Türkiye’nin Misafirleri: Suriyeli Mülteciler
Suriye İç Savaşı Mart 2011 de başladı ve Arap Baharının bu topraklarda boy göstermesi olarak nitelendirildi
Suriye İç Savaşı Mart 2011 de başladı ve Arap Baharının bu topraklarda boy göstermesi olarak nitelendirildi. Haftalar, aylar, yıllar geçti fakat Suriye’ye hala bahar gelmedi. Suriye halkı, komşu ülkeler, bölge insanı baharı beklerken cehennemin en sıcak günlerini yaşadılar, yaşıyorlar ve böyle bir dünya sistemi oldukça da yaşamaya devam edecekler gibi…
Suriye Krizi: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 7 yılda bir yapıldığı ve seçilen cumhurbaşkanının tekrar tekrar seçilmesinin bir sınıra sahip olmadığı, Hafız Esad’ın ölümünden sonra oğlu cumhurbaşkanı seçilebilsin diye ülkede yasaların değiştirilip, 40 olan seçilme yaşının 34’e indirildiği ironik bir ülke Suriye. Babasının ölümünden sonra seçilen Beşar Esad’ın ilk cumhurbaşkanlığı yıllarında, “Şam Baharı” olarak adlandırılan kısa bir göreceli demokratikleşme süreci yaşanmıştır. Fakat Suriye halkı daha tam tadamamışken, tanıştığı özgürlüklerin tadı damağında kalmış ve istedikleri siyasi reformlar “Şam Baharını” bir şiddet sarmalına çevirmiştir.
2011 yılında Tunus ve Mısır da başlayan “Arap Baharı”nın estirdiği demokrasi rüzgarı Suriye’yi derinden etkilemiş ve halka büyük bedeller ödetmiştir. Esad rejimi sorunun barışçıl yollarla halledilmesi için bölgesel ve uluslararası arenada gösterilen yolları reddedip hiçbir barışçıl politikaya yanaşmamış ve sunulan teklifler masada kalmıştır. Rejim, var olan haklarına sahip çıkmak isteyenleri vatan haini ilan etmiş ve kendi halkı üzerinde kimyasal silahlara varan ağır silahlar kullanmıştır.
Rejimin şiddetinin yol açtığı kıyım ve tahribat neticesinde, 200 bine yakın Suriyeli hayatını kaybetmiş, yaklaşık 6,5 milyon kişi ülke içinde yerlerinden edilmiş, yardıma muhtaç kişilerin sayısı 10 milyona ve komşu ülkelere sığınan Suriyelilerin sayısı ise 3 milyona ulaşmıştır.
Suriyeli Mülteciler: Ülkelerindeki iç savaştan kaçan, çoğunluğunu çocuk ve kadınların oluşturduğu milyonlar. Aynı zamanda ülkelerinde kalıp direnen kaçamayan bir o kadar vatandaş daha. Resmi rakamlara göre iç savaştan 10 milyonu aşkın insan doğrudan etkilenmiştir. Savaş başlamadan önceki nüfusun 23 milyon olduğunu ve savaşın hala devam ettiğini göz önünde bulundurursak durumun vaziyetini daha iyi idrak edebiliriz.
Suriyeli mülteciler her ne kadar dünya gerçeği gibi gözükse de, sorun sadece bölgesel bir gerçek olarak etkisini göstermektedir. Halk savaştan kaçıp, Türkiye, Lübnan ve Ürdün başta olmak üzere çeşitli komşu ülkelere sığınıyorlar. ABD ve Avrupa ülkeleri, üst düzey olan çok az bir kısma kapılarını açtı. Mültecilerin çok az bir kısmı birikimi olan insanlar, bazılarının mesleği var kaçtığı ülkede icra edemediği. Fakat baskın çoğunluğu, savaştan canını zor kurtarmış, malını mülkünü arkasında bırakıp gelmiş olanlar oluşturuyor. Mülteciler ağırlıklı olarak 18 yaş altı çocuklar ve kadınlar. Savaşın maddi kayıpları bir yana kalsın, çocukların psikolojik yaraları ve kadınların gittikleri ülkede maruz kaldıkları durumların telafisi ve kolay bir tedavisi yok. Mültecilerin çok az bir kısmı, nispi derecede iyi bir yaşam sürdürüyor ama geriye kalan çoğunluk iyi bir yaşamdan ziyade güvenlik, barınma, beslenme, sağlık gibi temel ihtiyaçlarını karşılama arayışındalar.
