Üç Şairin Şiirlerinde Çocuk Ve Çocukluk
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Üç Şairin Şiirlerinde Çocuk Ve Çocukluk
30.01.2021 04:45:29

 

Üç Şairin Şiirlerinde Çocuk Ve Çocukluk

Çocukluk, aklın ve ağır sorumlulukların, şüphelerin ve kötülüklerin olmadığı bir dönemdir. Bundan dolayıdır ki kimi insanlar bu dönemlerine derin bir iştiyak duyar. Bu kişilerin başında sanatçılar/şairler gelir.

Çocukluk dönemi, insanın hayatında şüphesiz en saf ve temiz olduğu dönemdir. Çünkü çocukluk döneminde insan, eşyayı, insanı, tabiatı ruhu sezer ve ruhu ile anlamaya çalışır. Bakışı, bir bakıştan; duyuşu bir duyuştan ötedir. Çocukluk, aklın ve ağır sorumlulukların, şüphelerin ve kötülüklerin olmadığı bir dönemdir. Bundan dolayıdır ki kimi insanlar bu dönemlerine derin bir iştiyak duyar. Bu kişilerin başında sanatçılar/şairler gelir. Onlar bu hasretini şiirlerinde, eserlerinde dile getirirler. Biz, üç şairin (Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Sıtkı Tarancı, Nazım Hikmet Ran) şiirlerinde çocuğu, çocuğun ele alınışını ve çocuk hikmetini inceleyeceğiz.

1- Necip Fazıl Kısakürek - Çocuk

Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk;

Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...

Necip Fazıl Kısakürek, Çocuk şiirinde çocuğu daha çok hikmet tarafından ele alır. Çocuk anneden bir parçadır. Biyolojik bağdan ziyade çocuk, annesinin bir yansımasıdır. Aralarında ruhsal bir bağ vardır. İçtimai hayatta da şahsiyeti, mizacı, karakteri, davranışları ile bir bakıma annesini temsil eder. Burada anne sadece ‘doğurucu, büyütücü’ anne değil ‘yetiştirici, eğitici’ anne olmak zorundadır. Anne çocuğunu biyolojik olarak doyurduğu gibi ruhsal olarak da doyurmalıdır. Çünkü çocuk gelecektir. Anne ağaçsa çocuk da meyvesidir. Meyve de potansiyel olarak binlerce ağaca gebedir. Anne ve çocuk arasında bu yönden bir ilişki mevcuttur. Gülün şiirimizde birçok anlamı olduğu gibi burada ‘iyi, güzel ve doğruyu’ sembolize eder. Sağlıklı bir çocuk ve sağlıklı nesiller de ‘gül’ ile doğrudan doğruya ilişkilidir. 

Çocukta, uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;

Karıncaya göz atsa 'niçin, nasıl?' ve hayret...

İnsanın Allah’a en yakın olduğu evre hiç şüphesiz çocukluk evresidir. Çünkü çocuk, çocukken bir bütün halindedir. Ruhunun en saf ve uçmaya en müsait çağındadır. Onu dünyaya zincirleyen akıldan bağımsızdır. Kalıcı endişeleri, şüpheleri, korkuları yoktur. Hayatı anlık yaşar. Anlık üzülür, anlık ağlar ancak kalıcı bir sevgiyle sever; çıkarsız ve tutarlı bir şekilde.

Çocukluk evresinde çocuk, yaratılmışlara hikmet gözüyle bakar. Şairin de belirttiği gibi karıncada bile bir hikmet arar. Karıncada bile hikmet araması burada gördüğü her şeyde hikmet araması anlamına gelir. Gördüğü renklerin, duyduğu seslerin, tattığı tatların, her şeyin çocuk için bir anlamı vardır. Bütün bunlar çocuğun saf ruhunda karşılık bulur. İnsanların bu dönemlerini sürekli özlemesinin sebebi de budur. Çünkü insanlar dünyada kirlendikleri için ‘saflığa’ özlem duyarlar.

Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür;

Biz akıl tutsağıyız, çocuktur ki asıl hür.

