Son Devrin Din Mazlumlarından "İskilipli Atıf Hoca"
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Son Devrin Din Mazlumlarından
20.02.2021 04:15:38

 

Son Devrin Din Mazlumlarından "İskilipli Atıf Hoca"

Necip Fazıl Kısakürek’in “Son Devrin Din Mazlumları” eserinden İskilipli Atıf Hoca’nın hikâyesi:

Sene 1926… Sonbahar… İskilipli Atıf Hoca’nın, Aksaray’da, Lâleli’de, Fethibey Caddesinde 1 numaralı evi…

 

Hoca, ikinci kattaki odasında sedire oturmuş, akşam namazının ezanını bekliyor. Birden yakınındaki camiin minaresinden yanık bir ses… Hoca, ezanı, içinden kelimesi kelimesine tekrar ettikten sonra kıbleye dönüyor ve tekbir getirerek namaza giriyor.

 

Tam o anda bir zil sesi… Kapı çalınmakta… Atıf Hoca’nın haremi Zahide Hanım, kapıda… Dışarıya sesleniyor:

— «Kim o? »

— «Atıf Hoca’yı görmek istiyoruz!»

— «Hoca namazda…»

— «Siz kapıyı açın da… Bekleriz…»

 

Kadın kapıyı açıyor. Kılık ve edalar; şüphe verici üç adam… Sivil oldukları halde aynı meslekten olduklarını ihtar eden, üniformaya benzer bir üslûp birliği içindeler… Başlarında, yeni kabul edilmiş bulunan Şapka Kanununun tatbikatına ait «fötr» biçimindeki örnekler…

 

Meçhul insanlar içeriye girip taşlıkta beklemeye başlıyorlar.

 

Zahide Hanım, kadınlara mahsus bir sezişle bu adamlardan kuşku duyuyor:

— «Ne istiyorsunuz hocadan? Arzunuz nedir?»

 

Biri, gayet kapalı ve sinsi bir tavır ve tonla cevap veriyor:

— «Görüşeceğiz… Kendisiyle görülecek bir işimiz var!»

 

Zahide Hanım yukarıya çıkıp selâm vaziyetinde bulduğu kocasına vaziyeti haber veriyor:

— «Aşağıda meymenetsiz suratlı birkaç adam sizi görmek istiyor… Hallerini beğenmedim!»

 

Atıf Hoca, gayet vekarlı, aşağıya inerken, en büyük telâşa Melâhat isimli biricik kızında şahit oluyor… Gelenleri gören genç kız fevkalâde ürkmüş, babasına koşmaktadır:

— «Baba, kim bunlar? Ne istiyorlar?»

— «Sakin olun! Heyecana kapılmanın mânâsı yok… Ben de biliyorum gelenleri… Şimdi göreceğim… Ama kaç gündür etrafımda dolanan hafiye kılıklı insanlara bakılırsa, herhalde polis…»

 

Atıf Hoca, gayet metin aşağıya inip gelenlerle karşılaşıyor:

— «Selâmünaleyküm…»

— «Aleykümüsselâm…»

— «Ne istiyorsunuz?..»

— «Evi arayacağız!»

— «Siz polis misiniz?»

— «Evet, Birinci Şube memurlarından…»

— «Bu hususta resmî bir vesikaya, mahkeme kararına malik misiniz?»

— «Hayır; fakat aldığımız emir böyle!..»

— «Emir kâfi değil… Kanunî selâhiyetinizi tesbit edici bir vesika lâzım… Ama buyurun, hakkımı aramıyorum, her tarafı arayabilirsiniz!»

 

Memurlar üst kata çıkarak Atıf Hoca’nın kütüphanesine giriyorlar. Hoca, kendilerini, rahat iş görmeleri için yalnız bırakıyor ve yatak odasına çekiliyor. Memurlar, girdikleri kütüphane odasında tavana kadar yükselen kitap raflarına atılıyor ve tek tek kitapları elden geçirmeye başlıyorlar. Yazı masasının üstü ve gözleri de en küçük kâğıt parçasına kadar eleniyor ve zavallı din adamının yıllardır en titiz emekle nizamladığı oda, yangın yerine döndürülüyor.

 

Manzarayı kapı aralığından takip eden kızı Melâhat, birdenbire yere düşüp bayılıyor. Atıf Hoca, bir taraftan kızını ayıltmaya çalışırken, öbür taraftan da haremine, misafirlere kahve pişirmesini tenbihlemeyi ihmâl etmiyor.

 

Zahide Hanım nefretle haykırıyor:

— «Aman efendi, evimizi basanlara bir de kahve mi ikram edeceğiz?»

 

Atıf Hoca’nın cevabı:

— «Ziyanı yok hanım, onlar da insan ve Müslüman… Ne yapsınlar, emir kulu onlar…»

 

Zaten böyle diye diye bu hale gelmedik mi?..

 

Neyse; kahveler pişirilip getiriliyor, Atıf Hoca onları memurlara eliyle ikram ediyor.

 

Evin aranması gecenin geç vaktine kadar sürdü… İş bittikten sonra polis ekibinin şefi Hocaya şöyle hitap etti:

— «İşimiz bitti Hoca Efendi, alacaklarımızı aldık… Şimdi iş sizi Müdüriyete götürmeye kaldı!»

 

Haremi ve kızı birer çığlık sesi çıkarırken, Hoca’da çarpıcı bir vekar ve tevekkül:

— «Buraya kadar mı emir aldınız?»

— «Evet, Hocam!»

— «Elinizde, tabiî bir tevkif müzekkeresi de yok!..»

 

— «Dedik ya, emir böyle… Hem biz sizi tevkif etmiyoruz ki… Beş dakika için Müdüriyete kadar gelip birkaç tesbitten sonra evinize döneceksiniz!»

 

— «Öyle olsun; kapınıza kadar da gidelim… Buyurun!»

 

Hoca, başına sarıklı fesini ve sırtına latasını geçirirken, kadınlar hıçkıra hıçkıra ağlamaktadır. Melâhat, babasına sarılmış, haykırmakta:

— «Baba beni kimlere bırakıp da gidiyorsun?»

 

— «Seni Allaha emanet ediyorum… Allah’ın kaderine baş eğmeyi biliriz!»

 

Atıf Hoca’nın darağacında şehid oluşundan bir müddet sonra bütün bu tevkif tablosunu çizen Melâhat Hanım:

— «Babamı, bu son görüşümdü!»

 

Atıf Hocayı, Müdüriyette bir hücreye tıkıyorlar… Penceresi tepeden avlu tarafına açılan, loş ve pis bir oda… İçinde «banko» dedikleri tahta bir sıradan başka eşya yok… Memurlar, «şimdi çağrılırsın, işin biter, evine dönersin!» diyerek, Atıf Hocayı diri diri toprağa gömmüşlerdir. Ne soran, ne arayan, ne de hesaba çeken… Fakat Atıf Hocayı en çok üzen şey, bütün bunlar değil de, namazlarını kaybetmemek kaygısı… O gece yatsıyı kaçırmamak için abdest almak üzere kapısını vurup izin almak istediği halde kendisine ses veren olmuyor. Sabah namazı için de aynı şey… Bu Çin işkencesine benzer vaziyet karşısında Hoca’nın çektiği acıyı hayâl edebilmek lâzım… Ne evinde suç belirtici bir şey bulunabilmiş, ne de suçunun ne olduğuna dair bir itham karşısında kalmıştır.

 

Sabahleyin Zahide Hanım Müdüriyette:

— «Kocamı görmek istiyorum!»

— «Hayır, diyorlar; göremezsin… Hiç kimseyle temas edemez!.. Yasak!..»

 

Bu manzara karşısında içi burkulan bir polis memuru dayanamıyor ve Zahide Hanım’a:

— «Bir dakika, hanım; ben gidip Hocayla görüşeyim, bir isteği veya diyeceği olup olmadığını size haber vereyim!»

 

Memur gidip geliyor:

— «Cevabı şu: İyiyim, merak etmesinler, Allah’a bağlansınlar! Bana yalnız bir yatak göndersinler! Başka bir ihtiyacım yok!»

 

Kadıncağız koşa koşa evine gidiyor; imân renkli ve İslâm kokulu, bembeyaz ve misk gibi çarşaflarla kalın bir şilte çekip, Müdüriyete getiriyor ve polis amirine yalvarıyor:

— «Yanınızda bir dakika, bir dakikacık, görmeme izin vermez misiniz bizim efendiyi?»

— «Hayır, göremezsiniz!..»

