Bir kitap okursunuz, tüm hayatınız değişmez belki ama hayatınızın nasıl değişmeyeceğini bir parça da olsa sizlere gösterir.
Dino Buzzati’nin Tatar Çölü Kitabı sizlere araladığı pencereden yaşamınıza bakma şansı veriyor.
Genç Teğmen, Giovanni Droga ilk görev yeri olarak Bastiani Kalesi’ ne gönderilir. Kaleye vardığında burada bir gece dahi kalamayacağını düşünürken, zorunlu olarak dört ay kalmaya karar verir.
Alışkanlıkların uyuşturucu etkisi, askerlik gururu, gündelik ritüellerle dolan hayata bağlanılması ve Tatar Çölü’ nün gizemi bu dört ayı yıllara çevirir.
Tatar Çölü’nden gelecek savaşı bekleyerek, kahraman bir asker olmanın hayaliyle yıllarını burada geçirir Drogo; fakat kahramanca savaş meydanlarında ölmez ve bir asker için son derece utanç verici olan hasta yatağında veda etmesi gerekir hayata. Bunun farkında olan Drogo; en azından son nefesini yatağından kalkıp, gökyüzündeki yıldızlara bakıp gülümseyerek sonlandırır hayatını.
Kitabı okurken kendi Tatar Çölünüzü bulmaya doğru sürükleniyorsunuz fark etmeden. Bir hiç uğruna geçirdiğiniz yıllar, saplantı haline gelmiş düşünceler, başka bir hayatın nasıl olacağını hayal dahi etmeye cesaret edemeyen haliniz ve hiç olmayacak şeylere yüklediğiniz anlamlar canlanıyor zihninizde.
Neden terk edemeyiz bize yaşama şansı vermeyen hayatları; vazgeçmemiz ve gitmemiz gerektiğinde dahi neden saplanıp kalırız aynı yere. Kalmak ve devam etmek mi marifet olarak öğretildi bizlere? Saplanıp kaldığımız her an içten içe alkışladık mı yoksa kendimizi? Bizim olmayan ve bize bir yaşam şansı vermeyen çöllerde kalmayı beceri mi saydık?
Hiç doğmayacak güneşi, hiç yağmayacak yağmuru, hiç gelmeyecek misafirleri mi bekledik kendi Tatar Çölü’ müzde. Elimiz kolumuz bağlı şekilde kalmayı, savaşmak ve direnmek mi sandık? Gidememedeki zayıflığımızı, başka iklimlerde yaşama korkumuzu bu şekilde mi cesarete çevirdik bilmeden?
Oysa ne çok korkuyorduk değil mi? Gidip başka bir dünya kurmaktan, farklı insanlara merhaba demekten, güneşi daha önce karşılamadığımız bir yerde kucaklamaktan ne çok korkuyorduk. Bunlardan dolayı giden her insanı korkak, vazgeçenleri zayıf sayıyor, çakılıp kaldığımız sürece de kahraman oluyorduk kendi çölümüzde. Burada bir yaprak kımıldasa fırtına sayıyor, bir gölge görsek yığınlar geliyor sanıyor, bir uğultu duysak pür dikkat kesiliyorduk. Oysa hepsinin doğanın bize oynadığı anlamsız bir gölge oyunundan farksız olduğunu çok geçmeden fark ediyorduk.
Tüm benliğimizle teslim oluyorduk alışkanlıklarımıza; aynı kuşa merhaba demeye, aynı bardaktan çay içmeye, bildik toprakları adımlamaya bırakmıştık kendimizi. Farklı hayatlarda nasıl yaşanır bilmiyor ve bunun hayalini dahi kuramıyorduk.
Bazen öyle gidecek gibi yapıyor; tozlanmış bavulumuzu çıkarıyor, birkaç arkadaşa veda kelamı ediyor ama gidemeyeceğimizi herkes kadar biz de biliyorduk. Afallamaktan, başka hayatlarda yığılıp kalmaktan ölesiye korkuyorduk.
Ne zaman Tatar Çölü’müzden gidişimizin hayalini kursak, ya bindiğimiz trenden tam hareket anında bir el tutup çekiyordu bizi ya otobüsümüzün önüne geçiveriyordu tanıdığımız bir yüz ya da ne kadar uğraşsak da yetişmemiz gereken uçağı kaçırıyorduk hayalimizde dahi.
Aslında gidememenin bahanelerini üretiyorduk içten içe. Gidip de yok olan, tutunamayan, sahipsiz kalan, yolunu şaşıran, kendini kaybedenlerin hayatlarını zikrederek, gidemeyişimizi bir haklılığa çeviriyor ve yüceltiyorduk.
Kendi Tatar Çölü’ müze çakılıp kalıyorduk. Birilerinin gelip olduğumuz yerden, tozlanmış hayatlarımızın tozunu almasını bekliyorduk. Bekliyorduk. Bekliyorduk. Ve Bekleyerek geçiriyorduk bir ömrü.
Tatar Çölü
Bir kitap okursunuz, tüm hayatınız değişmez belki ama hayatınızın nasıl değişmeyeceğini bir parça da olsa sizlere gösterir
admin


















































































































































































































