Fakat her rastlayışımda tahmin ettiğiniz gibi içim mutlulukla dolmadı. “Helal olsun gençlere! Bak, ne güzel ağzının payını vermişler psikologların, sosyologların!” demedim. Aksine; rahatsızlık hissettim. Bu cümlede daha yolun başında yapılan bir mantık hatası vardı. Hatta mantık hatasından öte, şeytanın silahını doğru kabul edip, hayrın yolunda onu istimal etmeye yönelik bir çaba vardı. Niyet iyiydi, fakat araç kötüydü.
İzah edeyim: Ben bir müslüman olarak modern bilimlerin ürettiği bilginin İslam’ın karşısında durduğuna inanmıyorum. Bunun ilerisinde bilimin dinle çatışık olduğuna inanmıyorum. Aksine; Bediüzzaman’ın Ene Risalesi’nde de altını çizdiği şekilde, bilimin nübüvvete tebaiyetinde âlem-i beşer adına büyük bir saadet seziyorum. Bu noktada benim çatışık olduğum bilimin kendisi değil, onun yanlış yorumlanışşekli. Yoksa kainatın tamamı hayırdır. Ürettiği bilgi, ondan yapılan okumalar da hayırdır. Bu hayrı şer kılan bizim kesbimizdir. Bu nedenle kesbin hesaba katılmadığı bir zeminde büsbütün bilimi dışlamak gerekmez.
Kaldı ki; bu söylem zaten İslamî bir söylem de değildir. Karşı tarafın, dini dışarıda bırakarak, “Bilim dinsizdir” demesine dolaylı yoldan bir katılmadır. Namazın ve zekatın psikolojinin ve sosyolojinin ihtiyacını bertaraf etmesi değildir sözkonusu olan. Sözkonusu olan psikolojinin ve sosyolojinin silsile-i nübüvvete dehalet edip hakikatleri devşirmeye araçlar haline gelmesidir. Bu yönüyle namaz ve zekat psikoloji ve sosyolojiye olan ihtiyacı yok etmez. Onlara Allah’ın şeriatını anlamada iki önemli kapı açar. Okumayı bilirlerse…
Çok şükür, bugünlerde okuduğum bir kitap bu damarın çok da kuvvetli bir damar olmadığını gösteriyor dindar insanlar içinde. Ali Rıza Bayzan’a ait Sûfî ile Terapist isimli bu kitap, tasavvufu anlamada psikolojinin nasıl bir araç haline getirilebileceğini ortaya koyuyor. Psikolojik verilerin tasavvufun insan tahlili içinde nasıl burhan görevi görebileceğini işaret ediyor. Ki ben gibilerin en büyük rahatsızlığı budur sanırım: Tasavvufun bize çok soyut, elle tutulamaz gelmesi. Psikoloji bu yönüyle tasavvufun da ayaklarını yere basar hale getiriyor. Bazı şeyleri bir nebze olsun (yaşamasanız da) anlayabilmenizi sağlıyor.
Gerçi Ali Rıza Bayzan da kitabına başlarken, tasavvufun bilgiden ziyade hali ve yaşantıyı esas almasının ona dair aktarılan şeyleri bir yönüyle sadece birer sembol mesabesine indirdiğini söylüyor. Zira söz veya bilgi hiçbir zaman tecrübenin yerini tutamaz. Bizzat yaşamak, hislerin de akıl kadar dahil olduğu bir alanda yaşamak, sadece akılla yaşamak anlamına gelen okumak veya dinlemek mesabesinde değildir.
Fakat devamında değişik psikoloji akımlarının, ekollerinin ışığında tasavvufu irdeleyen Ali Rıza Bayzan, aslında psikolojinin de bir yönüyle artık tasavvufu ikiz kardeşi gibi kabul ettiğini ve ona doğru gittiğini söylüyor. Zaten Arapça’da psikolojiye ilm-i nefs denmesi ve tasavvufun da bu nefsi tedaviye konsantre olmasını bir nevi meslektaşlık olarak düşünmek gerek. Burada şu nüans var:
Tasavvufun odak noktası vahiy eksenli tedaviyken, psikolojinin odak noktası bizzat insan. Bu nedenle odaklanma farklılıklarından kaynaklanan bir kırılma da var aralarında. Fakat transpersonel psikolojiye doğru giderken bu fark giderek azalıyor. Belki ileride büsbütün kaybolacak. Biri diğerine dahil ve tâbi olacak.
Etkileşim Yayınları’ndan geçtiğimiz hafta okurlarıyla buluşan bu eseri, psikolojiyi ve tasavvufu beraber ele almak ve ikisini birbirine ulaşmada kapılar kılmak isteyenlere tavsiye edebilirim. Ama yok, bizim tasavvufumuz var, psikolojiye gerek yok diyenlerdenseniz yukarıdaki bahiste olduğu gibi: O zaman cehaletinizde size başarılar. Yok, psikoloji yeter, asıl tasavvufa gerek yok diyorsanız; kalbinizin asla tam doymadığını hissettiğiniz bir akılsal mutluluk içinde yine size başarılar dilerim. Ah, ah… İnsanın kendisini mahkûm ettiği bir cahillik ne fena birşeydir.
Yazar/Editör : Ahmet Aydın
Sufi ile Terapist
Ali Rıza Bayzan
ETKİLEŞİM YAYINLARI
Sufi ile Terapist: Tasavvuf ile Psikolojiyi Birlikte Ele Almak
Yıllar önce, muhafazakâr bir gençlik örgütünün duvarlara astığı afiş dikkatimi çekmişti. Şuna benzer birşey yazıyordu: “Eğer namazın ne olduğunu anlarsak psikolojiye, zekatın ne olduğunu anlarsak sosyolojiye ihtiyacımız olmaz.” Fazla derin düşünmediğinizde oldukça etkileyici ve afilli gelen bu cümle, muhtemelen o dönem dindar gençlerin de ağzında slogan olmuştu ki; face’te, twitter’da rastlar oldum benzer kükreyişlere.
admin



















































































































































































