 

Zahide Hanım melûl melûl Lâleli’deki evine dönüyor… Kızıyla ağlaşırken, hiç beklenmedik bir anda çalman kapı… Kapıda, aynı kaşıktan çıkmış un helvaları gibi öbürlerini andıran, sivil polis kılıklı biri:

— «Ben Birinci Şubedenim! Hoca Efendiye büyük saygı ve sevgim var… Bütün eserlerini okudum ve bazı derslerinde bulundum. Telâş ve ıstırabınızı tahmin ettiğim için sizi teselliye geldim. Hiç merak etmeyiniz! Müdüriyete getirilen evrak ve kitaplar arasında sorumluluğu gerektirir bir şey bulunamadı. Pek yakında serbest bırakılması lâzım…»

 

Fakat Hoca, Müdüriyetteki loş hücresinde, yere serilmiş dantelâlı ve işlemeli yatağına oturmuş, doğup battığını göremediği güneşleri sayıklamakta ve günler geçtiği halde bir türlü hesaba çekilmemekte, müdafaasını yapabileceği bir itham ile karşılaşmamakta… Sadece eşkıya elinde bir rehine gibi, bekletilmekte…

 

Günün birinde Zahide Hanım’ın kulaklarına, erimiş kurşun gibi dolan bir haber:

— «Hocayı Trabzon’a gönderiyorlar!»

Zahide Hanım başına örtüsünü çekip Müdüriyete koşuyor ve Birinci Şube Müdürünün karşısına dikiliyor:

— «Hocayı Trabzon’a gönderiyorlarmış… Öyle mi?»

Müdür, kaşları çatık bağırıyor:

— «Kimden aldın bu haberi? Hemen söylemezsen evine dönemezsin!»

 

Şimdi toprak olmuş bulunan bu köpek leşine karşı, Zahide Hanım daha sert haykırıyor:

— «Kimden aldımsa aldım Bana bu haberi filân memur verdi mi diyeyim? Böyle bir şey olmuş olsa bile isim verebilir miyim?.. Halbuki yok böyle bir memur!.. Ben, kocam hakkında bilgi istiyorum sizden… Hakkımı istiyorum! Bildirmeye mecbursunuz! Siz Müslüman değil misiniz? Nedir, şu Moskof gâvuruna yapılmayacak şeyleri, Müslüman bir din adamına reva görmeniz?»

 

Kadın öylesine çıkışıyor ve tepniyor ki, müdür şaşırıyor ve hiçbir mukabelede bulunamıyor, sadece öfkesi başına vuran bu kadını başından savmayı düşünüyor:

— «Çekil, hanım, karşımdan ve evine git! Neticeyi tevekkülle bekle! Biz de emir kullarından başkası değiliz!»

 

Aynı gün Zahide Hanım’ın kapısında, Allah kulu, içi tam bir imân ve merhamet ateşiyle kaynayan memur:

— «Hanım, hemen başını ört ve fırla! Hocayı Galata’dan kalkacak olan vapura götürüyorlar… Belki yolda yakalarsın!..»

 

Rahmetle andığımız bu memurun haber vermesi üzerine deli gibi fırlayan Zahide Hanım, Köprü üstünde kocasını yakalıyor… İki polis arasında, ancak katillere mahsus bir emniyet tertibatı içinde Galata rıhtımına doğru götürülmektedir… Zahide Hanım kocasının üzerine atılıyor:

— «Efendi, efendi!»

Polisler Zahide Hanımı şiddetle iterek kocasiyle konuşmasına engel oluyorlar. Arkadan gelen üçüncü bir memur, kadıncağızı yaka-paça sürüklemeye başlıyor. Kadın, kaplan gibi atılıp kocasına mendil içinde bir şey uzatıyor:

— «Para!»

Ve ancak bunu söyleyebiliyor… Kadını, manzaraya dehşetle gözünü diken bir halk yığını içinden sürükleyip uzaklaştırıyorlar.

 

Atıf Hocayı, Trabzon yerine Giresun’a götürdüler. Kendisini hesaba çekecek İstiklâl Mahkemesi oradaymış. Bu Mahkeme karşısında Atıf Hoca, hâkim eliyle yontulmuş, nurânî bir masumiyet heykeli seklinde boy gösterdi. Mahkeme, Atıf Hocayı suçlandırıcı hiçbir vesika, delil, işaret, hattâ şahadet bulunmadığını tesbit ve Hocayı İstanbul’a iade etti… Öyle ki, Mahkeme âzasından biri, şu açık beyânda bulunmaktan kendisini alamadı:

— «Âlim ve fazıl bir din adamını türlü, eziyetlere sokup boş yere buraya kadar göndermişler!.. Ortada itham sebebi olabilecek hiçbir şey yok!..»

 

Atıf Hoca, İstiklâl Mahkemesi heyetiyle aynı vapurda İstanbul’a gönderildi. Fakat evine gönderileceği yerde Polis Müdüriyetine teslim edilmek şartiyle…

 

Atıf Hoca, yine Müdüriyetteki mahut hücresinde.

 

Bu defa, kontrolden geçirilerek, evine bir mektup yazmasını kabul ediyorlar… İşte, kelimesi kelimesine mektup:

— «Bugün Karadeniz vapuru ile İstanbul’a getirildim. İstiklâl Mahkemesi heyeti de bizimle beraber İstanbul’a geldi. Giresun’da vukua gelen bir hadisede kitap dolayısiyle beni alâkadar zannettiler. Bilâhare alâkam olmadığı ortaya çıktı, Ortada olan suî zandan halâs oldum. İnşaallah burada da halâs olurum da yakında kavuşuruz. Bizim talebeden Hamdi Efendi vasıtasiyle size bir sepet elma gönderdim. Lehülhamd sıhhat ve afiyet yerindedir, inşaallah cümleniz de iyisinizdir. Tabiî Polis Müdüriyetine sevkolunduk. Orada yoklarsınız. Kızım Melâhat merak etmesin, mektebe devam ve işine dikkat etsin! Semih oğlan ne yapıyor, yaramazlık ediyor mu? Mektebine devam etsin, dersini güzel güzel okusun! İnşaallah yakında gelip onu dinleyeceğim. Baki sıhhat ve selâmetinizi temenni eylerim.»

 

Atıf Hoca’nın mektubunda, «Giresun’da vukua gelen bir hadise» diye işaret ettiği, suçlandırılmasında esas tutulan bahane şudur:

Giresun’da —belki de bir tertip eseri olarak— garip ve muvazenesiz bir adam, sokak ortasında avaz avaz haykırarak şapka giymeyeceğini ilân ediyor… Polisler adamı yakalıyorlar ve suale çekiyorlar:

— «Niçin giymezmişsin şapkayı??»

 

Adam, herhalde tertip icabı, rolünü şu cevabı vererek oynuyor:

— «İstanbul’da yüksek din âlimlerinden Atıf Hocayla mektuplaştım. Kendisi, bana cevap olarak Şeriat’ın şapka giyilmesine müsaade etmediğini ve bu fiilin din gözüyle küfür olduğu cevabını verdi. Ben de bunun üzerine şapka giymemeye karar verdim!»

 

Hadisenin bir tertip eseri olduğu şuradan belli ki, kimse bu garip ve muvazenesiz adama şunu sormuyor:

— «Şapka giymemeye karar verdinse, bu kararını sokaklarda ve halk arasında bağırmak lüzumunu neden duydun ve nereden aldın? Bunu da sana Atıf Hoca mı telkin etti?»

 

İstiklâl Mahkemesinin bilgisi dışında politikanın tertibi olan bu iş, İstanbul’dan başlatılıp İstanbul’a intikal ettiriliyor; ve işte din vecdi içinde, hain ve hasis dalavereleri görmesine imkânı olmayan masum. Hoca, Sırf FRENK MUKALLİTLİĞİ eserinin sahibi olduğu için, en adi bir tertiple, vak’a mahalli Giresun’da İstiklâl Mahkemesi karşısına çıkarılıyor. Fakat Mahkeme, tertiplerin bu kadar âdisine kıymet vermiyor; mahut garip ve muvazenesiz insan, Atıf Hoca’nın kendisine yazdığını iddia ettiği mektubu çıkarıp gösteremiyor, mektubu kaybettiğini söylüyor… Atıf Hoca da hâkimlere:

— «Ben bu adamın yüzünü rüyada bile görmedim ve kimseden böyle bir mektup almadım!»

Deyince, hakikat, anadan doğma bir çıplaklıkla meydana çıkıyor.