Mülteciler gittikleri ülkede misafir olarak ağırlansalar da, aradan geçen süre zarfında ne mülteciler ne de ev sahibi ülke vatandaşları misafirliğin bu boyutundan memnun değiller. Mültecileri yoğun olarak ağırlayan 5 ülke var: Türkiye, Lübnan, Ürdün, Irak ve Mısır.
Ev Sahibi Ülke Suriyeli Mülteci/Göçmen
Türkiye 1,3 milyon
Lübnan 1,1 milyon
Ürdün 640 bin
Irak 250 bin
Mısır 150 bin
Yaklaşık 4 milyonluk nüfusa sahip Lübnan’da resmi ve gayriresmi rakamlarla birlikte 2 milyonu aşkın Suriyeli ve yaklaşık 500 bin de Filistinli mülteci bulunması, Lübnan hükümetine kapıları kapattırdı. Lübnanlı yetkililer, Suriye sınırından artık mülteci girişine izin verilmeyeceğini açıkladı.
Ürdün’de ise durum daha vahim. Yaklaşık 7 milyon nüfuslu ülkede; Filistinli, Iraklı ve Suriyeliler ile birlikte 4 milyonu aşkın mülteci bulunmaktadır. Bu durum neredeyse Ürdünlüleri azınlık durumuna düşürmektedir. Esas sıkıntı Ürdün’ün zayıf ekonomisi ve kıt kaynaklarıdır. Ağırladığı mülteciler Ürdün’ü zora sokmakta ve Ürdünlüler arasında bir tepki gelişmesine neden olmaktadır. Diğer bütün ev sahibi ülkelerde görülen Suriyeli kız çocukların erken yaşta evlendirilmesi, çok eşlilik gibi sosyal problemler ve salgın hastalıklar Ürdün’de de görülmekte, hem vatandaşlara hem hükümete sıkıntılar yaşatmaktadır.
Suriyeli mülteciler sorunu, reel politik Ortadoğu ülkelerinin mevcut krizi çözecek güçte olmadığını bir kez daha gösterdi, ancak her şeye rağmen insani yaraların daha da büyümesini engellemek, Suriye krizinden en fazla etkilenen komşu ülkeler arasındaki iletişim ve insani işbirliği kanallarının açık tutulmasına bağlı.
Türkiye ve Suriye: Türkiye’nin artık yeni bir gerçeği var; savaştan kaçan ve Türkiye’ye sığınan Suriyeliler. Başlangıçta misafir ettiğimiz ve savaş bitince evlerine döneceklerini sandığımız, Suriyeli mülteciler… Sayıları her geçen gün artıyor. Göç dalgası dinmek bilmiyor ve üstüne farklı dalgalar ekleniyor. Savaş dördüncü yılında, geçen yılların ülkeyi kaç yıl geriye götürdüğü belirsiz. Türkiye ise o belirsizlikten en çok pay alan ülke. Önce misafirdiler ama artık misafirliğin birkaç adım ötesine geçtiler; ev sahibi olma yolundalar.
İlk göç dalgası Nisan 2011’de başladı. Suriyeli mülteciler “Açık Kapı Politikası” ile ülkeye kabul edildiler ve sayılarının biraz daha artması ile birlikte “Geçici Koruma Statüsü” ile eğitim, sağlık ve barınma gibi temel ihtiyaçları kurulan kamplar ile birlikte kısmen sağlandı. Kayıt altında bulunan yaklaşık 1,5 milyon ve bir o kadarda kayıt altına alınamayan mülteci sayısı, bir sığınma ülkesi olarak uzun bir geçmişe sahip olan Türkiye tarihindeki diğer hiçbir kitlesel insan akını olgusuna benzemiyor.
Nisan 2011 de 4 olan kamp sayısı Haziran 2014’te 22’ye ulaştı. Bu 22 kampta toplamda 220.000 Suriyeli mülteci barınmakta. Yani mültecilerin çoğunluğu (% 76) kampların dışında ve Türkiye’ye dağılmış durumdalar. Kamp dışındaki Suriyeliler tüm ülkeye yayılmış durumda olsalar da büyük çoğunluğu Hatay, Şanlıurfa, Gaziantep, Kilis, Mardin şeklinde sıralanabilecek Suriye sınırına yakın beş ilde yoğunlaşıyor. Kaldı ki zaten mülteci kampları da bu şehirlerde.
