Bilemediğimiz yarınlarımıza dair öyküler sonu miş’lerle muş’larla bitirilerek rivayet ediliyor. Dünlere bakıp yarınlarımızı tahmin edebilelim diye… Geldi, gördü, sevdi eylemleri yerini, gelmiş, görmüş, sevmişlere bırakıyor…
Öykü o ki örnek olsun, tekrara düşmemek adına ders alınsın istendiği için dillerde dolanıyor. Düşmedik mi, ders aldık mı?
Ben ise tekrara düşmek pahasına di’li geçmiş zamanın gölgesinde dolanmayı seçiyorum. Duyulandan ziyade bilinen, öğrenilenden ziyade görülen olsun istiyorum. Zaten ne yaşıyorsam dokunmak, görmek, bilmek arzusunun sonucu oluyor…
Suyu bitmiş çayın, köze atılacak odunu kalmamış ateşin, yıldızı sönmüş gecenin ayazında rastgele seçilmiş bir radyo frekansının çaldıkları eşliğinde güneşi karşılamaya hazırlanıyorum.
Sanmıştım ki hep hazırım…
Güneş doğmak için hazırlanıyorken ne oluyorsa oluyor ve ben akşamdan seçtiklerimi giyinemiyorum. Dün çıkardıklarıma doğru uzanıyorum biçare…
Düşlerim de giyemediklerimle birlikte asılı kalıyor. Üstüne içimin üşüyen yerini ısıtsın diye en kokulusundan bir fincan ıhlamur söylüyorum. İçiyor ve bitirdikten sonra bekliyorum fincanımın çiçek açmasını…
Beklemenin acısını hafifletiyor beklenenin güzelliği…
Yüzümde gecenin karanlığında yıldızlardan ve aydan çalarak devşirdiğim bir aydınlık… Tam da bu aydınlığın karşısında bir serçe silüeti. Sapanla kendisini vurmak isteyen çocuğa vurulmadan hemen önce tebessüm ediyor gördüm.
Yoksa serçelerin çehresi hep mi mütebessimdir?
Geceden kalma yaralarımı el çabukluğuyla sarıp sarmalıyor, gündüzün telaşına gecenin efkârını bulaştırmıyorum. Yaşam beni, gecelerin izlerini gündüzlere taşıyıp taşıyamadığımla imtihan ediyor. Öğrenmiştim geçenlerde, düşler uyurken görülür lakin ancak uyanıkken gerçekleşebilir...
Çocukça heveslerimize burun büküp görmezden gelmek emeklemeye çalışan hallerimize çelme takmak değil de nedir?
İnsan en çok kendi duvarını tırmanıp da aşamaz. Kapılarımızı kendimiz kilitlediysek ve anahtarlarını da bulamıyorsak başka bir yol bulmalıyız. Bizi çıkışa götürecek başka bir yol olmalı...
Yüzümde fırlayacakmış gibi duran öfkem kalbime çarpar da yerini çaresiz bekleyişe bırakır.
İçimizden büyük kederler geçmiş olduğunu, kederi yalnızca sözlük anlamıyla bilenlere anlatamayız.
Bildiklerimi bimez, duyduklarımı duymaz, gördüklerimi görmez olamadıkça ben yer yer anlayamamak yer yer anlaşılamamak arasında gitgeller yaşıyorum. Bu gitgeller geldiğim son nokta oluyor.
Oysa ki cümlelerimin birçoğunu noktayla sonlandıramazdım. Üç noktalarım anlatırdı yazamadığımı, yazıp da anlatamadığımı…
Efkârlı hallerimiz
Bilemediğimiz yarınlarımıza dair öyküler sonu miş’lerle muş’larla bitirilerek rivayet ediliyor
admin



















































































































































































