Ortada, kala kalan FRENK MUKALLİTLİĞİ isimli kitap kalıyor ki, bu mücerret ilmi eser de, şapka kanunundan çok önce neşredildiği ve hiç de böyle bir teşebbüsü tahmin yoluyle kaleme alınmadığı için herhangi bir suç teşkil etmekten uzak bulunuyor.

 

Öyleyse, İstiklâl Mahkemesinin kendisini takip dışı bırakmasına rağmen nedir Atıf Hoca’nın üzerinde hiç gevşemeyen siyasî baskı… Şudur ki, Atıf Hoca, herhangi bir fiil bahane edilerek ortadan kaldırılmalıdır. Bu işi de, ilk verildiği Mahkeme yerine getiremediği, o derecede kara bir vicdan taşımadığı için şimdi bir başkasına, birincinin yapamadığını yerine getirebilecek ikinci bir organa baş vurmak gerekiyor.

 

Öyle oldu, Atıf Hoca, Ankara’da adalet (!) tevziiyle meşgul olan en korkunç İstiklâl Mahkemesine, «Kel Ali» namiyle maruf Ali Çetinkaya’nın başkanlık ettiği Mahkemeye sevkedildi.

 

Kocasından aldığı mektup üzerine doğru Müdüriyet’e koşan Zahide Hanım’a verilen cevap:

— «Hoca, bir saat kadar evvel Müdüriyet’ten çıkarılarak, Ankara’ya gönderilmiştir.»

 

Kadıncağız derhal Haydarpaşa’ya koşuyor, orada kocasını buluyor ve memurların merhametinden faydalanarak, tevkifinden beri ilk defa Atıf Hoca ile doya doya konuşuyor; ve işte Giresun Mahkemesine ait bütün tafsilâtı kocasından orada alıyor.

 

Derken düdük sesleri ve dönen tekerlekler… Atıf Hoca, üçüncü mevki bir kompartımanın penceresinde, hüngür hüngür ağlayan eşine diktiği gözleri yaşlı, küçüle küçüle kaybolmaktadır. Ankara onun için, üç ayaklı sehpanın arasından başka bir yer değil…

 

Ankara İstiklâl Mahkemesi, Atıf Hoca ile birlikte birçok hocanın muhakemesine hazırlanmaktadır. Bunlar arasında Uşaklı Hoca Süleyman, Uşak İmam Hatip Okulu Müdürü Antepli Salih Efendi, Bozkırlı Ahmet ve Sultaniydi Durmuş Hocalarla, Dağıstanlı Şeyh Şerefüddin ve arkadaşları vardır. Bunların hepsi şapka davasına muhalefetten; ve Rize, Erzurum, Giresun, Sivas ve sair yerlerdeki taşkınlıkları körüklemekten sanık…

 

Bilhassa Uşak İmam Hatip Okulu Müdürü Antepli Salih Hoca, en fazla sıkıştırılanlardan… Aralarında şapka hadisesiyle hiçbir alâkası olmadığı halde ithamın merkezi yerinde tek şahsiyet, yine Atıf Hoca…

 

Mahkeme Reisi, Antepli Salih Hocaya soruyor:

— «İskilipli Atıf Hocayı tanıyor musunuz? Kendisiyle herhangi bir münasebetiniz oldu mu?»

 

Salih Hoca cevap veriyor:

— «İskilipli Atıf Hocayı öteden beri tanırım… Kendisine bazı ticarî eşya da göndermiştim. İstanbul’a her gidişimde kendisini ziyaret etmek âdetimdi.»

 

Mahkeme Reisi, şu gayet mânâlı nokta üzerinde duruyor:

— «Eserlerini okudunuz ve yayınlarına çalıştınız mı?»

 

Salih Hoca, gayet safdil ve samimi, mukabele ediyor:

— «Evet, geçen yılın Şubat ayında, bana, FRENK MUKALLİTLİĞİ isimli eserinden 60 nüsha göndermişti. Bunları satamadım. Ramazanda İstanbul’a geldiğim zaman da, kendisini Hakkâklerdeki kitapçı dükkânında gördüm.»

 

Başkan, bu ifade karşısında her suçu “FRENK MUKALLİTLİĞİ” eserinde görürcesine Salih Hocayı sıkıştırıyor ve bu kitaptan kendisine hangi tarihte gönderilmiş olduğunu soruyor. Salih Hoca, günü gününe hatırlayamayacağı cevabını verince de, dayatıyor:

— «Ayını olsun, hatırlayınız»

 

Kitabın gönderildiği yıl ve ay malûm olunca, Başkan iç niyetini ağzından kaçırıyor:

— «Tamam! İşte o sırada bahriyelilerin serpuşlarında, şapkaya doğru bir hareket olarak küçük bir güneş siperi kabul edilmişti!»

 

İyi ama, şapka kanununa arada bir hayli zaman mesafesi olduğu düşünülmüyor; böylece, şapka aleyhindeki fikrin, kanundan önceki yayımı bile suç sayılmış oluyor… Yuh!.. Alçaklar!.. Kanun çıkmadan önceki bir hareketin suç sayılması, dünyanın neresinde görülmüştür?.. Adalet tarihinin yüzkarası dava!

 

Hukukî vaziyet ve netice şudur:

Atıf Hoca, kanundan sonra şapka aleyhinde hiçbir tavır almamış ve fikir sarf etmemiştir.

Atıf Hoca, şapka hadiselerinden hiçbiriyle alâkalanmamış ve bu işe karışan fertlerin hiçbiri üzerinde telkinde bulunmamıştır.

Kanaatini yalnız vicdanında saklamış ve bu kanaatin şapka kanunundan çok önce eserini yazmış bulunduğu için, idam edilmesi gerekmiştir!

 

Bu sebepledir ki, şapka hadisesine katılanlara, kendi öz fiillerinden evvel Atıf Hoca’nın eserini okumuş olup olmadıkları sorulmaktadır. Sanki hadiseyi topyekûn körükleyen yalnız bu eserdir ve o yazılmış olmasaydı, hiçbir hadise çıkmayacak olduğunda şüphe yoktur.

 

Aynı tarihte, İstanbul’da, Beşinci Asliye Ceza Mahkemesinde bir duruşma cereyan ediyordu:

İstanbul’da Evkaf Umum Müdürlüğü «Kuyud-u Vakfiye» Müdürü İzzeddin Bey isimli biri, şapkaya sövüp saydığı için savcılıkça hakim huzuruna çıkarılmış ve kendisine bu şapka nefretini kimden aldığı sorulmamıştı. Halbuki İstiklâl Mahkemesi için böyle değildi: Onca, şapka aleyhtarı hareket, din duygusundan değil, Atıf Hoca’nın eserinden geliyordu.

 

İşte bu maksatladır ki, İstiklâl Mahkemesi, şapka isyanına karışanları Atıf Hoca etrafında halkalamak istedi; aynen şu kararı verdi ve isyancılara şöyle hitap etti:

— «Harekâtınızın, Erzurum, Giresun, Rize, Sivas isyanlarında âmil olan İstanbul’daki Atıf Hoca ve hempalarının meselesiyle alâkadarlığına vâkıf bulunan heyet, onlarla birlikte bir kül olarak rûyetine karar verdi.»

 

Atıf Hoca’nın «hempaları» dedikleri şahıslar arasında, sırf dinî hüviyetlerinden sanık olarak meşhur ilim adamı «Tahir’ül-Mevlevî» ve daha birkaç kişi bulunuyordu.

 

Bu mahkemeler arasında Maraş isyanı da ayrı bir yer tutuyordu. Maraşlı maznunlardan, eski Maraş Mebusu Hasip Efendi, Reisin:

— «Niçin şapka giymedin ve giymiyorsun?» Sualine şu cevabı vermişti:

— «Maraş malûm, baştanbaşa MÜSLÜMAN diyarıdır. Lâzım olduğu kadar şapka getirilmemiş olduğundan, ben de başıma giyecek şapka bulamamıştım. Bundan dolayı da buraya gelinceye kadar başım açık gezdim. Bunun suç olduğunu bilmiyordum. Hiçbir kanunda da esasen, BAŞI AÇIKK GEZMEK YASAKTIR VE CÜRÜMDÜR diye bir kayıt ve madde yoktur!»

 

Maraş şapka isyanı muhakemesinin öbür sanıkları da aynı şeyi söylemişler, kanunun neşri zamanında Maraş’ta ve hiçbir dükkânda şapka bulunmadığını ve bu yüzden başaçık gezdiklerini bildirmişler, bunun suç sayılamayacağını ileri sürmüşlerdir.

 

Bu arada Süleyman oğlu Mehmet isimli birinin, Maraş isyan kafilesinin başına geçip, elinde bayrak:

— «Şapka giymeyeceğiz!»

