DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Ömer Naci Yılmaz
Ömer Naci Yılmaz
Giriş Tarihi : 13-07-2026 13:26

Hûd 112’den Rahatsız Olanlar

İnsanlık tarihini değiştiren büyük kırılmaların çoğu, kılıçların gölgesinde değil; hakikatin karşısında takınılan tavırların gölgesinde yaşanmıştır. Çünkü hakikat, kendisini kabul edenleri yücelttiği gibi ondan rahatsız olanların gerçek yüzünü de ortaya çıkarır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan Hûd Sûresi’nin 112. ayeti, işte böylesine sarsıcı bir çağrıdır: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Rivayet edilir ki Peygamber Efendimiz, “Hûd Suresi beni ihtiyarlattı.” buyurmuş; bunun sebebi sorulduğunda âlimler, bu ilahî emrin taşıdığı ağır sorumluluğa dikkat çekmişlerdir. Çünkü dosdoğru olmak, yalnızca doğru söz söylemek değildir. Dosdoğru olmak; inançta, ahlakta, adalette, ticarette, yöneticilikte, aile hayatında ve insan ilişkilerinde ilahî ölçüden ayrılmamaktır. Böyle bir ayetin bir mezuniyet töreninde tartışmanın merkezine yerleşmesi, üzerinde durulması gereken önemli bir toplumsal hadisedir.

 

Geçtiğimiz günlerde Yeditepe Üniversitesinde düzenlenen mezuniyet töreninde[1], üzerinde Hûd Suresi’nin 112. ayetinin meali bulunan bir pankartın bazı öğrenciler tarafından ıslıklarla protesto edilmesi ve pankartın görünürlüğünün engellenmeye çalışılması, kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır. Elbette herkes aynı inanca sahip olmak zorunda değildir. Hiç kimse Kur’an’a inanmakla yükümlü değildir. Ancak bir üniversite ortamında, yalnızca “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” çağrısını taşıyan bir pankartın bu şekilde karşılanması düşündürücüdür. Üniversiteler, düşüncelerin susturulduğu değil; konuşulduğu, tartışıldığı ve olgunlaştırıldığı mekânlardır. Bir fikre katılmamak başka, onun ifade edilmesini engellemeye çalışmak ise bambaşka bir tavırdır. İfade özgürlüğünün gerçek anlamı, yalnızca hoşumuza giden sözleri değil, katılmadığımız sözleri de hukuk ve nezaket içinde dinleyebilmektir.

Kur’an-ı Kerim, hakikatin karşısında sergilenen psikolojik refleksleri asırlar öncesinden gözler önüne sermektedir. Fussilet Sûresi'nin 26. ayetinde inkârcıların, “Bu Kur'an'ı dinlemeyin; okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz.” dedikleri haber verilmektedir. Ayetin anlattığı olay belirli bir tarihî döneme aittir; ancak ortaya koyduğu insan davranışı evrenseldir. Hakikati çürütemeyenler, çoğu zaman onun duyulmasını engellemeye çalışırlar. Delilin bittiği yerde gürültü başlar. Fikrin tükendiği yerde tahammülsüzlük kendini gösterir. Tarihin her döneminde hakikatin karşısına çıkanların ilk tercihi, onu anlamaya çalışmak değil; sesini bastırmaya çalışmak olmuştur.

Aynı hakikat, Enfâl Sûresi'nin 35. ayetinde farklı bir yönüyle karşımıza çıkar: “Onların Beyt’in yanındaki ibadetleri ise ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildi.” Ayetin tarihî bağlamı Mekke dönemidir ve kendi şartları içinde değerlendirilmelidir. Bununla birlikte ayetin dikkat çektiği sembolik gerçek dikkat çekicidir. Gürültü, hakikatin alternatifi değildir. Islık, delilin yerini tutmaz. El çırpmak, düşünce üretmez. İnsanlık tarihi boyunca hakikatin sesi bazen alayla, bazen sloganla, bazen de gürültüyle bastırılmak istenmiştir. Araçlar değişmiş, mekânlar değişmiş, aktörler değişmiş; fakat yöntem çoğu zaman aynı kalmıştır.