TÜRKİYE’DEKİ SURİYELİLERİN İLLERE GÖRE DAĞILIMI (*)
İL MÜLTECİ SAYISI
İstanbul 330.000
Gaziantep 220.000
Hatay 190.000
Şanlıurfa 170.000
Mardin 70.000
Adana 50.000
Kilis 49.000
Mersin 45.000
Konya 45.000
Kahramanmaraş 40.000
Ankara 30.000
Bursa 20.000
Batman 20.000
Şırnak 19.000
Kocaeli 15.000
İzmir 13.000
Osmaniye 12.000
Antalya 10.000
Kayseri 9.500
Diyarbakır 5.000
Diğer 18.500
Toplam 1.385.000
(*) Kaynak: İçişleri Bakanlığı
İnşa edilen kamplar, Uluslararası Kriz Grubu tarafından “şimdiye kadar görülmüş en iyi mülteci kampları” olarak lanse edilse de ne yazık ki Suriyeli mülteciler bu kamplarda o kadar da mutlu değiller. Zaten geçmişini bırakıp, belirsiz bir geleceğe güvenerek koşan bu insanların mutlu olmasını beklemek ne derece haklılıktır orası bilinmez.
Kamp dışındakiler içinse sorun daha elzem. Sayıları hızla artan ve kayıt altına alınamayan Suriyeliler hem hükümet hem de vatandaşlar için kompleks bir sorun. Barınma, sağlık, beslenme gibi en temel ihtiyaçlar için birçok duruma göz yuman mülteciler aynı zamanda yerel halk içinde alışık olmadık şekilde göz yumdurtturuyorlar. Yerel halkın zor koşullarda bırakılması, mültecilerin zaten zor koşullarda olması her iki taraf içindeki fırsatçı insanlara yarıyor. Fakat iki tarafında birbirine tahammül edebilmesi için altın bir kural var: Beş parmağın beşi de bir değildir!
Yerel halk her ne kadar yeter artık dese de Türkiye’nin riayet etmek zorunda olduğu bir uluslararası yükümlülük söz konusu. Non-refoulement yani herhangi bir mülteciyi/sığınmacıyı zulme uğrayacağı vatanına veya sığındığı yerden başka bir yere göndermeme ilkesidir.(1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesinin 33. maddesi) Hükümetin sayıları ciddi boyuta ulaşan mültecilerin ihtiyaçlarına cevap vermesi oldukça yavaş neticede bu boyutta bir göç dalgası Türkiye için alışılmadık bir durum ve tecrübeler çok az. Can alıcı soru şu: Türkiye, kendi vatandaşını mağdur etmeden bu sorunun üstesinden nasıl gelecek?
Vatandaşların cephesinden bakıldığında bir kabulleniş meydana gelmiş durumda: Suriyeliler artık misafir değil ve büyük bir çoğunluğu, iç savaş dinse de kolay kolay ülkelerine dön(e)meyecekler. Çünkü gidecekleri Suriye, bıraktıkları Suriye değil. Özellikle sınır illerinde, var olan ve her geçen gün artan mülteci nüfus göz önüne alındığında yerel halkın anlayış gösterip hoşgörüde bulunma katsayısı azalmaktadır. Suriyeliler daha kalıcı bir konut, iş ve çocukları için eğitim imkanı ararken çevrelerine uyum sağlamaya çalıştıkça gayriresmi bir entegrasyon süreci işliyor. Suriyelilerin barındırdığı istihdam, eğitim, sağlık, barınma, beslenme, sosyal ve siyasi sorunların çözümü zaman zaman yerel halk için isyan ettirici olabiliyor.
Örnek 1: Suriyeliler genellikle, Türk işçilerden daha az bir ücrete daha fazla çalışıyor. Bu durum yerel işçiler için memnuniyetsizlik, genel olarak ülke politikası için istihdam sorunu oluşturuyor. Düşük ücrete razı olan ya da razı olmayıp işten çıkan işçiler ülkenin makroekonomik dengesinde önemli yer tutuyor.
Örnek 2: Ev sahiplerinin çok uçuk seviyelerde fiyatlarla mültecilere ev kiralaması. Türkiye’de orta gelir grubuna mensup bir ailenin asla karşılayamayacağı kira bedeline, Suriyeliler (onlarda çok memnun olmasalar da) razı oluyorlar. Yani mültecinin barınma sorunu ortadan kaldırılırken vatandaşın barınma sorunu doğuyor.
Örnek 3: Suriyelilerin her buldukları boş alanda esnaflık yapmaya çalışması. Ülkemizde esnaflar zaten büyük marketler gibi olgularla mücadele etmeye çalışıyor. Aynı zamanda alınan vergiler, işyeri açmak için istenen ruhsatlar vs. esnafın belini bükecek derecede. Üzerine hiçbir ödeme yapmadan % 100 kar ile çalışan ve komşu olduğu esnafa hiçbir hoşnutluk sergilemeyen Suriyeliler, küçük esnaf için memnuniyetsizlik oluşturuyor.
Bilhassa sınır illerde araştırma yapılırsa bu örneklerin genişletilebileceği aşikardır. Bütün bu problemler çerçevesinde, dünyanın her yerinde göçmenlere karşı oluşan negatif tepkiler ülkemizde de yaşanabilir, sınıfsal, etnik ve mezhepsel gerilimi arttırabilir hatta ırkçı söylemlere bile varabilir. Zira birkaç kez bu yüksek gerilimin tırmandığı şehirleri izledik. Neticede, mültecilerin sayıca fazla olduğu şehirler zaten demografik yapının çok kültürlü olduğu, uç dengeleri barındıran şehirlerdir. Büyük bir yangından sakınmak için, özellikle bu şehirlerde oluşan küçük kıvılcımlara dikkat edilmeli ve adımlar ona göre atılmalıdır. Fakat bütün bu problemler yerel halkın aleyhine gibi görünse de Suriyelilerin de ülke içinde yüksek derecede sömürüye maruz kaldıkları unutulmamalıdır. Bu sömürü gerek emek sömürüsü, gerek parasal, gerekse çocuk istismarı ve kadınların gördükleri tacizlere kadar dayanıyor. Mutlu ya da memnun görünseler de kimse mültecilerin “pollyannacılık” oynadığını inkar edemez. Ülkelerini, maddi ve manevi birikimlerini geride bırakmış, sevdiklerinin ölümlerini izlemiş belki de sevdiklerini öldürmüş bir topluluktan bahsedildiğinde insanda her türlü duygu ayaklanıyor. Acıyor, kızıyor, üzülüyor, sağ gördüğü çocuklara seviniyor, seviyor… Zaman zaman objektifliğin ayaklar altına alındığı, ülke kurtarılan kahvelerde bu gibi durumlar fazlasıyla göz ardı ediliyor. Atalım gitsin, bizi ne ilgilendirir gibi söylemler insanlığa ve Türkiye’ye yakışmaz.
Peki, Türkiye Mülteci Sorununda Yalnız mı?: Mültecilere koruma sağlamak ve onların bakımını üstlenmek daha öncede üzerinden geçtiğimiz gibi uluslararası bir sorumluluk. Türkiye her ne kadar göç dalgasının ilk yıllarında, krizi kendi imkanları ile çözebileceğine inansa da artan mülteci nüfusu, Türkiye’yi uluslararası arena ile işbirliğini yoğunlaştırma yoluna götürdü. Uluslararası ve bölgesel birçok örgüt, insani yardımlar başta olmak üzere mültecilerin çeşitli sorunlarına eğilmek istiyorlar. Mevcut olan Türk sivil toplum örgütlerinin yanı sıra, uluslararası STK’lar da Türkiye’de ofis açmak ve yardımlarda bulunmak istiyorlar. Fakat Türkiye’nin uluslararası STK’lar için güvenlik değerlendirmeleri ve mültecilerin ihtiyaçlarına cevap verebilme arasında bir denge kurmakta zorlanması, işbirliğinin önünde duran önemli bir engel. Nisan 2014 itibariyle çoğunluğu ABD’den olmak üzere 24 STK bakanlık izni alabilmiş, 22 başvuru askıya alınmış ve 10 başvuru reddedilmiştir.* Türkiye’nin endişesi ise elbette güven temelli, zaten istikrarsız olan bu bölgelere, her ne kadar ihtiyaç duyulsa da güvenmediği STK’ları sokmak istemiyor.