 

Diye bağırdığı tesbit ediliyor ve reis maznunlara soruyor:

— «Ya buna ne dersiniz? Bu kafilede bulunanlar aynı suça iştirak etmiş demek değil midir?»

 

Cevap:

— «Olabilir efendim; takdirinize kalmış bir iş…»

 

Epey uzun süren Maraş isyanı duruşması sonunda 7 idam, 7 kişiye onbeşer, 9 kişiye onar, 1 kişiye de 3 yıl hapis kararı…

 

1926 Ocak ayının 21. Perşembe günü celsesinde Giresun şapka isyanı ve irtica hareketi duruşmasına başlandı. Bu harekette alâkaları oldukları görülen Fatih Türbedarı Hacı Hasan, Konyalı Hacı Tahir, Dağıstanlı Fettan, Eğinli Mustafa, Yağlıkçızade Hüseyin Efendiler de işin içinde…

 

Reis bunlara, hususiyle Yağlıkçızade Hüseyin Efendiye sual yöneltiyor:

— «İskilipli Atıf Hocayı tanır mısınız? Onun kitaplarından, KADINLARIN ÖRTÜNMESİ adlı eserle, FRENK MUKALLİTLİĞİ’ni Isparta’ya gönderdiniz mi?»

 

— «Hayır!»

 

Maraş isyanı, bütün sebep ve müessirleriyle ortadadır ve bu bakımdan Atıf Hoca’nın telkin ve tahrikine bahane teşkil etmeyecek kadar açık manalıdır. Fakat umumî bakışla şapka isyanının ruhu bilinmekte devam eden Atıf Hoca, yer yer bütün duruşmalarda, bazılarının kendisininkiyle birleştirilmesi şeklinde daima güdücü farzedilmekte ve merkezî itham mevkiini muhafaza etmektedir.

 

Nihayet, Maraş, Giresun ve Trabzon muhakemeleri peşinden, sıra Atıf Hoca’nınkine geliyor.

 

Atıf Hoca heyet önüne çıkarılmadan, aynı tarzda, fakat hafif bir ithama hedef tutularak hesaba çekilen ve aralarında Ömer Rıza Doğul ve Dağıstanlı Seyyid Tahir gibi muharrirler de bulunan bir grup vardır. Bunlardan «Yeni Kafkasya» mecmuası sahibi Seyyid Tahir Efendi, su ifadeyi veriyor:

— «Anadolu, Kafkasya ve Asya Türklerini birbirine tanıtmak ve yaklaştırmak için neşriyat yapıyorum. Hepimiz din kardeşiyiz ve bu kardeşlik merkezinde birleşmeliyiz. Benim dava ve gayem bundan ibarettir’ Şapka meselesinde herhangi menfi bir telkin ve rolüm olmamıştır.»

 

Reis:

— «İyi ama, siz vaktiyle İsviçre’de bulunduğunuz sıralarda şapka giymekte tereddüt etmemiş bir insan olduğunuz halde, burada, şapka giymek istemediğiniz, üstelik başınıza sarık geçirdiğiniz söyleniyor. Ne dersiniz?»

 

—«Sarık, bellibaşlı şekliyle sünnettir; ve sünnete uymayı istemek, her Müslümanın hakkıdır.»

 

TEVHİD-İ EFKÂR Gazetesi muharrirlerinden Ömer Rıza Doğrul’un ifadesi:

— «1890 yılında Kahire’de doğdum. Mısırlıyım ve Mısır tâbiiyetindenim, Dinî ve içtimaî makaleler yazarım.

 

Ömer Rıza’nın bu başlangıcı, reis Ali Çetinkaya’yı fena halde sinirlendiriyor:

— «Bu nasıl giriş? Mısırlı olduğunuzu söyliyerek kendinize bir imtiyaz mı arıyorsunuz? Bu memlekette ecnebi rolü oynayarak bir hak sahibi olabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Size, bu tavrı üzerinizden atmanızı ihtar ederim!»

 

Ömer Rıza ezilip büzülüyor ve ağzından «estağfurullah, afedersiniz! » kelimelerinden başka bir şey çıkmıyor.

 

Ömer Rıza’nın bu tavrı o zamanın Halk Partili kalemlerine o kadar gir an geliyor ki, dalkavuk Falih Rıfkı Atay, bulaşık üslûbuyla HAKİMİYET-İ MİLLİYE Gazetesinde başlıyor haykırmaya:

— «Türk milletine şapka giydiriyoruz diye tekmil memleketi al kana boyamak isteyen rnürtecilerle beraber İstiklâl Mahkemesi iskemlesinde tesadüf ettiğimiz bu halis Müslüman, İngiltere devlet-i fahimesiyle müftehir bir Mısırlı gururiyle bakıyor. İşte şeriat kahramanlarının içyüzü. İki sene evvel Ankara düşmanları tarafından bulandırılan su duruldukça, vaktiyle görmediğimiz ne facialar meydana çıkacak, cübbelerini pasaport bohçasına çevirmiş ne sarıklı ecnebilere tesadüf edeceğiz!»

 

1926 yılının 26 Ocak Salı günü, Atıf Hoca, ilk defa İstiklâl Mahkemesi huzurunda… Başkanlık makamında Kel Ali… Ayrıca Kılıç Ali ve Necip Ali’ler… «Ali»- isminin, mânâda ve kelimede delâletine ters tarafından mazhar üçüzlü çete… Dinleyici yerleri tıklım tıklım… Zira şapka isyanının ruhu kabul edilen insan muhakeme edileceği gibi, onunla beraber Tahir’ül Mevlevi de hesaba çekilecektir.

 

Umumî efkârda kanaat şu:

— «Bütün aramalara ve taramalara rağmen Atıf Hoca üzerinde şapka isyaniyle alâkalı en küçük bir itham vesilesi bulunmadığına, en basit bir teşvik ve tahrik izine rastlanmadığına göre, beraat kararı emindir.»

 

Bu umumî efkâr bilmiyordu ki, Atıf Hoca’nın mahkûm edilmesi için, delil, vesika, itham unsuru diye bir şeye ihtiyaç yoktur ve o mübarek adam, kendisiyle, hüviyetiyle ve şahsiyetiyle evvelden hükümlüdür.

 

Atıf Hoca, ışıklı çehresiyle, hâkim makamındaki tiplerin karşısında…

 

— «Oturunuz!»

 

Oturdu.

 

Kitapçı Abdülâziz, şahit parmaklığında:

— «Ben siyasetle meşgul bir insan değilim… Kitap basmak ve satmakla geçinirim. Bastığım ve sattığım kitapların güttüğü gayelerle de hiçbir iştirakim yoktur. Atıf Hocayı, Babıâli’de ve irfan muhitlerinde herkesin tanıdığı gibi ben de tanırım. Şimdiye kadar neşrettiği risale ve kitapları, arzettiğim gibi sırf meslekî alâkam dolayısiyle sattım. Bahsedilen FRENK MUKALLİTLİĞİ kitabından da sattım. Kimlere sattığımı bilemem. Bir seneden fazla zaman geçmiş bulunuyor. Yalnız şu kadarım söyleyebilirim ki. benden kitap satın alanlar münevver kişilerdir.»

 

İkinci şahit, yine Babıâli’nin meşhur kitapçılarından Mihran Efendidir:

— «Atıf Hocayı şahsiyle tanımam. Fakat kitap yazan bir âlim olarak bilirim. Birçok eserini sattım. Bu arada, bahis mevzuu eserden de 25 adet sattığımı hatırlıyorum.»

 

— «Kimlere sattığınızı hatırlıyor musunuz?

 

Ermeni kitapçı gülümsedi:

— «Nasıl hatırlayabilirim? Vapur bileti satan gişe memuru kimlere bilet verdiğini hatırlayabilir mi?»

 

— «Ukalâlık etme! Dosdoğru cevap ver!»

 

—- «Başüstüne efendim! Kitap sattığım 25 kişi arasında bence maruf hiç kimse yoktur.»

 

— «Hangi tarihte sattığınızı da biliyor musunuz?»

 

— «Kitabın yeni çıktığı zaman… Demek ki, iki yıl kadar önce… Bir kitap, çıktığı ilk anlarda satılır. Sonra satış seyrekleşir.»

 

— «Yani şapka kanunundan biraz evvel ve sonraki tarihlerde satmış değilsiniz?»

 

— «Evet efendim!»

 

—«Çekilebilirsiniz! Tahir’ül Mevlevi Efendi, ayağa kalkınız!»

 

Tahir’ül Mevlevi ayakta…

 

— «Uğraştığınız iş nedir?»

 

— «Darüşşafaka mektebinde edebiyat muallimiyim, işim-gücüm, okumak ve okutmaktır.»

 

— «Bağlı olduğunuz bir cemiyet var mıdır?»

 

— «Evvelce İttihat ve Terakki Cemiyetindeydim. Bir aralık, Teâli-i İslâm Cemiyetine de girmiştim. Şimdi hiç birinden değilim. Arzettiğim gibi yalnız okumak ve okutmakla meşgulüm.»

 

— «Teâli-i İslâm Cemiyeti’nden niçin ayrıldınız?»

 

— «Bu cemiyete, saf mânâda dine hizmet etmek, İslâmiyete inkişâf vermek için ilmî bir gaye uğrunda girmiştim. Adının da delâlet ettiği gibi, Cemiyetin gâyesi de esasen buydu. Fakat bir müddet sonra bazı cemiyet mensupları hedefi bulandırdılar. Yanlış yola saparak ilmî gayeden uzaklaştılar. Cemiyeti siyasete âlet etmek temayülüne düştüler, Bunun üzerine, Cemiyetin gidişini ilmî gayeme uygun görmediğim için çekilmek zorunda kaldım.»

 

Peşinden, mukadder sual:

— «Atıf Hocayı elbette tanırsınız! Nasıl tanırsınız?»

 

Tahir’ül Mevlevi tereddütsüz cevap verdi:

— «Alim ve fazıl bir hoca olarak tanırım. Vatanına bağlı birçok münevver yetiştirmiş, kanaatlerinde celâdet sahibi bir insan… Atıf Hoca geçen Kurban Bayramı bana sokakta tesadüf etmiş ve Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin KUVA-YI MİLLİYE aleyhinde bir beyanname hazırlattığını ve bunu bütün din âlimlerine imzalatmak üzere gezdirmekte olduğunu söylemişti. O zaman doğru Şeyhülislâmlık dairesine giderek Mustafa Sabri Efendiyi görmüştük. Bu harekete şiddetle itiraz etmiş ve demiştik ki: «Nasıl olur, vatan müdafaası yolundaki bir harekete din temsilciliği makamı nasıl böyle bir mukabelede bulunabilir? Hem, dinî kisvenin siyaset kılığına bürünmesi nasıl caiz olabilir? Bu işten vaz geçin ve siyasetten elinizi çekin!» 20 bin nüsha basılıp dağıtılan bu beyannameyi imzadan, ben ve Atıf Hoca kaçındık ve ona şiddetle karşı koyduk. Bunun üzerine beni Ziraat Nezaretindeki vazifemden attılar. Şu arzettiğim keyfiyet beni ve Atıf Hocayı izah eder kanaatindeyim.»

 

Reis ihtar etti:

— «Bu hikâyeleri geçelim! Siz, Atıf Hoca’nın FRENK MUKALLİTLİĞİ eserinden dağıttınız ve sattınız mı?»

 

— «Evet, eserin intişarında 5 nüsha sattım.»

 

— «Bu kadar yeter! Oturunuz!»

 

Reis Atıf Hocayı ayağa kaldırdı.

 

— «Sıra sizde…»

 

Atıf Hoca, sakin ve mütevekkil, İstiklâl Mahkemesi üyelerinin nazarları karşısında… Hep kendi mihveri etrafında gidip gelen bu dolambaçlı yollardan sonra sıra kendisindedir.

 

İlk sual:

— «Bu zamana kadar başka bir mevkufîyetiniz oldu mu?»

 

— «Evet, 31 Mart hadisesinde, aynen böyle, sebepsiz olarak tevkif edildim ve bir hafta kadar tutuklu kalmıştım. Ondan sonra da Mahmut Şevket Paşa vak’asından Ötürü Sinop’a sürüldüm. Sebebini hâlâ bilemediğim bu sürgünde bir birbuçuk yıl devam etti.»

— «Nasıl olur da sebebini bilmezsiniz?»

 

— «Bildirmezlerse nasıl bileyim? Sorduğum halde doyurucu bir cevap alamadım. Ancak, sonunda «affedersiniz, bir hatadır oldu!» dediler ve beni bıraktılar. Demek ki, sebep hatadan ibaret-miş!»

 

Reis, Atıf Hocaya, onu kemirmek isteyen gözlerle baktı:

— «Ne zamandan beri siyasetle uğraşıyorsunuz?»

 

Atıf Hoca’nın dudaklarında mahzun bir tebessüm:

— «Hiçbir zaman siyasetle uğraşmadım. Kitaplarım arasında bile bu mevzuda tek eser yoktur. Bütün hayatımı dinî ilim ve irfana bağlamış bulunuyorum.»

 

— «Ya teşkil ettiğiniz cemiyetler?»

 

— «Onlar da ilmî cemiyetlerdir. Yalnız bir defa siyasete benzer bir harekette bulundum ama, o da vatan kaygısiyledir ve günlük politikanın üstündedir. Yunanlıların İzmir’i işgali üzerine bir beyanname hazırlayarak, İstanbul’da İtilâf Devletleri mümessillerine vermiş ve bu şen-î tecavüzü protesto etmiştik. Eğer bu hareketimize siyasetle uğraşmak denebilirse, işte tek vakam bundan ibarettir.»

 

— «Kurduğunuz cemiyetlerden de bahsediniz!»

 

— «Cemiyet i Müderrisîn»i kurdum. İsminden de anlaşılacağı gibi, müderrislerimizin haklarım korumak için… Aynı zamanda muhtaç talebelere yardımcı ve faydalı olmak için… Böyle bir cemiyetin siyasetle en küçük bir alâkası olamaz. Arzettiğim gibi, ben, ilim adamıyım; siyâsete, bir kuşun balığa yabancı olduğu kadar uzağım. Ve bu zamana kadar ne siyasete yanaştım, ne de bundan sonra yanaşabilirim.»

 

Reis, karanlık gözleriyle Atıf Hoca’nın saffet dolu yüzüne tükürdü:

— «Boyuna siyasetle uğraşmadığınızı söylüyorsunuz ama, sizin ondan başka işiniz olmadığını iddia edenler var…»

 

Atıf Hoca mırıldandı:

— «Olabilir! Bir şeyin söylenmesi başka, yapılıp yapılmadığı başka… Benim hayatım meydanda… İşimin gücümün siyaset olduğunu söyleyenler, nerede, ne zaman, nasıl ve ne şekilde siyaset yaptığımı göstersinler!..»

 

— «Bu hususta en büyük delil, FRENK MUKALLİTLİĞİ isimli eserinizdir. Bu eseri ne zaman ve hangi gayeye hizmet etmek için yazdınız?»

 

— «Senelerce evvel ve mücerret bir gaye uğrunda yazdım… Şahsiyet sahibi olma gayesi… Yoksa şu veya bu hükümet teşebbüsüne karşı durma fikriyle değil… Taklitçiliğin her türlüsü kötüdür. İşte karşınızda Japonya misâli!.. Garbın bütün terakkilerini elde ettikten sonra şahsiyete ve millî an’aneye sadık kalmanın örneği… Japonlar, Asyalı bir topluluk adına, Avrupa’nın bütün ilmini, fennini, usûlünü, sistemini devşirdikten ve benimsedikten sonra kendi öz ruhuna sımsıkı bağlı kalmanın daima ibret dersini verecektir. Benim de o eserde güttüğüm gaye, “hikmet müminin kaybolmuş malıdır, nerede bulsa alır.” mealindeki hadis gereğince, Avrupa’yı, iyi ve faydalı taraflarından ve bünyemizde eriterek, hazmederek benimsemek… Fakat ruh cevherimizi asla fesada uğratmadan bütün bunlar] kendi şahsiyet vahidimiz üzerine ekleyerek yapmak ve âdi mukallit seviyesine düşmemek… İşte bu gayeyi güden, mücerret fikirlerden ibaret olan ve asla müşahhas ve siyasî bir meseleyi hedef tutmayan eserimi, daha evvel kaleme aldığım halde, ancak 1340 (1924) yılında bastırabildim.»

 

— «Eseri bastırmadan evvel kimseye gösterdiniz mi?»

 

— «Bu suale bilhassa EVET demek isterim. Hem de şuna buna değil, resmî makamlara gösterdim. Eserden 8 nüsha kopya ettim ve bunlardan ikişer nüshasını İstanbul Maarif Müdürlüğüyle – Matbuat Umum Müdürlüğü’ne gönderdim. Okudular, tetkik ettiler ve sonunda beni tebrike kadar vardılar; Hoca Efendi, çok nazik ve mühim bir mevzuata el atmışsın, emeklerin kutlu olsun, seni takdir ve tebrik ederiz, dediler… Usûl icabı olarak da eserin resmî neşir müsaadesini verdiler.»

