucuna imkân sağladı. Elimiz Türk ahengi sayesinde güçlüydü. Musikiden tedarik ettiğimiz servetin bünyemize sağladığı kuvvet Batı kültürünün üstümüze saldığı salvoları defetme kolaylığından başka bir şey olamazdı. Şiir ise kadidi çıkmış da olsa, millet olarak hayatta kalmamıza yetecek gıdayı temin ediyordu. Hangi türde veya hangi seviyede olursa olsun müzik bir toplumun kendini başka toplumlara kabul ettirmesindeki en müessir vasıtadır. Varlığını umursamayan toplum önce müziğini feda eder. Harp sanayiindeki pozisyonumuzdan elektrikli ev aletlerine gösterdiğimiz rağbete varıncaya kadar teknologi büyüsü musikimizin silinip gitmesine sebep olduysa, bu, musiki sahasında hassasiyeti elden bırakışımızdandır. Bir şeylerin bir şeylerle kopmaz bağı var. Nasıl harp sanayiini elinde tutup muhafaza edemeyen musikisini muhafaza edip temiz kılamıyorsa, musikisine gerekli özeni gösteremeyen de harp sanayiini koruyamıyor. Türklerin şiirle bağı millet mevcudiyetine merbut. Millet olarak şiirden vazgeçmediğimiz için, şiir de bizden vazgeçmedi. Lâkin şiirin başından defedemediği belâ türlü entrikalarla biz Türklere millî dava bahsinde züppeliğin cazibesinden arınma fırsatı bırakılmamasıdır.
Günümüzde cazibe yaratan züppeliği Amerika aleyhtarlığında bulabiliriz. Şairlik kisvesine talip garibanların bundan istifadeye yeltenecek olmasına şaşırmamalı. Pax Americana’nın gereği olarak bir Avrupaî “convention” neticesi 29 Ekim 1923’te ilân edilmiş Türkiye Cumhuriyeti’ni 27 Mayıs 1960 sabahı ilga edenin kimler olduğunu umursamadan “yerlilik” taslayan züppeler bu gün kendilerinin makaraya sarılmasına itiraz ediyor. Züppelerden çektiğimizin hikâyesi çok renklidir. Züppelik Tanzimat Fermanı’nın ilânıyla beraber veba ile kolera arasında tercihe icbar edilmemize mazeretler uydurdu. Elimizden doğru tercih imkânını züppelik aldı. Bu sözlerin gevezelikten başka bir şey olduğuna kafa yorup 1908 sonrası Türkiye’de tahsil hayatını tanzimle vazifelendirilmiş Amerikalıların, onlara ilâveten YMCA’nın, YWCA’nın biz Türkleri değerden düşürmek için hangi mahrumiyetlere gark ettiklerine akıl erdirdiğimizde kapitalizmin silâh imali ve satışına neler borçlu olduğunu anlarız. Nereden nereye? Bu işin fikrî tarafı… İşin fiilî tarafında Türk’ün dünya milletleri karşısında hitaba şayan bir varlık olmaktan çıkarılması var. Whose boys are we?
İsmet Özel, 30 Ağustos 2016
İstiklal Marşı Derneği




















































































































































































