Türkiye son dönem yürüttüğü politikaları ile insani yardımlarda zirveyi yaşamış ve dünyanın dördüncü büyük donörü olmuştur. Birleşmiş Milletler’in 2016 Dünya İnsani Zirvesi’ni Türkiye de yapma kararı almış olması her ne kadar bir takdir içerse de, aynı zamanda Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliği’ne seçilememesi bir o kadar kafalarda “bu nasıl takdir?” dedirten soru işaretleri bırakıyor. Uluslararası arenanın sadece nakdi yardımı ne mültecilerin için ne de ev sahibi ülke için yeterli olmayacaktır. Uluslararası toplum Türkiye’nin güvenlik endişelerini kabul etmeli, sadece Türkiye değil mültecileri barındıran diğer ülkelerle de daha yoğun ve samimi bir alaka ile işbirliğine girmelidir. Bölgesel ülkelerden arda kalan dünya ülkeleri ve coğrafi olarak uzak sayılamayacak Avrupa ülkeleri mültecilere kapılarını açıp, “geri itme” politikalarından vazgeçmelidirler.
Türkiye Soruna Nasıl Yaklaşmalı; Çözüme Dair Öneriler
Yetkililer öncelikli olarak yerel halka, Suriyelileri daha uzun süre “misafir” edeceğimizi ve hatta son gelişmelere paralel olarak yeni misafirlerinde sürece dahil olacağını topluma anlatmalı ve kabullendirmelidir.
Gayriresmi entegrasyon ve her iki tarafında zarar görmesi önlenmeli, haksız rekabet ortamı söndürülmelidir.
Mülteci nüfusunun yarısını oluşturan çocuklar Suriye’nin ve dünyanın kayıp nesli olmamalıdır. Eğitim hakları sağlanmalı ve istismar önlenmelidir.
Devletin zirvesi için masa başında karar almak kolay olmasa da, sorunlarla iç içe olan yerel halk ve yerel yönetim doğru şekilde desteklenmelidir.
Hükümet, 4 yıllık geçmişi göz önünde tutarak kendini bir 4 yıllık periyoda daha hazırlamalı ve üretilen politikalar gün kurtarıcı olmamalıdır.
Mültecilerin geneli için bir gelecek planlaması yapılıp, potansiyel insan ve beyin gücü dünyaya kazandırılmalıdır.
Savaştan dul olarak kaçan ya da bekar olarak gelen Suriyelilerin gebelik durumları göz önüne alındığında çok çirkin resimler gün yüzüne çıkmaktadır ki bu sebeple (gerek mülteciler gerekse Türkiye için) kadın ve çocuk istismarına sert ve kesin çözümler getirilmelidir.
Kamp dışındaki mülteciler için daha geniş bir eylem planı hazırlanmalı ve top gerektiği koşullarda uluslararası topluma atılmalıdır. Uluslararası toplumun uzaktan ellerini kollarını bağlamayalım, en ufak bir hayvan şiddetinde ayağa kalkan Avrupa’ya daha sert ve reel bir alanda fırsat tanıyalım.
Sonuç olarak her ne kadar, sorunun çözümü için uluslararası arenadan yardım istense de, bu vesile ile iç işlerimize müdahil olmak isteyen, fırsat kollayan çevreye dikkat edilmeli ve provoke edici unsurlarla mücadele edilmelidir.
Levent SÖKMEN - Sakarya Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler
AKADEMİK PERSPEKTİF - 28 Ekim 2014
admin


















































































































































































