 

Bütün çocuklar güzeldir, güzel doğar. Ruhunda o saflığı taşıdığı müddetçe güzeldir. Ve bilindiği gibi ruh güzelliği, yüz güzelliğine de yansır. İnsanın endişeleri, korkuları, gelecek kaygısı hep aklı yüzündendir. Akıl, insanı bu tür kötü düşüncelere tutsak eder. Bu tutsaklık bizi ruhun saflığından uzaklaştırır. Bir Allah dostunun söylediği gibi, "Bu iş ne akılla olur ne akılsız..." İnsan zıt kutuplar arası muvazeneyi sağlamakla yükümlüdür. Şair, çocuklar ve çocuk olmayan insanlar arasında bir kıyas yoluna gider. Büsbütün akla tabi olmak insanı kaygı ve endişeler ile dünyaya zincirler. Şeyh Sadi Şirazî’ye “İnsan nedir?” diye sorarlar. “Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe” cevabını verir. Yani birkaç damla kan ve binbir endişe... Çocukta bu endişeler yoktur. O yüzden zincirlenmemiştir; o yüzden hürdür. İmam Suyûtî, “Çocuklarda beş haslet vardır ki büyüklerde olsa evliya olur. Birincisi, rızık için endişe etmezler; ikincisi, hasta olduklarında şikayette bulunmazlar; üçüncüsü, tek başına yemeyi sevmezler; dördüncüsü, hata yaptıklarında korkar ve ağlarlar; beşincisi, kavga ettiklerinde kin tutmaz hemen barışırlar.” der. İnsan büyüdükçe bu meziyetlerin çoğunu kaybeder.

Allah diyor ki: 'Geçti gazabımı rahmetim! '

Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim...

Şair, ilk mısrada bir hadis-i kutsîden alıntı yapmıştır. “Mahzun bakışlı yetim” derken Peygamber Efendimiz’i kastetmektedir. Bilindiği üzere Peygamber Efendimiz daha dünyaya gelmeden babası vefat etmiştir. “Merhamet heykeli” tabiri de Peygamber Efendimiz’in üstün merhametine işaret etmektedir. Peygamber Efendimiz’in merhameti, kıyamete kadar örnek alabileceğimiz önümüzdeki tek örnektir. Heykel de burada kalıcılığı simgelemektedir.

Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın!

Şimdi anladığını, sonra anlayamazsın!

Hayatta en çok ağladığımız dönem şüphesiz çocukluk dönemidir. En ufak şeylere dahi sebepsizce ağlarız. Çocukluk döneminde anlamadığımız ama büyüyünce anladığımız kıymetlerden biridir ağlamak. Şair burada ağlamanın önemini vurgular. Çünkü ağlamakla ile anlamak arasında sıkı bir ilişki vardır. Gözyaşı ruhun hissizleşmediğinin işaretidir. Necip Fazıl Kısakürek’in Reis Bey adlı piyesinde Mahkum, Reis Bey’e,  “Etmeyin Reis Bey, siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz!” der. Buradan da anlaşılacağı üzere anlamanın şartı ağlamaktır. Buradaki anlamaktan kasıt aklın bir şeyi kuşatıp kavraması değildir. Manevi olarak bir şeyleri anlamaktır. Şair, burada ağlamak için yarınının çok geç olduğunu vurgular. Çünkü insan büyüdüğünde, çocukluğundaki birçok manevi meziyeti kaybetmiş olur.

Ağlamak aynı zamanda pişman olmaktır. Tövbe etmektir. Bu mısraların dayandığı temel nokta burasıdır. Çocuklar yanlış bir şey yaptıklarında pişman olurlar ve ağlarlar. Yaptıkları yanlış şeyi annesinden babasından korktuğu için veya onları üzmemek için tekrar yapmamaya çalışırlar. Çocukken yapılan bu küçük yanlışlar, insan büyüdükçe büyür. Şair aslında insanın çocukken bu meziyeti kazanmasını ister. Çünkü insan büyüdüğünde daha az gözyaşı döker ve daha az pişman olur. İnsan kendi Yaratıcısına karşı hep bu bilinçte olmalı; çok ağlamalı, çok pişman olmalı ve çok tövbe etmelidir ki kulluğunun sırrına erebilsin.

İnsanlık zincirinin ebediyet halkası

Çocukların kalbinde işler zaman rakkası...

Yarın, çocuklar ile mümkündür. Çocuklar bu insanlık zincirinin sonsuzluk halkasıdır; daima ileriye taşıyıcısıdır. O yüzden çocuğun bu halkayı devam ettirebilmesi için ‘çocukluğunu’ yaşaması çok mühimdir. Çocuklarda zaman bir bütün halindedir ve andan ibarettir. Dün takıntısı ve gelecek sıkıntısı yoktur. O yüzden zaman çocukların kalbinde onlara kaygı ve endişe vermeyecek şekilde bir sarkaç gibi döner durur.

2-Cahit Sıtkı Tarancı – Çocukluk

Affan Dede’ye para saydım

Sattı bana çocukluğumu.

Bu mısralarda şair, Affan Dede adlı kişiye para sayarak çocukluğunu alıyor. İnsanı çocukluğuna götüren şeylerin başında oyuncak gelir. Affan Dede, İstanbul’un Selimiye semtinde bir oyuncakçıdır. Oyuncakçı dükkanı Karacaahmet mezarlığı yakınlarında ve Üsküdar-Kadıköy yolu üzerinde bulunmaktadır. Aynı zamanda Mevlevi dervişi de olduğu bilinen Affan Dede’nin küçük dükkanı evinin altındadır. Şair, Affan Dede’den aldığı oyuncaklarla, çocukluğuna geri döner. Çocukluk döneminde eşyalarımıza verdiğimiz anlamlar ömür boyu o eşyanın üzerine yapışıp kalır. Bunun başında oyuncaklar gelir. Çünkü çocukluk ile oyuncak birbiriyle özdeşleşmiştir.

Artık ne yaşım var ne adım;

Bilmiyorum kim olduğumu.

Necip Fazıl Kısakürek’in Çocuk şiirinde bahsettiğimiz gibi bu mısralarda da çocukluk aynı anlayış ile yansıtılıyor. Çocukluk döneminde adın, yaşın, dünyadaki künyemizin hiçbir önemi yoktur. Çünkü bu künye çocuk için işe yaramazdır. Çocuk andadır ve anın tadını çıkarır. Geçmiş için hayıflanmaz; gelecek için kaygılanmaz. Henüz mükellef olmadığı ve nefsi ile mücadeleye girmediği için kim olduğunu bilmesine de gerek yoktur. Şair bu mısralarda bir kaybedişin üzüntüsünden ziyade olmak istediğine döndüğü için mutludur.

Hiçbir şey sorulmasın benden;

Haberim yok olan bitenden.

İnsanlar çocukluk döneminde genellikle sorumluluk üstlenmez. Bunun hafifliği vardır çocuğun üzerinde. Çünkü sorumluluk üstlenecek kadar hayat şartlarına elverişli değildir. Günün koşturmacası, gerekli gereksiz tüm olup bitenler çocuğun gündemi içine girmez. Şair de mısralarında bu tür bir isteğini dile getirir, “Ben kendi dünyamda mutluyum ve sadece kendi dünyam ile ilgileniyorum.” demek ister.

Bu bahar havası, bu bahçe;

Havuzda su şırıl şırıldır.

Uçurtmam bulutlardan yüce,

Zıpzıplarım pırıl pırıldır.

Ne güzel dönüyor çemberim;

Hiç bitmese horoz şekerim!

Bahar her zaman aynı bahardır; bahçe her zaman aynı bahçedir. Dün de bugün de havuzda sular şırıl şırıl akabilir. Fakat insan, çocukluk döneminde tüm bu tabiat olaylarını, kuşun sesini, havuzun şırıltısını ruhî bir sezişle kavradığı için daha değerli gelir. İnsanlar çocukluk döneminde tüm olan bitenlere, tüm yaşananlara bir hakiki bir sanatçı gibi bakar. Öyle sezer, öyle duyar, öyle koklar, öyle tadar, öyle dokunur. “Uçurtmam bulutlardan yüce” mısrasındaki gibi her işte bir olağanüstülük arar. Olağanüstülüğün olduğu yerde de akıl yoktur. Çünkü akıl, olağanüstülükleri kavrayamaz. Necip Fazıl Kısakürek’in “Biz akıl tutsağıyız, çocuktur ki asıl hür.” mısrası bu düşüncelerimizi destekler niteliktedir.

Çocuk bulunduğu anın tadını çıkarmaya çalışır ve hiç bitmemesini ister. Çocuk sürekli hayal kurar. Yetişkin insanların en çok zorlandığı konulardan biri de budur. Hayal kurmakta zorlanırlar. Büyükler somut olan ile ilgilenirken çocuklar soyut olanla daha çok ilgilidir. Hayal aleminin cazibesi çocuklara her zaman daha parlak ve güzel gözükür. “Hiç bitmese horoz şekerim!” mısrası şairin bir duası niteliğindedir. Çocukluğunun hiç bitmemesini istemektedir.

3-Nazım Hikmet- Dünyayı Verelim Çocuklara,

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne

allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar

oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında

Nazım Hikmet dünyanın masum bir yer olmadığını düşünür. Bu düşüncesini oluşturan etkenler arasında birine çocukken birine ise yetişkinken şahit olduğu Birinci ve İkinci Dünya Savaşları vardır diyebiliriz. Bu savaşlar hiç şüphesiz en çok masumların acı çekmesine neden olmuştur. Bu masumiyetin başını çeken ana damar da çocuklardır. Nazım Hikmet, bunca acı ve bunca yıkımla beraber ‘yaşamak’ hakkı elinden alınan çocuklar için dünyanın bir günlüğüne çocuklara verilmesini ister. “Hiç değilse bir günlüğüne” ifadesi şairin asgari isteğini belirtir. Bundan daha fazlasını istiyordur ama daha fazlası için umudu yoktur. Yukarıdaki iki şiire nispetle bu şiirde çocuklar farklı bir yönden ele alınmıştır. Dönemin şartlarını da göz önüne alırsak çocuklar bir savaş mağdurudur. Çocukluklarını yaşayamamıştır. Çocukluk dönemi tüm şairlerin hemen hemen aynı fikirde olduğu bir dönemdir. Çünkü çocukluğun kuralları değişmez. Çocukların üstü kirlenir ruhu kirlenmez. Necip Fazıl Kısakürek çocukluğu hikmet boyutunda ele alırken; Cahit Sıtkı Tarancı hatıra yönüyle ele alır. Nazım Hikmet ise bir hak savunucusu rolüne bürünmüştür. Mağdur çocukların haklarını aramaktadır. Dünyanın çocuklara verilmesiyle dünyanın daha güzel bir yer olacağını düşünmektedir. Çünkü çocuklar büyüklerin yapamayacağı şeyleri yapabilirler. Beraber oynayabilirler; beraber türkü söyleyebilirler. Böylece tüm insani erdemlerden mahrum kalmış insanoğluna örnek olabilirler.

dünyayı çocuklara verelim

 

kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi

hiç değilse bir günlüğüne doysunlar

 

“Kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi” ifadeleri burada samimiyetli olma şartı koşar. Şair, “Dünyayı vereceksek samimi bir şekilde verelim.” demek ister. Çünkü çocuklarla anlaşabilmenin şartı samimiyettir. Çocuklar karşısındakinin samimi olup olmadığını anlayacak bir ruhî sezişe sahiplerdir. Nazım Hikmet de bunun farkında olarak bu şartı sürmüştür. Acı çeken mağdur olan ve aç kalan çocuklar yine asgari düzeyde doysunlar. Fazlası olamıyorsa en azı olsun. Ama çocuklar için bir gün belki bin gün yerine geçebilir. Doyumsuzluktan çıkan savaşlara nazaran çocuklar o hak edecekleri bir günde doyabilir. Bu çocuklar için sonsuz bir doyum olabilir. Burada kapalı olarak çocuklar ile büyükler arasında bir kıyaslama yapılmıştır.

dünyayı çocuklara verelim

bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı

çocuklar dünyayı alacak elimizden

ölümsüz ağaçlar dikecekler

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, erdemlerini kaybetmiş insanoğluna, kaybettiği erdemleri tekrardan sadece çocuklar hatırlatabilir. “Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı” ifadeleri bunu belirtir. Çocukların arkadaşlıkları samimidir. Kavga ettiklerinde anında barışırlar ve İmam Suyûtî’nin dediği gibi birbirlerine kin gütmezler. Savaşların olduğu dünyamızda arkadaşlık sadece çocuklar ile öğrenilebilir. Son iki mısrada Nazım Hikmet, çocukların dünyayı alacağı inancını dile getirir. Nazım Hikmet’in sahip olduğu dünya görüşüne göre belki devrimle, belki de ruhu ile. Çocuklar dünyayı aldıkları zaman, tüm öldürülenlere, tüm ölümlere inat ölümsüz ağaçlar dikeceklerdir. Çocukların dünyasında ölüm olmayacaktır. Necip Fazıl Kısakürek’in şiirinde “İnsanlık zincirinin ebediyet halkası” olan çocuklar bu şiirde de ölümsüz ağaçlar dikmesi ile insanlık zincirini devam ettireceklerdir.

Her üç şiirde de şairlerin çocuklara bakışı neredeyse aynıdır. İnsanlığın devamı, kurtuluşu çocukların elindedir. Çocukluk Cahit Sıtkı Tarancı’ya göre de bir sığınaktır. Büyüdükçe kaybettiği değerlerini çocukluğunda bulur şair. Çocukluk bu üç şaire göre hem korunması gereken hem de koruyan bir olgudur. Üç şiirde de bunun izlerini görürüz. Son olarak Sezai Karakoç’un mısrası ile yazımızı noktalayabiliriz.

“İnsanı çözersin, çözersin, çözersin çocuk çıkar.”

 

Muzaffer AYVALIOĞLU - Aylık Dergisi 195. Sayı

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER