Bir Günün Hikâyesi
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Bir Günün Hikâyesi
22.09.2019 10:30:00

 

Bir Günün Hikâyesi

– “Örneğin şu ben varım diyen acı dolu geveleme: Onu çevreleyen benim. Varım, var olduğumu düşünüyorum. Ah bu var olma duygusu ne uzun bir şerit. Ben de yavaş yavaş açıyorum onu. Düşünmeyi engelleyebilsem bari! Deniyorum, başarıyorum: Başım dumanla doldu gibime geliyor… Derken işte yeniden başlıyor”… (Jean Paul Sartre; “Bulantı”)

Kitabtan en son bu satırları okudu, ayracı sayfanın arasına koyarak kitabı kapattı ve ayağa kalktı.

Herkes içini boşaltmak için ağlayamaz, kimisi dışarı çıkar bir sigara yakar. O da öyle yaptı. Sanki bir yere yetişmesi gerekiyormuş gibi, geç kalmışlığın verdiği bir acelecilikle dışarıya attı kendini. Oysa gidecek veya yetişmesi gereken kimsesi yoktu. Nice zamandır ruhunu kasıp kavuran sebebini bilmediği bir sıkıntıdan kaçıyordu aslında. Nereye gittiğinin bir önemi yoktu. Yüreğindeki bu ağırlığı hiç bilmediği bir yere gömüp, eve huzur içinde geri dönme umuduyla çıkmıştı yine dışarı. Bilse sebebini bulamadığı bu derdin devası nerede, oraya gidecekti koşa koşa. Daha teşhisini bile koyamadığı bir hastalığın tedavisini arıyordu. Karanlıkta simsiyah bir ipi aramak gibi…

Ne yazık! Sanki ruhu küçük bir iğnenin deliğinden geçmeye çalışıyormuş da arada sıkışmış gibiydi. Ne ileri hareket edebiliyordu ne geri. Sanki tüm dünya onu terk etmiş, kimse onu görmüyor, kimse onu duymuyordu. Boğuluyordu. Avazı çıktığı kadar sessiz bir çığlık atıyordu sanki…

Sigarasını yakarken insiyakî bir hisle ayaklarının emrine verdi kendini, onun peşinden yürümeye başladı.

Yalnızlık dolu bir eylemdir yürümek. Ferdîleşme ve bu ferdîleşmeyle içe dönme ve bu dönüşün sonunda da ruhta yoğunlaşma eylemidir. En iyi yaptığı eylem de buydu zaten. Çok ihtiyacı vardı buna. Herşey bir yana, rahatlatan bir eylemdir yürümek…

Derken, David Le Breton’un yürümekle ilgili şu sözleri geldi aklına:

– “Yürüyüşçünün kırılganlığı, fetih yahut küçümsemeden çok, temkinli olmaya veya ötekine açılmaya iter. Kesin olan şu ki, yürüyen insan, genellikle, otomobil kullanan yahut trene veya uçağa binen biri gibi kibirli olmaz. Çünkü attığı her adımda, dünyanın acımasızlığını ve yolda rastladığı insanlarla dostça uzlaşma gerekliliğini hissederek, asla insan olduğunu unutmaz. Yürümek benmerkezcilikten uzaklaştırır ve insanı kırılganlığına ve gücüne götüren sınırlar içinde dünyayı yeniler. Olağanüstü bir antropolojik etkinliktir. Çünkü insanda sürekli anlama, dünyanın yapısı içinde yerini bulma, başkalarıyla olan bağını sorgulama kaygısı uyandırır.”

Yürümeye devam etti…

Neden sonra bir yerde durdu. Tanıdık geldi burası ona. Burası bir oyun salonuydu. Eskiden arkadaşlarıyla buraya takılır, iskambil oyunları oynardı. İçeri girdi, birkaç arkadaşının oturduğu bir masaya doğru yöneldi, selâm verdi. Sanki onu bekliyordu arkadaşları. Hiç şaşırmadılar onu gördüklerine. Oysa en son iki sene evvel görüşmüşlerdi. Masaya oturdu. Elinde iskambil destesi olan arkadaşı “var mısın bir el atalım” dedi. Ağzını açmadan, onaylar gibi başını öne doğru salladı ve oyuna dahil oldu.

Kumar, her zaman enteresan gelmiştir ona. Kumar onun için para kazanma gayesi değil, ihtimalleri kurcalama merakıydı. Dağıtılan kartların oyunculara gidiş sırası, umut edilen kartın boş çıkıp hiç bir şeye yaramaması, bir oyuncunun ruh hâlinin oyuna etki etmesi, bir oyuncunun yaptığı yanlış hareketin diğer oyunculara kazanım olarak ters etki yapması… Onun tecessüsünü gıdıklayan ve kumar mübtelası yapan işte bunlardı.

İmkansızdır bir kumarbazı durdurmak. Kumarbaz oyuna başladığı zaman, tüm dünya arkada siyah-beyaz bir fondur sadece. Dış dünyaya ait hiçbir şeyi görmez, hiçbir sesi duymaz. Oyun masası onun bile isteyerek girdiği bir zindandır sanki. Bilerek hapseder kendini oraya. Felaketin cazibesine kapılmak denilen şey…

Bir nevi his ibtali yaşar insan. Susuzluktan kavrulan bir insanın, susuzluğunu gidermek için arsenik içmesi gibidir. Bilirsin onun arsenik olduğunu ve seni zehirleyeceğini, ama yine de içersin.

Neden mi kumar oynar bir kumarbaz? Çünkü; daha imkansız bir ihtimal yoktur. Kumar, bir çeşit, ihtimallerdeki imkansızı arama işidir. İhtimallerin peşinden gitme işidir. İhtimal teorisini getiren meşhur matematikçi Pascal, iflah olmaz bir kumarbazdır meselâ. Pascal’ın, ‘kumarbaz teorisi’ni ateistlere Allah’ın varlığını isbatlamak için ileri sürdüğü söylenir. Şöyle konuşur ‘kumarbaz teorisi’nde Pascal:

– “Tanrı’nın varoluşuna oynayıp kazanırsak (yâni, Tanrı var ise eğer), o zaman kazancımız -bir büyük ödül olarak- sonsuz hayattır. Bu seçimi yapmış isek ve de Tanrı’nın varolmadığı bir şekilde ortaya çıkmış ise, kaybımız ebedî hayat imkânıyla kıyaslandığında pek büyük bir kayıp sayılmaz: Dünyevî birtakım hazları kaçırmış, birçok saati ibadetle geçirmiş olabiliriz.

Tanrı’nın varolmadığı alternatifine oynamayı seçer ve kazanırsak (yâni, Tanrı yok ise), bu dünyadaki hayatın hazlarına ilahî ceza korkusu duymadan düşkünlük göstermek açısından tam bir özgürlüğün keyfine varırız. Fakat bu alternatife oynar ve kaybeder isek (yâni, Tanrı’nın varolduğu ortaya çıkarsa), bu takdirde ebedî bir cehennem mahkûmiyeti tehlikesiyle dahi karşı karşıya kalırız.”

Bir deyişle, Pascal’a göre, önünde sonunda Tanrı’ya inanır iyi bir kumarbaz…

O da Pascal gibi iyi bir kumarbazdı kuşkusuz. ‘Görsel hafıza’sı çok iyiydi. Çok iyi takib ederdi kağıtların sırasını.

Oyunu kazanmak için oynar her kumarbaz. Hiç kimse yenilmek için oturmaz masaya. Lâkin o, para kazandığı hâlde bir türlü masadan kalkamıyor, oynadıkça oynuyor, sanki kazandığı parayı yeniden kaybetmek istiyordu. İhtimaldeki imkansızı arıyordu. Kainatın onu ne kadar bükeceğini görmek istiyordu belki. Kaybetmeyi kazanmak için oynar mı insan? O bunu yapıyordu. Mağlubiyeti kazanmak için oynuyordu.

Şunlar yazar Adam Fawer’in “Olasılıksız” isimli kitabının arka kapağında:

– “Bir sabah, yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünerek uyandınız. Bir saat sonra, onunla sokakta karşılaştınız. Sizce bu sadece bir tesadüf mü, yoksa çok daha farklı bir anlamı olabilir mi? Siz hiç Loto’da büyük ikramiyeyi kazanmadınız. Ama birileri kazanıyor. Hem de sürekli! Onlar sizden daha mı şanslılar?

Şans nedir gerçekten? İçinizde bütün parayı kırmızıya yatırmanız gerektiğini söyleyen bir his var. Bu his bir öngörü müdür? Yoksa daha fazlası mı?

Yolda gidiyorsunuz. Kafanızı çevirip yandaki küçük parka baktınız ve bir ânda bu anı daha önce de yaşamış olduğunuzu hissettiniz. Evet, Deja Vu. Sizce nedir Deja Vu; geçmiş mi, rüya mı, yoksa geleceği yaşamak mı?..”

Bu kitabta, kainatta tesadüf ve “olasılıksız” diye bir şey olmadığını ve her ihtimalin ciddiye alınması gerektiğini anlatır Fawer. Tesadüf yok, tevafuk vardır.

Kuantum fiziğini veri olarak alır yine kitab. Maddenin de düşüncenin de enerjiden ibaret olduğunu savunan kuantum fiziğine göre, sürekli hareket hâlindedir bu enerji. Her şey hareket hâlinde olduğu için de, her ân yeni bir şey olur kainatta. Her şey birbiriyle etkileşim hâlinde olduğu için, bir şeydeki değişim veya hareket, kainattaki pek çok şeyi değiştirir yahut etkiler “kelebek etkisi”yle.

Aslında, tasavvuftaki “her dem yeniden yaratılan kainat” düşüncesiyle paralellik gösterir bu düşünce. Yâni, yer değiştiren ve hareket eden bir çok şey sebebiyle, her ân başka bir şeyin oluşumuna şahid olur içinde yaşadığımız kainat. Kaos gibi görünen onca hareketin arasında, müthiş bir ahenk vardır gerçekte. Bu ahengin kendi başına oluştuğunu söylemek aptallık olur şübhesiz. Tüm bu “olasılıkları” hesablayan ve hareketleri düzene koyan bir yaratıcı olmadan, mümkün müdür dünyanın bir saniye bile ayakta durması?..

“Tanrı zar atmaz” şeklinde ifade eder bunu Einstein. Bize kaos gibi görünen düzensizlikler, bir düzenin parçalarıdır der. Neyleyelim ki o düzeni çoğu zaman göremez insan. Düzene bakar ama kaosu görür.

Tarihin gidişatını değiştiren büyük adamların yaptıklarına baktığımızda, “doğru zamanda doğru yerde bulunduklarına” şahid oluruz hep. Aklıselim gözüken ve bize öğüt veren felsefeler de, hep “doğru zamanda doğru yerde bulunmanın fazilet olduğunu”, kişinin bunu yapabilmek için kendini geliştirmek, gayret göstermek ve kendini buna adamak zorunda olduğunu öğütler. Oysa sorgulamazlar ki, doğru zamanda doğru yerde bulunup da büyük işler başaran bu insanlar, bunu kendi içlerinde mevcut yetenek ve sezgiyle mi yapar sadece, yoksa onlara yardım eden ve şartları onlar için olgunlaştıran bir yaratıcının kudretiyle mi olur herşey?..

Saatler saatleri kovaladı. Kumar da onun derdine çare olmadı; bunun farkındaydı. Ancak bir şey vardı sanki kumardan aldığı. Para değildi elbet bu. Ne kazandığı, ne kaybettiği umurundaydı zira.

Kimseye bir şey söylemeden masadan kalktı ve yarım kalan yürüyüşünü tamamlamak üzere kendini sokağa attı. Kalabalığın içine bırakmak istiyordu kendini. Dün kaçtığı ve kaos gibi görünen bu insan seli, daha tanıdık, daha samimi geliyordu ona artık. Bir sigara daha yaktı, kalabalığa daldı, kayboldu gözden. 

Sebahattin Arslan / Akademya Dergisi

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert