Osmanlı’da Vakıf Medeniyeti...
Kelime olarak vakıf, bir kimseyi veya bir şeyi alıkoymak, durdurmak, tutmak ve hapsetmek manalarına gelmektedir
Kelime olarak vakıf, bir kimseyi veya bir şeyi alıkoymak, durdurmak, tutmak ve hapsetmek manalarına gelmektedir. Terim olarak “bir malın mâliki tarafından dinî, içtimaî ve hayrî bir gayeye ebediyen tahsisi” şeklinde özetlenebilecek hukukî bir işlemle kurulan ve İslam medeniyetinin önemli unsurlarından birini teşkil eden hayr müessesesini ifade eder.
Kur’ân-ı Kerîm’de vakıf kavramına ve kurumuna işaret eden bir ifade yer almamakla birlikte Allah yolunda infak etmeyi, fakir, muhtaç ve kimsesizlere yardımda bulunmayı, iyilik yapmada ve takvada yardımlaşmayı ve yararlı işlere yönelmeyi öğütleyen birçok âyet vardır. Bu ayetler Müslüman toplumlarda vakıf anlayışı ve uygulamasının temelini oluşturmuştur (Bkz. Âl-i İmrân 3/92; Mâide, 5/2; Hac, 22/77).
Hz. Peygamber’in hadislerinde ve ashabın söz ve uygulamalarında vakıf kavramı ve kurumu için dayanak teşkil eden bazı örnekler vardır. Allah Resûlü, ölen kimsenin amellerinin kesileceğini, bunun üç istisnasından birinin geride devamlı bir sadaka (sadaka-i câriye) bırakması olduğunu belirtmiş (Müslim, Vasiyye, 14), Medine’deki Fedek ve Hayber hisselerinin bir kısmını Müslümanların yararına olmak üzere sadaka haline getirmiştir (Buhârî, Vesâyâ, 1). Hz. Ömer, Hayber’deki bir arazisini, Hz. Peygamber’in tavsiyesine uyup satılmamak, hibe edilmemek ve miras kalmamak şartıyla fakirler için tasadduk etmiş (Buhârî, Vesâyâ, 22), Hz. Osman da yine Resûlullah’ın yol göstermesiyle Medine’deki Rûme kuyusunu satın alıp bütün Müslümanların yararına tahsis etmiştir (Tirmizî, Menâkıb, 18).
İslam âleminde ilk vakıf, 706 yılında Emevî Halifesi Velîd b. Abdülmelik (705-715) tarafından Şam’da yaptırılan “Ümeyye Camii” için kurulmuştur. Daha sonra Abbasiler döneminde hukuki esasları tespit edilen vakıf müessesesi, İslam dünyasının her köşesine süratle yayılmıştır. İslam tarihinin ilerleyen dönemlerinde Müslüman toplumlarda vakıf uygulamaları giderek artmıştır. Vakıflar, VIII. yüzyıl ortalarından XIX. yüzyılın sonlarına kadar bütün İslam ülkelerinin sosyal, ekonomik ve kültürel hayatında son derece etkili olmuştur. İslam ülkelerinde birbirinin yerine geçen devletler zaman zaman vakıf hazinelerine el atmak istemişlerse de genelde hep koruyucu tavır içinde bulunmuşlar, vakıfların sürekliliğini desteklemişlerdir.
İslam toplumunun siyasi ve ekonomik gelişmesine paralel olan bu çoğalmayı maveraünnehirden Atlantik kıyılarına kadar her tarafta görmek mümkündür. Mescidler, ribatlar, tekkeler, medrese ve mektepler, köprüler, sulama kanalları, suyolları, kervansaraylar, hastaneler ve imaretler gibi birçok dinî-hayrî tesis, hep vakıflar sayesinde vücuda getirilmiştir.
Vakıf sistemi, İslamiyet’in kabulünden sonra özellikle Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Türk dünyasının sosyal, kültürel ve ekonomik hayatına damgasını vurmuştur. Nitekim Osmanlı Devleti’nde daha ilk beyler zamanında başlayan, devletin siyasi ve mali kudretinin gelişmesine paralel olarak gelişip artan vakıfların, Osmanlılar dönemindeki ilk müessisi, Orhan Gazi olmuştur. O, İznik’te ilk Osmanlı medresesini kurarken onun idaresi için yeterince gelir getirecek gayrı menkul vakfetmiştir. Bu medresede kısa süre zarfında kudretli ilim ve devlet adamları yetişmiştir. Orhan Gazi, bunun dışında Adapazarı’nda halen “Orhan Bey Camii”, Kandıra’da Orhan Camii” adıyla anılan camiler ile yine Adapazarı’nda medrese, Bursa’da bir cami, zaviye, misafirhane ve imaret inşa ederek bunlara vakıflar tahsis etmiştir. Bu hayır eserlerinin görevlileri olan müderris, imam, hafız, nakip, tabbâh (aşçı), hadim ve bevvâb gibi kimseleri de tayin etmiştir.
Orhan Gazi’den başlayarak Osmanlı padişahları, sultanları, vezirleri, emirleri, zengin kişiler, pek çok vakıf kurmuştur. Mesela Yıldırım Bayezid, Bursa’da bir dârulhayr, bir hastane, bir tekke, iki medrese ve bir cami yaptırmıştır. Osmanlılar oluşturdukları vakıfları, büyük bir inançla ayakta tutma, geliştirme ve sürekli kılmaya önem vermiş ve bunların ihtiyaçlarını giderecek vakıfları da kurmayı ihmal etmemiştir.
İstanbul’u Bizans Devleti’nin merkezi olmaktan çıkarıp Osmanlı Devleti’nin merkezi haline getiren Fatih Sultan Mehmed, bu fetih esnasında ümera, devlet adamı ve askerlere, ganimetten düşen hisselerini verdikten sonra, kendi hissesine düşen emlaktan hiçbirini almayarak tamamını milletin malı olmak üzere vakfetmiştir. O, Bizans’tan kalan bu harap şehri, devletin merkezi olmaya yaraşır bir hale getirirken yaptığı vakıflardan epey istifade etmiştir.
Bizzat Padişah veya saray mensupları tarafından kurulup yönetilen vakıflar, “Selâtin Vakıfları” olarak bilinir. Özel şahıslar tarafından kurulan vakıflar ise mütevelliler tarafından yönetilmiştir. Osmanlı sultanları sadece vakıf yapmakla yetinmemişler, aynı zamanda başkaları tarafından yapılan vakıflara da yardımda bulunmuşlardır. Nitekim meşhur vakıflar arasında padişahın maddi yardımları ile senelik bütçelerini denkleştirenler az değildi. Bu yardım, nakdî olduğu gibi bazen de aynî oluyordu. Konya’daki Sadreddin Konevî zaviyesi gibi orta büyüklükte bir vakıf, XVI. asrın son senelerinde Karaman gelirlerinden yılda 3600 akçe alıyordu. Bunun yanında mal olarak da pirinç vs. gibi yardımlar da yapılıyordu.
Osmanlılar döneminde vakıfların korunup vâkıfın şartlarına göre idare edilmesi prensibine titizlikle uyuluyordu. Hatta padişahlar bile vakıfların statülerini değiştirmek, haklarını azaltmak ve memurlarını değiştirmek hususunda kendilerini yetkili görmüyorlardı. Bunun için vakfiyede belirtilen şartların dışına çıkıp başka türlü yönetmeye çalışan veya hakkı olmadığı halde vakıf malından istifadeye çalışanlar derhal bundan menedilirdi.
Vakıf sisteminde katılımcılık ve paylaşma ruhu hâkim olup insanlığın mutluluğu amaçlanmaktadır. Vakıf yapan kişi fedakârlığın ve başkalarına yardımcı olmanın mutluluğunu; vakıftan yararlanan kişi de bir ihtiyacını karşılamış olmanın sevincini yaşamaktadır.
Vakıfların amaçlarının sürekli çeşitlendiği görülmektedir. Çünkü vakfın en üstünü, insanların en çok ihtiyaç duyduğu alanlarda yapılanıdır. Bu ihtiyaçlar bölgeden bölgeye ve zamana göre değişmiştir. Bundan dolayı vakıf olgusunu bütünlüğü içinde anlamlandırabilecek en iyi tanımlama “hayrat sistemi”dir. Özellikle Osmanlı dönemine ait vakıflarla ilgili belge koleksiyonlarında ve başta tarih kitapları olmak üzere diğer eserlerde Türklerin hayrat kavramını bilinçli bir şekilde kullandıkları, bunu devletin ve toplumun bir sistemi halinde işlettikleri görülmektedir.
İslam dünyasında dinî, içtimaî, hatta siyasî merkezler konumunda olan camilerin ayrı bir önemi vardı. Özellikle Osmanlı döneminde sayısız cami ve mescid vakıf halinde inşa edilmiş, donatılmış ve bütün görevlilerine maaş verilmişti. Mimari alanda mükemmelliğe ulaşan Osmanlı camileri, hemen her şehirde, hükümdar, hükümdar ailesi, yüksek devlet adamları ve hayırsever halk tarafından yaptırılmıştır. Özellikle İstanbul’daki padişahlar tarafından inşa ettirilen selâtin camileri birer mimari şaheserdir. İbadet işlevi dışında camiler aynı zamanda manevi etkileşim ve dini bilginin öğretildiği merkezler, halka açılan toplantı yerleriydi. İnsanların davranışlarına yön veren değerler herkese burada öğretiliyordu. Bazı camilerde iftar vakti şerbet dağıtılıyor, fakirlere ve talebelere iftar yemeği veriliyordu.
Vakıf olarak tesis edilen kurumlardan biri de medreselerdi. Vakıflar sayesinde medreseler ilmî, idarî ve malî muhtariyete sahip birer müessese haline gelmiştir. Selçuklulardan itibaren başta Nizamiye medreseleri olmak üzere bütün İslam dünyasında ve bilhassa Osmanlı Devleti’nde pek çok medrese vakıf şeklinde kurulmuş, öğretim kadrolarının ve diğer çalışanlarının maaşlarından talebelerin ihtiyaçlarına kadar bütün masrafları vakıflar tarafından karşılanmıştır.
İslam dünyasının her yerinde büyük bölümü vakıf halinde kurulan ve zengin vakıflarla beslenen farklı tarikatlara ait tekke, hankâh ve zaviyeler de birer eğitim kurumu gibi hizmet veriyordu. Buralardaki eğitim ve öğretim ise tasavvuf ağırlıklı idi. Camiler gibi tekkelerin kapısı da herkese açıktı; buralarda bedava yemek dağıtılıyor ve insanlar barındırılıyordu.
Sosyal niteliği bakımından en dikkate değer vakıf hayrat eserlerinden biri de imaretlerdir. Bunlar genellikle mutfak, yemekhane, kiler, ambar, ahır ve misafirlerin yatacakları tabhâne (misafirhane) odalarından meydana geliyordu. İmaretlerin işlevi, vakıfların koyduğu şartlara göre içinde bulunduğu külliyenin çalışanlarına, mektep ve medrese talebelerine, tekke ve zaviye dervişlerine, yörenin fakirlerine, zengin ve fakir bütün yolculara parasız yemek vermekti. Mesela İstanbul külliyelerine bağlı imaretlerin her birinde günde ortalama 500-1000 kişi yemek yiyordu. XVIII. yüzyılda İstanbul imaretlerinde her gün yemek yiyenlerin sayısı 30.000’den fazlaydı. XVI. yüzyılda Mimar Sinan’ın inşa ettiği on dört imaret külliyesinde toplam 2.529 kişinin çalıştığı tespit edilmiştir. Bunların masraflarını karşılamak, külliyelerin bakım ve onarımını yapmak için gelir temini amacıyla hayrat kurucuları ayrıca iş yerleri yaptırıyor, bu yapılaşma şehrin fiziksel dokusuna ve ekonomisinin gelişmesine önemli katkı sağlıyordu.
Söz konusu vakıf eserleri insanların ruhî, fikrî, zihnî ve bedenî ihtiyaçlarını karşılamak ve onları mutlu kılmak için tesis edilmiş, bunun yanında hastalar için darüşşifalar ve hastaneler açılmıştır. Osmanlı toplumunda; cami, tekke, zaviye, kabristan, namazgâh, medrese, mektep, kütüphane, imaret, kervansaray, tabhâne, gölgelik, sığınak, tıp medresesi, ayakta tedavi yeri (dispanser), hamam, kuyu, su yolları, çeşme, aşevi, kaldırım, köprü, muvakkithane gibi vakıfların yanı sıra, öksüz kızlara çeyiz verilmesi, borçlu olduğundan dolayı hapiste bulunanların borçlarının ödenmesi, köy ahalisinin yaşlılarına elbise verilmesi, kale ve istihkâmlara veya donanmaya yardım edilmesi, askerin donanımı, deniz feneri inşası, yetimlere, dul kadınlara ve muhtaçlara yardım edilmesi, çocukların baharda açık havada gezdirilmesi, fakirlerin ve kimsesizlerin cenazelerinin kaldırılması, bayramlarda fakir ve kimsesizlerin sevindirilmesi ve hayvanlara gıda ve su verilmesi gibi toplumun ihtiyaç duyacağı her tür hizmet yürütülmekteydi.
Vakıflar, İslam dünyasında çeşitli köy ve şehirlerin kurulması veya yeniden teşkilatlandırılmasında büyük rol oynamıştır. Osmanlıda genel olarak şehirlerdeki mahalleler, vakıf bir külliyenin (vakıf camilerin, hamam, çeşme ve benzeri yapıların) etrafında kurulmuştur. Bu şekilde yapılan yüzlerce eser sayesinde, Türk-İslâm şehri karakterinin en iyi örnekleri oluşturulmuştur. Osmanlı külliyeleri sadece ibadet yeri, öğretim merkezi veya fakir barınağı değildi. Bunlar, çevrelerinde toplantı yerlerinin gelişmesine öncülük ettikleri için sosyal katalizör rolü oynuyor, sosyal ve kültürel bütünleşmeyi teşvik ediyordu.
İstanbul, başlı başına vakıflarla kurulmuş bir hayrat şehridir. Osmanlı Devleti’nin ilk döneminde şehirlerin fethinden sonra devlet adamları ve zenginler buralarda yeni vakıf müesseseler kurdukları gibi nüfusunu arttırmak için bu şehirlere Türkmenlerin yerleştirildiği de bilinmektedir. Bir taraftan bu yerlerin fiziki çehresini değiştiren, diğer taraftan oralara yeni bir kültür taşıyan bu faaliyetler daha sonraki asırlarda da sürmüştür. Mesela Damad İbrahim Paşa, doğum yeri olan Muşkara köyünde birçok vakıf kurup dışarıdan nüfus getirterek yerleştirmek suretiyle bu köyü “Nevşehir” (yeni şehir) haline getirmiştir.
Zamanımızda belediyelerin yaptığı hizmetler Osmanlı döneminde daha çok vakıflar yoluyla gerçekleştirilmekteydi. Bunların başında şehirlerin su ihtiyacının temini gelmekteydi. Bunun için su bentleri ve şebekeleri, su kuyuları, çeşmeler ve yazın bedava soğuk su dağıtılması amacıyla sebiller inşa edilmiştir. Sokakların aydınlatılması, temizlenmesi, bazı şehirlerin çeşitli yerlerinde bahçeler açılması veya “Allah’ın bütün kullarının dinlenmesi amacıyla” güzel köşelerin (kulluk mahalli) tanzimi suretiyle şehirlerin güzelleştirilmesini amaç edinen vakıflar da vardır.
Şehirlerde, fakirlerin parasız yıkandıkları hamamlar mevcuttu. Sebillerde buzlu su, hatta şerbet dağıtılırdı. Sebillerin suyunu soğutmak için bazı vakıflar, buzluklar tesis ederken, diğerleri vakfiyelerinde bu iş için kar satın alınmasını hükme bağlıyordu. Bazı vakıflar da kışın Müslümanların abdest almaları için içerisinde sıcak su bulunan abdesthaneler yaptırmıştır.
Bazı hayır sahipleri kurdukları vakıflarla "kandilciler" tutuyor, yine vakıf geliri ile kandil ve yağ alarak sokakları aydınlatıyorlardı. Sokakların temizlenmesi ve umumî helâlar için vakıflar kurulmuştu. Bekçi ücretleri vakıflardan ödeniyordu. Vakıf hastanelerinde her din ve ırktan insan tedavi ediliyor, gerektiğinde ücretsiz ilaç veriliyor, doktor temin ediliyordu. İmaretlerde yoksullara, yolcu ve misafirlere her gün bir veya iki öğün yemek yediriliyordu. Bütün bu hizmetlerin gerçekleştirilmesinde vakıflar bir yandan binlerce görevliye maaş ödüyor, öte yandan yüz binlerce insana hizmet götürüyordu. Böylece vakıflar yoluyla gelir dağılımındaki dengesizlikler asgariye indirilirken, yine aynı sebebe bağlı olarak ortaya çıkabilecek sosyal patlamaların da kısmen önü alınmış oluyordu.
Nasipse devamı yarın…
admin


















































































































































































