Hûd Sûresi'nin 112. ayetinde rahatsız olunacak ne vardır? Ayet, kimseye hakaret etmez. Kimseyi aşağılamaz. Bir grubu hedef göstermez. Siyasî bir slogan içermez. Aksine insanı, kendisiyle yüzleşmeye davet eder. “Dosdoğru ol.” der. Doğruluktan rahatsız olan bir vicdan, önce kendisine şu soruyu sormalıdır: Beni rahatsız eden gerçekten bu ayet mi, yoksa bu ayetin bana yüklediği sorumluluk mu? Çünkü insan, çoğu zaman yanlışlarından değil; yanlışlarını hatırlatan aynalardan rahatsız olur. Kur’an, işte o aynalardan biridir. İnsana başkasını değil, önce kendisini gösterir. İşte bu yüzden Kur’an, vicdanı diri olan için bir rahmet; vicdanını susturmayı tercih eden için ise rahatsız edici bir muhasebe çağrısıdır.

Bugün üniversitelerin en büyük ihtiyacı, tek tip düşünen insanlar yetiştirmek değil; farklı düşüncelere tahammül edebilen karakterler inşa etmektir. Bilimin özü meraktır; merakın özü ise dinlemektir. Dinlemeyen öğrenemez. Öğrenmeyen ise sadece kendi yankısını duyar. Eğer bir üniversite ortamında bir ayetin meali bile konuşulmadan bastırılmaya çalışılıyorsa, orada asıl tartışılması gereken şey ayetin kendisi değil, tahammül kültürünün hangi noktaya geldiğidir. Çünkü medeniyet, sesini yükseltmekle değil; sözünü yükseltmekle kurulur. Üniversiteyi üniversite yapan da tam olarak budur.

Her çağın kendine özgü araçları vardır; fakat hakikate karşı geliştirilen yöntemler çoğu zaman değişmez. Dün hakikatin sesini bastırmak için taş atanlar, alay edenler, gürültü çıkaranlar vardı; bugün ise aynı refleks farklı biçimlerde karşımıza çıkabilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, kişileri geçmişteki topluluklarla özdeşleştirmek değil; tarih boyunca tekrar eden davranış kalıplarını fark edebilmektir. Kur’an’ın kıssaları da zaten bunun için anlatılır. Onlar, geçmişi yargılamak için değil; bugünü anlamak ve yarını inşa etmek için vardır. Eğer bir olay, bize Kur’an’ın anlattığı bir davranış biçimini hatırlatıyorsa, bundan alınacak ders; insanın kendisini muhasebeye davet etmesidir.

Ne yazık ki çağımızın en büyük problemlerinden biri, konuşarak ikna etmek yerine susturarak üstün gelmeye çalışmaktır. Oysa susturulan bir düşünce yok olmaz; sadece konuşma zemini kaybolur. Fikirlerin serbestçe tartışılmadığı ortamlarda önyargılar büyür, kutuplaşmalar derinleşir ve toplum ortak aklını kaybetmeye başlar. Üniversiteler ise bunun tam tersini temsil etmelidir. Bir üniversitenin gerçek itibarı, binalarının büyüklüğüyle değil; farklı düşüncelerin güven içinde ifade edilebildiği ilmî atmosferiyle ölçülür. Çünkü ilim, baskıdan değil; özgür tartışmadan beslenir. Hakikatin en büyük dostu sessizlik değil, özgürce konuşabilen vicdanlardır.

İfade özgürlüğü, yalnızca benim benimsediğim düşünceler için geçerli olduğunda bir hak olmaktan çıkar, ayrıcalığa dönüşür. Gerçek özgürlük, katılmadığımız düşüncelerin de hukuk içinde ifade edilebilmesini savunabilmektir. Aynı şekilde inanç özgürlüğü de sadece ibadet etme hakkını değil, inancını barışçıl biçimde ifade edebilme hakkını da kapsar. Bir ayetin mealini taşımak ne kadar tabii ise ona katılmayanların varlığı da o kadar tabiidir. Fakat katılmamanın yolu, engellemek değil; düşünceye düşünceyle cevap vermektir. Medeniyetin dili budur. Ahlakın dili budur. Üniversitenin dili de bu olmalıdır.

Hûd Suresi'nin 112. ayeti, yalnızca bir inanç çağrısı değil; aynı zamanda evrensel bir ahlâk ilkesidir. Çünkü doğruluk, hangi dine, hangi kültüre veya hangi coğrafyaya mensup olursa olsun bütün insanların ortak erdemidir. Adalet doğruluk üzerine yükselir, güven doğrulukla inşa edilir, devlet doğrulukla ayakta kalır, aile doğrulukla huzur bulur. Bir toplumun en büyük serveti yer altındaki madenleri değil, doğruluğu karakter hâline getirmiş insanlarıdır. İşte bu sebeple “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” emri, yalnızca bireyi değil; toplumu da ayağa kaldıracak bir ilkedir. Rahatsız olunması gereken doğruluk değil, doğruluktan uzaklaşmaktır.

Yaşanan hadise, hepimize şu soruyu yeniden sormaktadır: Bir ayetin taşıdığı ahlâki çağrıyla mı mücadele ediyoruz, yoksa o çağrının bize yüklediği sorumluluktan mı kaçıyoruz? Çünkü Kur’an’ın amacı insanı mahkûm etmek değil, onu inşa etmektir. Ayetler, vicdanları yaralamak için değil; vicdanları uyandırmak için indirilmiştir. Bir ayetin sesini kısmaya çalışmak mümkün olabilir; fakat o ayetin çağırdığı hakikati susturmak mümkün değildir. Nitekim Kur’an, “Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Hâlbuki Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf, 61/8) buyurarak hakikatin geçici tepkilerle ortadan kaldırılamayacağını haber vermektedir. Hakikat, bazen sessiz kalabilir; fakat hiçbir zaman yok olmaz.

Sonuç olarak Yeditepe Üniversitesinde yaşanan hadise, sadece bir mezuniyet töreninde açılan bir pankartın hikâyesi değildir. Bu olay; ifade özgürlüğü, inanç hürriyeti, üniversite kültürü, tahammül ahlakı ve vicdan eğitimi üzerine yeniden düşünmemizi gerektiren önemli bir uyarıdır. Hûd Sûresi’nin 112. ayeti, bugün de insanlığa aynı çağrıyı yapmaktadır: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Bu çağrı, herhangi bir grubun değil; bütün insanlığın ortak vicdanına yöneliktir. Doğruluğun sesi bazen alkışlanır, bazen eleştirilir, bazen de bastırılmak istenir. Fakat tarih göstermiştir ki gürültü gelip geçicidir; hakikat ise kalıcıdır. Medeniyetleri ayakta tutan da sesin yüksekliği değil, vicdanın doğruluğudur. Asıl mezuniyet, diploma almak değil; doğruluktan ayrılmadan yaşayabilmektir. İnsan ömrünün sonunda geriye kalacak olan da alkışlar veya ıslıklar değil, vicdanın huzuru ve doğruluğun şahitliğidir.

 

 

[1] 07 Temmuz 2026 tarihinde yapılan Hukuk Fakültesi Mezuniyet Töreni sırasında yaşandı.

 

NELER SÖYLENDİ?
@
KÖŞE YAZARLARI TÜMÜ
NAMAZ VAKİTLERİ
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
BURÇ YORUMLARI
  • KOÇ
    Koç Burcu
  • BOĞA
    Boğa Burcu
  • İKİZLER
    İkizler Burcu
  • YENGEÇ
    Yengeç Burcu
  • ASLAN
    Aslan Burcu
  • BAŞAK
    Başak Burcu
  • TERAZİ
    Terazi Burcu
  • AKREP
    Akrep Burcu
  • YAY
    Yay Burcu
  • OĞLAK
    Oğlak Burcu
  • KOVA
    Kova Burcu
  • BALIK
    Balık Burcu
ANKET OYLAMA TÜMÜ
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
ahsap mobilyauluslararası evden eve nakliyat