 

Reis şaşkın:

— «Demek böyle oldu?»

 

— «Aynen böyle oldu! Alâkalı makamlardan sorulabilir. Resmî ruhsat tezkeresi dosyamda mevcuttur. Takdim etmiştim.»

 

Reis durakladı, düşündü ve homurdandı:

— «Şapka Kanunundan sonra bu kitaptan sattınız mı?»

 

— «Asla!.. Kararname ve kanun çıktıktan sonra kitaptan tek nüsha bile satılmamıştır. Ama ondan evvel alıp okumuş olan birçok insan bulunabilir. »

 

— «Bu kitabın Şapka İnkılâbına karşı bir cereyan doğurduğu, inkılâba aykırı duygu ve düşünceler aşıladığı ve kötü tesirler bıraktığı iddiasına ne dersiniz?»

 

Atıf Hoca doğruldu:

— «Yanlıştır, derim! Şapka inkılâbı bu eseri hoş görmeyebüir, sevimsiz, hattâ tehlikeli bulabilir; fakat kendisine karşı yazılmış bir eser olmadığı için onu suçlandıramaz!»

 

Atıf Hoca bir an daldıktan sonra dudaklarını kıpırdattı:

— «Bu eser intişar ettiği zaman bir gazete aleyhinde bazı yazılar yazmış, bana hakaret etmişti. Ben de bu gazeteyi mahkemeye vermiştim. Aleyhimdeki yazıların hedefi, eserimin zararlı ve zehirleyici olduğuydu. Mahkeme heyeti kitabın zararlı olmadığını, hakaretin ise vâki okluğunu kabul ederek gazeteyi nakdî cezaya çarptırdı. Bu karar da dosyamdadır. Lüzum görülürse mahkemeden sorulabilir.»

 

Reis:

— «Son Telgraf gazetesi, değil mi?» Atıf Hoca:

 

— «Evet efendim!»

 

Şapka aleyhtarlığını yasaklayıcı kanundan evvel yazılmış ve yayınlanmış, neşrine hükümetçe tebrik edilerek izin verilmiş, üstelik zararsızlığı adalet cihazlarından birince resmen doğrulanmış bir eserin ne şekilde suçlandırılabileceği bütün bir mesele… Mahkeme heyeti şaşkın ve ne yapacağı üzerinde apışıp kalmış vaziyette… Mutlaka beraat ettirilmesi gereken adamı, «mutlaka» kaydıyle nasıl ölüme mahkûm edebilecek?

 

Atıf Hoca’nın müdafaası o kadar keskin ve siyasîdir ki, artık onu mahkûm edebilmek için:

— «Halis dindar olmak kabahati yüzünden asılacaksın!» Demekten başka çare yoktur.

 

26 Ocak Salı günü tek celsede bu hale gelen ve bir çıkmaza giren muhakeme, ondan sonraki safhalarda, hep Atıf Hocaya suç tedariki için zorlamalarla geçti. Aynı teşvik ve teikincilik ithamiyle mevkuf bulunanlar, geniş bir halka şeklinde Hocayla yüzleştirildiler ve artık tekrarlana tekrarlana bayatlayan mahut sual karşısında kaldılar:

— «FRENK MUKALLİTLİĞİ kitabından kaç tane sattınız? Kanundan sonra da sattınız mı? Bu kitabı yaymakla hangi gayeye hizmet şuurunu takip ettiniz?»

 

Cevap, evvelce de verilenlerin aynı:

— «Üçer beşer sattık. Kanundan sonra tek nüsha bile satmadık ve hiç bir tavsiyede bulunmadık. Gayemiz, yasaklanmamış olan bir mevzuda İslâm hüküm ve şahsiyet ölçüsünü göstermekti, suçumuz yoktur.»

 

Atıf Hoca söz istedi:

— «Reis Beyefendi!.. Müsaade buyurursanız Mahkemenin işini kolaylaştıran ve bir itiraf halinde cürmümü tesbit edeyim!»

 

Reis Kel Ali, bir türlü tutamadığı avın öz ayaklariyle yanma geldiğini gören bir canavar neşesiyle atıldı:

— «Söyleyiniz!»

 

— «Ben, hamdolsun Müslümanım! Biricik gayem de İslâm’ın hakikatlerini yaymaktır. Bu,meğer bir suçsa, sabittir. Fakat Şapka Kanunundan evvel yazılmış ve ondan sonra asla ortada görünmemiştir. Bu da sabit… Şapka isyanını körükleyenlerle en küçük alâka ve münasebetim olmadığı da sabit… Eğer bütün bu «sabit»ler arasında beni mahkûm edebilecek bir nokta varsa, Mahkemeniz hüküm vermekte serbesttir. Fakat ille suç aramaya kalkışmak, tecelli eden bedahetlere göre boşuna zahmettir!»

 

Bu hitap, hak öfkesinden gelmesine ve en üstün perdeden hakkı temsil etmesine rağmen, Kel Ali’nin şişkin yanakları üstünde müthiş bir tokattı. Nitekim Kel Ali bu tokadı en ağır bir tesir halinde hissetti ve belki de ağırlığı yüzünden, hiddet yerine yılan gibi ıslık çalarcasına, şu sinsi mukabelede bulundu:

 

— «Bırakın da, hakkınızdaki hükmü biz takdir edelim!»

 

Muhakeme, bu tarzda epey sürdü. Sonra ara kararlardan biri:

— «Müddei-yi Umumî’nin esas hakkında iddiayı okuması için, muhakeme 2 Şubat 1926 Salı gününe bırakılmıştır.»

 

Ve sonra sanıklara hitap:

— «Siz de o güne kadar müdafaalarınızı hazırlarsınız!»

 

Sanıklar veya peşin mahkûmlar, (Malatya dâvası münasebetiyle benim de gördüğüm ve âh-ü zâr süngerine dönmüş kara duvarlar arasında cinnet terleri döktüğüm) Ankara hapishanesinde nabızlarını sayarak 2 Şubat’ı bekleye dursunlar; Mahkeme üyelerinden Kılıç Ali Bey İstanbul’da zevk ve sefadadır ve gazetecilere şu beyanatta bulunmaktadır:

 

— «Atıf Hoca ve arkadaşlarının muhakemeleri bitmiş gibidir. Pek yakında iddia ve müdafaalar dinlenecek ve karar bildirilecektir. Edilen muhakemeler sonunda vardığımız kanaat şudur ki, son irtica hareketleriyle İstanbul’un hiçbir alâkası olmamıştır. Esasen mahkemenin İstanbul’da bulunduğu zaman yapılan tahkikat da bu neticeyi vermiş ve ondan sonraki, muhakemeler aynı şeyi teyid etmiştir.»

 

Bu beyanat bir mahkeme üyesine yakışmayacak soydan siyasî bir ağız ve bu arada «ihsas-ı rey», yani kararı evvelden hissettirme tavrı belirtse de, Atıf Hoca’nın suçsuz olduğuna dair açık bir vicdan fotoğrafından başka bir şey değildi. Atıf Hoca İstanbul’da bulunduğuna ve İstanbul’u temsil ettiğine göre, masumiyetinin Kılıç Ali ağziyle tasdiki ortadaydı.

 

Şubat’ın 2. günündeyiz. Mahkeme salonu «iğne atılsa yere düşmez» tasvirinden bir numune… Bütün merak, İstiklâl Mahkemesi Müddei Umumîsinin ne diyeceğinde… Herkes bilir ki Müddeî Umumî davacı mevkiinde olduğuna göre en mübalâğalı cezaları isteyebilir. Mahkeme bu istekle kayıtlı olmadığı ve tarafsız bulunduğu için hemen her defa istenilenden azını, hiç olmazsa istenilenin aynını verir; fakat fazlasını verdiği, hele İhtilâl Mahkemeleri gibi fevkalâde mahkemelerde görülmüş şeylerden değildir. Bu bakımdan halk, Müddeî Umumînin isteyeceğine göre iskontosunu yapmak üzere taraf tutma makamının iddiasını merakla beklemektedir.

 

Müddeî Umumî Necip Ali, ayağa kalktı, elinde koca bir tomar, son iddianamesini ağır ağır okumaya başladı. Baştan başa zan, süphe, indi tefsir ve hayâl üzere kurulu ve hiçbir noktasında hüccet ve delile istinat etmeyen bir sürü ve bir seri vehim… Vardığı netice aynen şu:

— «Şapka ve bu yüzden meydana gelen hadiselerin âmilleri olmakla maznun bulunan şahıslardan. Babaeski sabık müftüsü Ali Rıza Hoca’nın idamına, İskipli Atıf, Süleyman, Fettâh, Tahir, Mes’ut; saatçi Süleyman, Erzurumlulardan Osman, Mehmed, Telgraf Müdürü Halid, Yusuf Kenan Hoca ve Efendilerin de üçer seneden az olmamak üzere hapis ve küreğe konulmalarına, Hasan oğlu Şamili, Aras Şirketi Müdürü Cafer İsmail. Sabuncuzade Mustafa ve Zühtü ile Tahir’ ül Mevlevi Hocaların nefyine Tevhid-i Efkâr muharrirlerinden Ömer Rıza’nm hudut haricine tardına Gostuvar’lı Hüseyin, berber Mustafa, Ispartalı Hüseyin ve kardeşi ile kitapçı Mihran ve İhsan Mahfi Efendilerin de beraatlerine karar verilmesini talep ederim.»

 

Müddeî Umumî Necip Ali’nin bu ceza isteği, dinleyicileri büyük bir hayret ve inkisara uğrattı.

 

Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi hakkında istenen idam cezası hiçbir esasa dayanmadığı gibi, Atıf Hoca ve arkadaşlarının üçer yıl hapse mahkûmiyetlerinin talebi de, açık masumiyetleri önünde zalimce bir istekti.

 

Fakat teselli şu noktada toplanıyordu:

—«İddia makamı Atıf Hocaya, en zalim tarafından nihayet 3 yıl hapsi lâyık gördüğüne ve fevkalâde mahkemelerde müddeî umumînin talebinden üstün ceza verilmesi görülmemiş şeylerden olduğuna göre, her halde kurtuluş emindir.»

 

Mahkeme Reisi maznunlara hitap etti:

— «Yarın müdafaalarınız ve son sözleriniz dinlenecektir… Hazırlanınız!»

 

Maznunlar, başları önlerinde, çeneleri göğüslerine mıhlı, hapishaneyi boyladılar. Herbiri arkalarından kilitlenen demir kapılardan geçtiler ve hücrelerine dağıldılar.

 

Atıf Hocayla Tahir’ül Mevlevi konuşuyorlar…

 

Tahir’ül Mevlevi, bir mumdan daha as ışık veren, paslı ve lekeli bir ampul altında Atıf Hocaya diyor ki:

— «Siz, Efendi Hazretleri, artık kurtuldunuz emektir. Müddeî umumînin talebine göre size nihayet basit bir hapis cezasından başka bir şey veremezler. Birkaç aydır mevkuf bulunduğunuz için, o da mevkufiyetinize sayılır ve halâs olursunuz.»

 

— «Allah bilir!»

 

— «Evet; fakat Allah bildiğini göstermektedir. Bizim sürgün cezamıza gelince, zerre miktar kıymeti yok… Zaten vatanın her yeri bize sürgün… Bu kadar hafifiyle kurtulduğumuza bin şükür…»

 

— «Fakat henüz karar çıkmadı.»

 

— «Çıkmış sayabiliriz.»

 

Yatsı namazından sonra Atıf Hoca yatağına oturdu ve müdafaasını yazmaya başladı. Arkadaşı da aynı işle meşgul… Bir aralık, günlerdir uykusuz, sabahlara kadar namaz ve nivazla vakit geçiren Atıf Hoca hafifçe daldı, Giyimli olduğu halde, başı taş duvarda, ellerinde yarım kalmış müdafaası., gözleri yumulu, kendinden geçti. Arkadaşı Tahir’ül Mevlevi bu manzaraya bakarak mırıldandı.

 

— «Zavallı âlim ve fazıl, büyük bir adam! Bu muydu ilim ve faziletinin mükâfatı?»

 

Bu tasvir ve sözlerin roman üslûp ve hayaliyle hiçbir alâkası yoktur. En yalçın vakıa… Necip Fazıl’a bu manzarayı çizen ve sözleri anlatan, 1932 yılında, Sahaflarda, Raif Karadeniz’in kitapçı dükkânında, bizzat Tahir’ül Mevlevi’dir.

 

Atıf Hocanın uykusu uzun sürüyor. Tahir Hoca müdafaasını yazmakta devam ederken, Atıf Hoca birdenbire gözlerini açıyor. Yüzünde harikulâde derin ve ince bir tebessüm…

 

Tahir’ül Mevlevi’nin gözleri hayretle ve alabildiğine açık… Sanki 24 saat içine sığacak büyük kerameti şimdiden sezmiştir:

— «Ne o, Hocam, çabucak uyanıverdin?»

 

Atıf Hoca gayet sakin:

— «Uykudan murad hasıl oldu!»

— «Yani?»

— «Yani, beklediğim rüyayı gördüm!» Tahir’ül Mevlevi haşyet ve dehşetle ürperiyor:

— «Ne gördün?»

 

Atıf Hoca yatağında doğrulmuş ve müdafaasını karaladığı kâğıtları elinde büzmüştür:

— «Kâinatın Fahrini gördüm. Bana, “Yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğraşıyorsun?” dedi»

 

Tahir’ül Mevlevi kendinden geçmiş gibidir:

— «Ne diyorsun?»

 

— «Beni idam edecekler! Allah’ın Sevgilisine kavuşacağım!»

 

— «Rüyanın sadık olduğuna hiç şüphem yok… Allah Resulünün göründüğü rüyaya fesad karışamaz. Şu var ki, müddeî umumînin 3 yıl hapis istediği bir dâvada idam kararı çıkmasına akıl erdirmek imkânsız… Kafam işlemiyor!»

 

— «Göreceksin ki, beni asacaklar! Başka bir şeye aklım ermez! Ferman en büyük kapıdan geliyor!»

 

— «Söyleyecek söz bulamıyorum!»

 

— «Doğru! Zaten söze ne lüzum var! İşte müdafaamı yırtıyorum!»

 

— «Yapmayın! Siz onu mahkemede okuyun da ne olursa olsun!»

 

Atıf Hoca, nurlu yüzünde aynı tebessüm, müdafaasını yırtıyor ve sonra bir kâğıdın içinde toplayıp kese içine alıyor ve cebine koyuyor.

 

Ertesi günü mahkeme salonu her zamankinden kalabalık… Hüküm günü… Gazeteciler, fotoğrafçılar, halk içinde dört dönmekte… Dinleyiciler birbirinin üstünde, yalnız kafalariyle görünüyor.

 

Mahkeme reisinde taş gibi bir hâl ve hislerini gizlemek isteyen bir tavır:

— «Müdafaalar başlasın!»

 

Herkes, elinde bir kâğıt, uzun veya kısa müdafaasını, değişik tonlarla okuyadursun…

 

Reis taş gibi…

 

Atıf Hoca, mütevekkil ve mahzun, sırasını beklemekte…

 

Bilmem ne kadar zaman geçti. Reis elini Atıf Hocaya uzattı:

— «Sıra sizde…»

 

Atıf Hoca kalktı… Aynen:

— «Hacet yok efendim; müdafaayı mucip bir suçum olmadığı esasen tebeyyün etmiştir. vicdanınızın vereceği hükme intizar ediyorum!»

 

Reisin, mukabelesi:

— «Mahkemenin adaletinden emin olabilirsiniz! Oturunuz…»

 

Reisin tavrında hafiflemiş gibi bir hâl… Sanki Atıf Hoca müdafaasını yapacak olsa, Reiste vicdanına mağlup olma ihtimali varmış gibi!

 

— «Muhakeme bitmiştir! Heyet, kararları tesbit etmek üzere müzakereye çekiliyor!»

 

Sabırsızlık son haddinde… Çıt yok… Sanki kalblerin çarpışı ve sükûtun rakkası işitiliyor. Bir saat geçti.

 

Heyet, karanlık dolu gözlerle gelip yerini aldı. Reis, elindeki kâğıdı zabıt kâtibine uzattı:

— «Kararı okuyunuz!»

 

Bir sürü lâftan sonra birdenbire çınlayan cümle:

— «Babaeski Müftüsü Ali Rıza ile müderrislerden İskilipli Atıf’ın idamına…»

 

Bütün salon, jandarmalar, polisler, mübaşirler, hattâ masalar ve sıralar bile donmuştu.

 

Artık kararların gerisini dinleyen yok…

 

Öbür maznunlardan büyük bir kısmı beşer, onar yıla mahkûm: Tahir’ül Mevlevi ile Ömer Rıza hakkında ise beraat…

 

Atıf Hoca’da hiçbir şaşkınlık alâmeti mevcut değil… Gayet sakin ve âdeta vecd içinde… Rüyada gördüğü Allah Resûlünün mucizesi gerçekleşmiştir. Bu mucizenin kendisine ait keramet payı ise eşsiz bir nimet ve tükenmez bir hazine…

 

Atıf Hoca, ancak yanındaki Tahir’ül Mevlevi’ nin duyabileceği bir sesle fısıldıyor… Aynen:

— «Zalim ve katillerle elbette Mahşer gününde hesaplaşacağız!»

 

İstiklâl Mahkemesi Reisi Kel Ali’nin yüksek perdeden sesi:

— «Kararların infazı için mahkûmları çıkarınız !»

 

Şakırdayan kelepçeler ve herhangi bir söz söylememeleri için itile kakıla dışarıya çıkarılan mazlumlar…

 

Şubat 1928… 3. Çarşamba gününü, 4. Perşembeye bağlayan gece…

 

Atıf Hoca, idamlıklara mahsus hücrede… Üstü taş, altı taş, dört yanı taş… Taşlar ağlıyor: Simsiyah bir rutubet gözyaşıyla ağlıyor.

 

Demir kapının tepesinde parmaklıklı bir pencerecikten başka hiçbir menfez yok… Duvarda gerekince prangaya vurulacaklara alt kocaman bir halka ve ona bağlı uzunca bir zincir… Bir de teneşirvârî tahta bir kerevet…

 

Atıf Hoca, bu, kuzudan daha müdafaasız mazlum, prangaya vurulmamıştır. Bu kadarına ihtiyaç görülmemiş… Kerevetin yanıbaşında da bir testi su ve bir somun ekmek… Ekmeğin hiçbir lüzumu yok; fakat su, abdest almak için lâzım… Nitekim Atıf Hoca hücreye kapatıldıktan beri testinin suyu yarılanmıştır. Ekmek ise olduğu gibi duruyor.

 

Gece yarısı koridorda yanan küflü lâmbanın demir kapıdaki pencerecikten sızan ve ancak secde yerini gösterebilen ışığı… Hepsi o kadar…

 

Eğer o sırada bir gardiyan veya hapishane memuru pencerecikten baksaydı, göreceği manzara şuydu: Kıbleye döndürülmüş kerevetin üstünde, sarıklı bir adam, ellerini yukarıya kaldırmış dua etmektedir:

— «Allah’ım; senin ve Resulünün aşkından ve emirlerini müdafaa etmekten gayrı muradı olmayan kuluna rahmet nasip eyle!»

 

Atıf Hoca bu vaziyette saatler geçirdi. Sakalında elmastan daha parlak gözyaşı damlaları… Bir aralık önünden geçen bir ayak sesine haykırdı :

— «Oğlum!»

 

Pencerecikte bir kafa:

— «Ne istiyorsun, baba? »

 

— «Saati soracaktım!»

 

— «Sabahın dördü…»

 

— «Demek bir saat sonra sabah namazını kılabilirim. Saatim yok! Bana haber verebilir misin?»

 

— «Bakalım…»

 

Bu tafsilâtı da, o zamanlar Ankara Adlî Tabibi olan Fahri Ecevit’ten 1930’da aldım.

 

Atıf Hocaya sabah namazını haber veren olmuyor. Fakat saat 5 sularında ayak sesleri, birden, bir sürü insanın sökün ettiğini bildiriyor. Müddeî Umumî, Adli Tabip, bir hâkim, Jandarma Bölük Kumandanı, Hapishane Müdürü vesaire…

 

Atıf Hocaya:

— «Haydi, hakkındaki hüküm infaz edilecektir!»

 

Atıf Hoca’nın ilk ve son sözü şu iki cümle:

— «Saat kaç?»

 

— «Beşi çeyrek geçiyor!»

 

— «Sabah namazını kılmama izin verir misiniz?»

 

Ankara Hapishanesinin önündeki meydancıkta iki darağacı… Biri Atıf Hocaya, öbürü de Babaeski Müftüsüne ait…

 

Bir güvercin kadar korku hissi vermekten uzak Hocayı arkasından kelepçelememişler, lütûf ve merhamet (!) göstermişlerdir.

 

Atıf Hoca sehpanın altındaki alçak masanın üstünde… Soruyorlar:

— «Son sözün nedir?»

 

Son söz olarak Hocanın söylediği, bir söz değil, imânın en mukaddes ölçüsü: Şehadet Kelimesi…

 

Atıf Hoca, hemen hiç debelenmeden ruhunu teslim ediyor. Sabahın henüz ilk çakıntılariyle delinmeye başlayan koyu karanlıkta mümin gözler için, Atıf Hocanın alnını nurdan bir yazı ışıldatmaktadır: Şehadet Kelimesi…

 

Ertesi gün gazeteler hadise hakkında âdeta ketumdurlar… İç sahifelerde, birkaç satırdan ibaret kupkuru bir haber:

— «İrtica kitapları müellifi olup İstiklâl Mahkemesince idama mahkûm olan İskilipli Atıf Hoca ile Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca haklarındaki idam kararı bu sabah infaz edilmiştir.»

 

Dünya tarihinde bir ihtilâl mahkemesinin, daima bire on isteyen savcısına aykırı olarak, isteğe nisbetle bu kadar ağır ceza verdiği ilk defa görülüyor.

 

Atıf Hocayı tanıyanlarca teessür çok büyük oldu. Hiç kimse kendi öz evinin kaatil eliyle can veren ölüsüne bu kadar ağlayamaz! Bu kadar da kaatillere lânet edemez!

 

Büyük şehidin Lâlelideki evinde manzara: İdam sabahı henüz-eve gazete girmeden, Şakir Efendi isimli bir kitapçı kapıyı vuruyor ve Zahide Hanımla görüşmek istiyor. Zahide Hanım, yanında kızı Melâhat, kapıyı açıp da Şakir Efendiyi karşısında görünce baygınlık geçiriyor. Melâhat haykırıyor:

— «Ne o, kara haber mi?»

 

— «Henüz hiçbir şey yok… Gazetelerde bir şeyler okudum ama, bir mânâ çıkaramadım. Hemen hapishaneye cevaplı ve acele bir tel çekip tahkik edelim!»

 

Biraz kendisine gelen Zahide Hanım, o gece gördüğü rüyayı anlatıyor:

— «Bahçemizde bir çam ağacı var… Hoca onu Melâhat’le beraber dikti, değil mi kızım?»

 

— «Evet, anne!»

 

— «İşte o ağacın dibinde abdest alıyordu. Melâhat de ona su döküyordu. Abdestini tamamladıktan sonra doğruldu, bana döndü, “Ben artık gidiyorum; sakın ardımdan ağlamayın, bana yedi Yasin okuyun!” Ben size yemin ederim ki, Hocayı astılar.»

 

Zahide Hanım tekrar baygınlık geçirdi… Melâhat ise ayık, fakat ondan beter hâlde.

 

Şakir Efendi beş dakika için izin isteyip telgraf çekmek üzere dışarıya çıktı:

— «Gelirken gazeteleri de getiririm!» Maksadı telgrafa cevap gelinceye kadar onları oyalamak ve hazırlamak…

 

Telgrafı çekip hemen döndü… Melâhat atıldı:

— «Nerede gazeteler?»

 

— «Postahane yolunda bulamadım! Sizi de yalnız bırakamayacağım için hemen döndüm!»

 

Bu defa bayılma sırası Melâhatte…

 

Şakir Efendi, Zahide Hanım’a gereken karşılığı verdi:

— «Neredeyse cevap gelir. Her sözden nem kapmaya ne lüzum var!»

 

Şakir Efendi akşama kadar Lâleli’deki evden çıkmadı. Her kapı çalışında o açıyor ve gelenlere, habersiz görünmemeleri için gerekli işaretleri veriyordu.

 

Akşam üstü kapı çalındı… Posta müvezzii:

— «Telgraf!..»

 

Şakir Efendi koşarak kapıyı açtı ve telgrafı yırtıp kelimeleri yırtarcasına okudu.

 

Hapishane Müdürü, Atıf Hoca sanki tabiî eceliyle ölmüş gibi şöyle diyordu:

— «Hoca Atıf, vefat etmiştir. Cevaben bildirilir.»

Kaynak: Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları

 

Necip Fazıl Kısakürek İskilipli Atıf Hoca
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER