Atatürk’ün “Kültür Devrimleri” nden denilen adı üzerinde yanlış telaffuz edildiği halde “Dil Devrimi” en zor ve zikzaklı olanı oldu. Arapçadaki “inkılap” ve bir bakıma da “ihtilal” kelimelerinin uydurukça karşılığı “devrim” demek, “bir şeyi alt -üst etmek, yan yatırmak” demektir. İşte, dil bir milletin hayatında süreklilik arz ettiği, “devrim” le değil “”evrim” le geliştiği için “”Dil Devrimi” demek bu sebepten yanlıştı. “Dil Devrimi” demenin yanlış olduğunu, daha önceki yazılarımızda “inkılapların kanunları” na da aykırı olduğunu belgeleriyle anlatmıştık.
Mustafa Kemal Atatürk’ün mesleği askerlikti ve asıl olarak bu alanda temayüz etmişti. Dil konusunda en yakın çalışma elemanlarından Hikmet Bayur, Falih Rıfkı Atay, Ahmet Cevat Emre’nin hatırlarında anlattıklarına göre, “Atatürk bir dil uzmanı değildi. Dilden anlamazdı. Bu sebepten dilci geçinenlerin etkisinde kalmıştı.” Kendisi de aslında, aşağıda anlatacağımız üzere, “Uydurukça Dil” den vazgeçerken, “Benden isteyenlerin isteklerini denedik ve tecrübe ettik. Tutmadı” diyerek bunların etkisinde kaldığını dile getirecektir.
Atatürk’ün “Dil Devrimi” konusunda etkisinde kaldıkları kimseler, neredeyse tamamen “hakiki dil uzmanları, birinci sınıf dilciler, üstat ve duayen yazarlar” değil, ikinci, üçüncü ve belki de hiç dereceye giremeyecek ehliyetsiz, liyakatsiz ve amatör kimselerdi. Bunlar, biraz da Atatürk’ün devrimler geleneğinde, onun gözüne girmek, bu sayede itibar sahibi olmak, makam ve mevkii kapmak için ona “yaranmak” kabilinden kendilerini gösterdiler. İşe biraz da “yıkıcı amaçlı ” olarak “iç ve dış algı operasyonları” nın damgasını vurması, yapılanları büsbütün berbat etti.
Osmanlı döneminden gelen, toplumu “iki dillilik” ten kurtararak, herkesin yazıp ve konuşup anlayabileceği genelde bir “halk dili” haline getirmeye yönelik Tanzimat’la birlikte 1840’larda başlayan ve 1922’ye gelene kadar adına “Dili Sadeleştirme” denilen “dili ıslah hareketi” yle, Türkçeden Arapça ve Farsça tamamlamalar terk edilerek ve genelde “aşrı tasfiye” ye gitmeksizin Türkçe olan kelimelerin kullanılmasına özen gösterilerek, adı geçen sadeleştirilme süreci tamamlanmış, “Dil Devrimi” günlerinde yaşamaya devam eden Mehmet Akif, Yahya Kemal, Halit Ziya Uşaklıgil, Yusuf Ziya Ortaç, Halide Edip Adıvar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Ali Canip Yöntem, Ahmet Emin Yalman, Prof. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Mükremin Halil Hiç, Celal Nuri, Hüseyin Cahit Yalçın vb. edebiyatçı ve yazarlar, edebiyatımızda birer “şaheser” ve “klasikler” den olan kitaplarını “Sadeleştirilmiş Dil” ile yazmışlardı. Atatürk de “Nutuk” unu 1927’ de bu dilli yazmış, 20 bin Arapça ve Farsça kelime kullanmıştı.
Atatürk, 1932’de Türk Dil Kurumu’nu kurarak, öncülüğünü yaptığı “Dil Devrimi” konusunda, başlangıcındaki esası, dilimizdeki bütün Arapça ve Farsça kelimelerin topyekun tasfiye ile yerlerine “dili arılaştırma, öztürkçeleştirme” adı altında “uydurukça dil” e yukarıda adları geçen üstat ve duayen yazarları “kazanmak” için büyük çaba harcamışsa da bunu başaramamış, özellikle Yahya Kemal için, “O, Dil Devrimine kazanılmadıkça bu iş başarılı olamaz” denilmiş, yazarımız, kendisini bu uğurda sık sık sıkıştırması karşısında “Paşam, beni kendi halime bırak” diyerek kesin tavrını ortaya koyunca, Atatürk onun üzerinde durmaktan vazgeçmiş, aşağıda göreceğimiz üzere “Uydurukça Dil” den dönüş yaparken de onun için “Yahya Kemal haklı çıktı” sözlerini sarf etmiştir.
“Dil Devrimi” ne, günlüklerinde yer aldığı üzere Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tepkisi de söyle olmuştu: “İnkılapların taraftarıyım ve dil meselesindeki ifratlar hariç.” (Ahmet Hamdi Tanpınar, “Seçmeler”, YKY, İstanbul, 1992, s. 310). İşi bilen, ehil, üstat ve duayen yazarların “Uydurukça Dil”e karşı çıkmaları haksız ve yersiz değildi. Çünkü, şiir, makale ve romanlarını bu dille yazmak isteselerdi “şaheserler, klasikler” yazamazlardı.
“Dil Devrimi” nin Talihsiz Başlaması
Daha sonra bunu “hatalı, yanlış” görüp vazgeçeceği halde, “Dil Devrimi” nin başlangıcı yıllarında, adı geçen devrime Atatürk’ün biraz da “asker kişiliği” damgasını vurmuştu. Bu cümleden olarak, Sadri Maksudi (Arsal)’ın 1930’da yayınlanan “Türk Dili İçin” isimli kitabına bir “takdim” yazısında “Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtaracaktır” ifadesini de kullanmıştı.
Görülüyor ki Atatürk, başlangıçta dil konusuna “askeri stratejik ve taktik terminoloji ” ile bakıyor ve başlıyordu. Başkomutanı olduğu İstiklal Harbimiz yıllarında, vatanımızı dört bir tarafından işgal eden düşman askerlerini savaşıp kovarak bağımsızlığımıza kavuşmuştuk. Atatürk’ün buna kıyasla ima ettiği, dilimizdeki Arapça ve Farsça kelimelerini de “yabancı askerlerin işgaline” benzeterek, bunların da atılmak suretiyle “Dilimize de istiklalini kazandırmak” düşüncesi, toplumun sosyolojik, kültürel bir yapılanmasının askeri bir yapılanma ile karşılaştırmaya tabi tutulduğu kendisini gösteriyordu ki, zaten Atatürk’ün yaptıkları için de “Atatürk İhtilali” veya “Anadolu İhtilali” denildiği halde, dil konusundaki bu görüşleri “ihtilallerin kanunları” na da aykırı idi. Sonra, 19. asırda Batı’da yoğun olarak yapılan “Dil Reformları” geleneğine de aykırı idi. Bunun böyle olduğunu, “Türkçe Yılı Dolayısıyla III” yazımızda Batılı Türkologlar ve ilim adamlarının eleştirileri ve gösterdikleri çözüm yollarıyla dile getirmiştik. Avrupa’da hemen hemen her dilini yeniden ıslah ve düzenlemeye kalkışmıştı ama, bunlarda bizdeki gibi yüzde yüz tasfiyecilik yaşanmamıştı. Çünkü dünyada “saf dil” yoktu. Saf dil, arı dil kabile dili olup dillerin en ilkelidir. Yaşayan dilleriyle Batılı milletlerin kelimelerinin % 60 -70 ini başka dillerden kelimeler meydana getirmiştir ve getirmeye devam etmiştir.
“Uydurukça Dil” Salgının Başlaması
“Türkçe Yılı Münasebetiyle” yazılarımızda geniş olarak dile getirdiğimiz üzere, “Uydurukça Dil” in sebeplerinden olarak, kuru-sıkı ve hamasi bir milliyetçilik duygusu yanında, “Medeniyet değiştirmek” in sanki bir “elbise değiştirmek” gibi yanlış algılanması sonucu kendisini gösterdi. “Medeniyet Davası ” işinin “Medeniyetler arası bir sentezleme” olduğu bilerek veya bilmeyerek gözardı edildi.
“Uydurukça Dil” yapılanmasına öncülük teşkil etmesi için halk dilinden ve Orta Asya’dan Türkçe kelimelerin derlenmesi sonucu iki ciltlik Tarama Dergisi yayınlandı; “Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu” ve “Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu” isimli kitapçıklar hazırlandı. Cep kılavuzlarına, Türkçede karşılığı olmayan kelimelerin yerine masa başında uydurulan ve dilimizin gramerine uymayan uydurukça kelimeler de konulmuştu. Artık bundan böyle bu dergi ve kitapçıklardaki öz Türkçe kelimeleri kullanılarak yazılması ve konuşulması istenilmeye başlandı.
Bunun öncülüğünü de Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa yaptı. 3 Kasım 1934’de Çankaya Köşkünde İsveç Veliahtı Prens Gustav Adolf’u kabul toplantısında yaptığı konuşmasında uydurukça kelimeler kullandı. Konuşmadan kimsenin bir şey anlamadığı bu kelimelerin sayısı 35 idi.
Atatürk, 1932’den başlayarak 1936’da “Uydurukça Dil” den vazgeçeceği yıla kadar bütün kutlama yazıları ve TBMM’ni açış konuşmalarında hep uydurukça kelimeleri kullandı.
Gazetelerden olarak, bütün gazetelere haber salınarak, artık bundan böyle köşe yazarlarının yazılarını arı dil, öztürkçe ile yazmaları “zorunlu” hale getirildi. Köşe yazarları buna uyarak akşamdan, Osmanlı döneminden gelen “Sadeleştirilmiş Türkçe” veya “Yaşayan Türkçe” ile yazdıkları makalelerini, sabah götürüp gazetede, adlarına “ikameci” denilen uydurukça dil yapmak için özel olarak görevlendirilmiş kişilere veriyorlar, bunlar, yazarlardan gelen metinlerdeki bütün Arapça ve Farsça kelimeleri Tarama Dergisi ile iki cep kılavuzundan aldıkları “öz Türkçe kelimeler” denilen kelimelerle değiştirerek yeniden kendileri yazıyorlar, öğleye doğru gazetenin matbaasına teslim ediyorlar, gazeteler sabah çıktığında, halkın okuyarak anlamasını bir kenara bırakınız, köşe yazarları bile yazdıklarını anlayamıyorlardı. Bunları anlatan Falih Rıfkı Atay’ın dile getirdiklerine göre, bu “ikameci” işinden olarak, Cumhuriyet’in sahibi Yunus Nadi, başyazılarını yazdıktan sonra “ikameci” ye vermeyerek uydurukça dile çevrisini kendisi yapar, bu haliyle gazetesine verir, gazete sabah çıktığında, yazdığı yazısını okuyunca kendisi bile anlamazmış. (Falih Rıfkı Atay, Işık, Dünya Gazetesi, 17 Temmuz 1966)
“Öz Türkçeye öncülük etsin” diye hazırlanan Tarama Dergisi ve yapılan iki kılavuz kitap çalışmaları boşa gitti. Edebiyatçılarımızdan Peyami Safa’nın yazdıklarına göre, “Tarama Dergisi, Kılavuz, Sözlük gibi bir sürü lügat kitaplarında öz Türkçe diye ortaya koyduğumuz kelimelerin yüzde doksan dokuzu sayfalarında gömülü kaldı ve yaşamadı, çünkü dilin cevheri bunları kustu ve dışarı attı.” (Peyami Safa, Osmanlıca Türkçe Uydurukça, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1990, s. 136)
Atatürk’ ün “Uydurukça Dil”den Vazgeçmesi
“Uydurukça dil” de insanların “deneme ve tecrübe” nin “kobay” ı olarak “kullanıldığı bir yer de Atatürk’ün sofrası oldu. Çankaya köşkünde sofranın müdavimlerinden Falih Rıfkı Atay hatıralarında anlattığına göre, Atatürk sofrasına gelen hemen herkese, içinde hiçbir Arapça ve Farsça kelime olmayan “arı dil” veya “öz Türkçe” kelimelerden ibaret birer nutuk söylemeleri için görevler veriyordu. Cumhuriyet gazetesi sahibi ve başyazarı Yunus Nadi, TBMM Başkanı Kâzım Özalp, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya bunlar arasında olan kimselerdi. Atay, Yunus Nadi’nin “uydurukça nutuk” unu yazmak için ne büyük zorluklar ve sıkıntılar çekerek hazırladığından ve bunu okurken de ıkınarak, sıkılarak büyük zorluklarla kanter içinde okuyup bitirdiğinden bahseder. En güzel “Uydurukça Dil” i İstiklal Savaşı komutanlarından emekli general Kâzım Dirik konuşurmuş. Atay, onun için de “çıtır çıtır konuşurdu” görüşlerine yer verir ve yine hatıralarında Atatürk’ün bütün bu uydurukça konuşmalardan sıkıldığından, bunlardan hiçbir şey anlaşılmadığı için giderek rahatsızlık duyduğundan bahisle, onun artık bundan dönülmesine yönelik son kararı aşamasına geldiğine yönelik şunları yazar:
“Bu dar özleştirme (arı dil, uydurukça) sıkıntıları içinde bir gün, arkadaşlarından birine bir nutuk söylettiğini hatırlıyorum. Hiçbir yabancı kelime kullanmayacaktı. Ayağa kalktı. Nutuk bir kekelemeden ibaretti. Kendisine (Atatürk’e) dedim ki:
-Sanki İç Asya’dan (Orta Asya’dan) gelen biri size derdini anlatmaya çalışıyor. Ama derdi nedir? Hiç birimiz öğrenemedik. Güldü. Sonra yalnız olduğumuz bir gün:
“Çocuk beni dinle’ dedi. ‘Türkçenin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Bir çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakırlar mı? Bırakmazlar. Biz de çıkmazdan kurtarma şerefini başkalarına bırakamayız’ dedi.” (Falih Rıfkı Atay, Işık, Dünya Gazetesi, 17 Temmuz 1966)
Atatürk, Atay’a söylediklerinin benzerini iki yazara daha söylemişti. Bunlardan Ahmet Cevat Emre’ye “Dilde ve musikide inkılap olmaz.” (Ahmet Cevat Emre, İki Neslin Tarihi, Hilmi Kitabevi, İstanbul, 1960, s. 338 – 339) sözlerini sarf ederken, İsmail Habip Sevük’e de: “Bu dil işi bu tutumla (uydurukça ile) sökmeyecek; ben öldükten sonra döneceklerine ben kendim dönerim.” (İsmail Habip Sevük, Dil Davası, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1949, s. 29) sözlerini sarf etmişti.
Atatürk’ün bir sofra toplantısında “Dil Devrimi” ne aktif destek verenlerin yanında Yahya Kemal de vardı. Konuşmasının bir bölümünde, onun “Uydurukça Dil” e destek vermemesinin “erdem” ini dile getirmek için, “Yahya Kemal’in vehmi sizin ilminizi yendi” diyerek, dil konuşunda kendisini yanlış yönlendirenleri tenkit etmişti. (Nihat Sami Baharlı, İlmi Yenen Vehim, Meydan Dergisi, 28 Şubat 1967, s.11)
Atatürk, bu dönüşünün ardından hiçbir konuşması ve yazışmasında artık bundan böyle masa başında üretilmiş uydurukça kelimeleri kullanmadı. Yaşayan dilimizde kullanılmaya devam eden Arapça ve Farsça kelimelerin kullanılmasına geri döndü.
Atatürk’ün “Uydurukça Dil” den dönmesinin bir diğer göstergesi de “Güneş Dil Teorisi” ne büyük önem vermesi oldu. Bu teoriye, Avusturyalı Dr. H.F. Kevrdie, 45 sayfalık bir “deften karalaması” sında ortaya atmıştı. Bunu göre, bütün dünya dillerinin Türkçeden geldiği ileri sürülüyordu. Atatürk, 1936’da yapılan Üçüncü Dil Kurultayını bunun ispatlanmasına ayırmıştı. Ona göre, dilimizdeki kelimelerin büyük bir kısmını meydana getiren Arapça ve Farsça dillerinin de “Türkçeden gelme diller” olduğu ispat edilirse, mesele kalmaz, zaten “dil davası” nda asıl güdülen amaç, “milliyetçilik, onu millileştirmek” olduğu için, artık bundan böyle adı geçen dillerin kelimeleri aslından bizim olduğu için onları kullanmakta bir mahzur olmayacaktı. Ayrı bir yazımızda detaylı olarak inceleyeceğimiz “Güney Dil Teorisi” ispatlanamadığı için tutmadı. Atatürk’ün vefatından sonra gündemden tamamen düştü.
Atatürk’ün “dilde ve musikide inkılap (devrim) olmaz” sözünü “bilinçsizce söylemiş” olması düşünülemez. Konu buraya gelmişken filoz Aristo’nun “Bir milletin ruhunu ve değerlerini yok etmek istiyorsanız, diline, hukukuna ve musikisine dokununuz” sözüne kulak vermeliyiz.
Bir milleti yok etmek için niçin dili ve müziğine dokunulmalıdır? Çünkü, bir milleti millet yapan ve diğer milletlerden “farklı” hale getiren onun kendine özgü milli dili ve milli müziğidir. Millet için zaten devamlı, “Milli dilini kaybeden milletler yok olurlar” denilmiştir. Bu sebepten, bir millet yaşatılmak isteniyorsa onun dilinde inkılap yapılamaz. Zira dünyada “saf dil” diye bir dil yoktur. Bütün diller birbirinden etkilenmişlerdir. En gelişmiş, ileri diller denilen İngilizce, Fransızca, Almanca’ nın bile % 60-70’i Latince ve Eski Yunancadan kelimelerdendir. “Saf dil”, “kabile dili” dir ki, dillerin en ilkeli budur.
Müzik ise, genel anlamda tarif edildiği üzere, “Bir milletin milli dilinin sazlı ve sözlü olarak estetik hüviyet kazanmasıdır.” Bu bakından müziğin “evrensel” i veya “uluslararası” olanı olmaz. Milletler ancak kendi müziklerinden zevk alırlar, onunla mest olurlar. “Müzikte Batılılaşma” da bu sebepten, milletimiz nezdinde kabul görmemiş, milletimize yabancılaşmış küçük bir azınlığın lüksü ve modası haline gelmiştir.
Geçmişten günümüze, “Dil Devrimi” sürecinde yaşanan en talihsiz gelişmelerden birisi de, Atatürk “Uydurukça Dil” in zararlarını görüp bundan vazgeçtiği halde, o hayata gözlerini yumduktan sonra ise, onun dönemini müteakiben gelen “İnönü Dönemi” nde (1939 – 1950), Milli Şef ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü’nün dile getirdiği üzere “Atatürk’ün başaramadığı Dil Devrimini ben tamamlayacağım” (Nihat Sami Banarlı, Fuat Köprülü ve Türk Dili, Meydan Dergisi, 2 Ağustos 1966, s. 15)) diyerek, “Uydurukça Dil” e geri dönmesi oldu. Bu görevi, Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel ve kültür danışmanlarından Nurullah Ataç’a verdi. Yücel zamanında “Uydurukça Dil” ders kitaplarına girmeye başladı. Ataç, yaptığı aşırı uydurma dille tarihimize “Türkçenin anasını ağlatıcı, mezarını kazıcı” (Nejat Muallimoğlu, Türkçe Bilen Aranıyor, Muallimoğlu Yayınları, İstanbul, 200, s. 315), “Türkçeyi Ataç yıkmıştır” (Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Türkçenin Karanlık Günleri, Polat Ofset, Ankara, 1972, s. 109) hükümleri ile geçti. 1 8 2021
Öztürk Samuk
Yok hükmündedir!
Nihat Güç
Zuhruf Suresi 24. Ayeti
Mehmet Ali Çamoğlu
Rehberden Silinen Her Numara, Taştan Silinen Bir Yazı
Mesut BALYEMEZ
Ulan kapitalizm.
Eyüphan KAYA
Erdoğan’ın Kürtler İçin Kalıcı Hizmetleri Takdire Şayandır
Seyfettin BUDAK
Kayıplar Antropolojisinden Zihindeki Bilincin Egemenliğine
Bülent ERTEKİN
Engelliler İçin Söz Değil, İcraat Gerekiyor
Aydın BENLİ
Çok Gerginiz Çok!
Aydan KURT
Bir yolculuktan fazlası...
Recep YAZGAN
Samsun’u Kimlik Bunalımına Sürükleme!
Adnan ÖZ
Bu sezon samsunspor’a yakıştı!
Songül KARAMAN
Aile İçi İletişimde 10 Altın Kural
Kadir Erol
İnsan Olmak....!
Vehbi KARA
Kocatepe Muhribi’nin Batması ve Liyakatsizlik Sorunu
Murat GÜLŞAN
Maskeler düştü: saha yeşil, zihniyet kara!
Mesut CİHAT
Adamlığın Sende Kalsın
Adnan İPEKDAL
ODTÜ Semalarında Amerikan bayrağı Dalgalanacak mı!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SADAKAT: RUHUN CENNETİ!
Burak Çileli
Sumud filosu işkencesine kısas milli haysiyet meselemizdir
İsa ÇOLAKER
YAZAR TIKANIKLIĞI
Mehmet BOZKURT
Maskelerin Ardından Çürümüşlük
Ömer Naci Yılmaz
Ali Kolcu Hoca’mızı Hakk’a Uğurladık
MUSTAFA GÜLTEKİN
SIRRIN SAKLANMA ZORUNLULUĞU
Mehmet Nuri BİNGÖL
En Büyük Miyar: Kanaat
Cevahir AYDIN
Ruhun Bahçıvanı: Sinaptik Budama ve İlahi Tasfiye
Memiş OKUYUCU
İyilikle İyileştirerek Eğitim
Özlem Gürbüz
Korkudan Değil, Güvenden Doğan Eğitim
Hamdi TEMEL
Suçun Adresi: Başta Medya, Sonra Hepimiz
Gülay ÇETKİN
Okullarda Başka Bir Şiddet Modeli
Halil MERT
Türklük Tanımının Güncellenmesi
Hasan KARADEMİR
HİKMET KIVILCIMLININ DİNİ ANLAYIŞININ ELEŞTİRİSİ
Servet ZEYREK
Hevasını İlahlaştıran Kişiyi Gördün Mü!
Ahmet SAĞLAM
Din Düşmanlığı
Hüseyin KURT
Yeni Neslin Görünmeyen Krizi
Ahmet Eren KURT
Görülmeyen Bir Dağılma
Ahmet DÜZGÜN
Artık seviye eğitim sistemi şart
Ravza ZEYBEK
Düştüğü Yerden Kalkacak Ümmet
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Eğitimde Yapay Zeka
Özhan KIZILTAN
Athanor Mason Locası
Fatih ORUÇ
Abd-Suriye Savaşı ve Rakka Katliamı
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 79
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Unutma Hakkını Kaybeden Toplum: Her Şeyi Hatırlayıp Hiçbir Şeyi Anlamayan İnsanlar
Fatma Saçak Akbulut
İLİŞKİ RUTİNİ
Levent ERTEKİN
Çimler üzerinde bir festival: tire’nin kazancı mı, kaybı mı?
Batuhan ŞUORUÇ
Daha Az Tanıdık Olana
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)