Aziz dostlar, bu makalemizde, 2021 Türkçe Yılı münasebetiyle yazmakta olduğumuz konu başlıklı yazımızın üçüncü bölümü yazacağız.
Yazımızın ikinci bölümünün girişinde, dille ilgili 5 devlet ve fikir adımının görüşlerine yer vererek başlamıştık. Yaptığımız alıntılarımızda, bir milletin yaşatılması için milli dilinin korunmasına önem verilmesi ve bir milleti de yok etmek için dilinin yok edilmesi gerektiği üzerinde duruluyor ve en önemlisi, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 2021 Yılı Yunus Emre ve Türkçe Yılı münasebetiyle işitsel ve görsel medyada Türkçeyi iyi kullananlar ödül töreninde 26 Ocak 2022’de yaptığı konuşmada dile getirdiği üzere, günümüzde dilimizin yabancı dillerin istilasına uğraması soncu bir de dilimiz konusunda “MİLLİ BEKA SORUNU” yaşamaya başladığımızdan ve terörle mücadelede olduğu gibi bu sorunumuzun da “MİLLİ MÜCADELE RUHU” yla aşacağımıza dair bu konuşmasından bir alıntıyı yazımızın giriş kısmına almıştık.
Görülüyor ki, yazımıza aldığımız bu 5 alıntı boşu boşunu ve rastgele alınmamıştır. Çünkü, daha Osmanlı’dan günümüze bunların uygulamaları tamı tamına üzerimizde cereyan etmiştir, cereyan etmesi istenen diğer bir kısımlarının da uygulama ve tatbikat süreçleri devam etmektedir.
Yaptığımız 5 Alıntının Kısa Açıklamaları
İngiliz eski başbakanlarından Winston Churchıll’in milli dilleri İngilizcenin korunması ve yaşatılmasına yönelik görüşleri çok ilginçtir. Ne demişti?: “Ben dilimize dokunanları döverim. Onları dövme hakkım vardır.” Acaba bizim Türk devlet adamlarımızın da dilimizi korumak ve yaşatmak için böyle hayati ve vazgeçilmez gelenekleri ve görüşleri var mıdır? Ne gezer!... Ve hatta onların çoğunun dilimizi, iç ve dış yanlış ve milletimizin geleceği için çok tehlikeli algı operasyonlarına bile âlet olarak, bunun yaşanmış çok kötü örneklerini Türkçe Yılı münasebetiyle olan birçok makalemizde, bunları sizlerin de olduğu halde büyük boyutlarıyla dile getirmiştik.
Fransız devlet adamlarının da İngiliz devlet adamları gibi Fransızcanın korunması ve yaşatılmasında, onlar derecesinde ve hatta daha da büyük hassasiyet gösterdiklerini ben de zaten öteden beri bildiğim halde, bu bilgilerime bir katkı olarak da, Türkiye gazetesi köşe yazarı sayın İsmail Kaplan’ın 29 Ocak 2022’de köşesinde çıkan “Türkiye’yi ve Türkçeyi Korumak…” başlıklı yazısından öğrenmiştim. Yazıda, Fransızların dillerini korumak ve yaşatmak uğrunda İngilizlerden daha da “atak” davrandıkları halde, Fransız Parlamentosundan, Fransızcaya yabancı dillerden girebilecek yersiz kelimelerin (zorunlu alımların yani kendi dillerinde karşılığı olmayanların dışında, buna bir örnek: Fransızcada karşılıkları olmadığı halde “yoğurt” ve “divan” kelimelerini Türkçemizden alıp kendilerine de “milli kelimeleri” olarak kabul etmişlerdir) yasaklanması yanında, girenlerinin ise “cebren ayıklanması” na yönelik bir kanun çıkarıldığını öğrendim. Acaba, bizim devlet adamlarımız ve öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi, özellikle de Türkçe karşılıkları ola ola caddelerimizdeki işyerlerine İngilizce kelimelerden işyerleri isimlerinin konularak neredeyse ülkemizin Edirne’den Kars’a kadar bunlarla “Bir İngiliz ülkesi görünümü” ne büründüğü halde bunu “İstiklal Harbimizi bunun için mi yaptık? Bunun böyle olması için mi şehit ve gaziler verdik. Bunlar istiklalimize aykırıdır” gerekçeleriyle caddelerimizdeki bütün İngilizce “dilimizi işgal kelimeleri” ni, dilimizden atmak için Fransızlar gibi “cebren” de olsa atmaya yönelik bir kanun çıkaramazlar mı?” diye bunlara soru yönelttiğimizde, maalesef ki buna onların “olumlu” cevap verebileceklerine dair bir atmosfer ülkemizde yoktur. hala oluşmamıştır. İçe dönük “hatalardan” olarak, “El, eller ne der”, “Amerika, İngiltere ne der ve zaten kendisine girmek için can attığımız Avrupa Birliği buna çok sert tepki göstererek bizi birliğine almaz” vb. gibi yersiz “dış düşmanlar” dan korkmak yapılanması yanında, dışa dönük “aldatıcı” algı operasyonlarından da “Efendim, İngilizce Evrensel, Küresel, Global, Uluslararası ve ilim yapmak için en uygun bir dildir, ona nasıl karşı durabiliriz” “yutturmacaları” na kanmaktan olarak da “Türkçeden Çok Aşırı ve Yersiz Derecede Yabancı İstilacısı İngilizce Olan Kelimeleri Çıkarmak Kanunu” nu çıkaracaklarını hiç zannetmiyorum. Zaten, Sayın Erdoğan’a gönderdiğim “Dil Raporum” da da bahsettiğimi üzere, böyle veya bunu benzer bir kanın teklifi, 2006’dan beri TBMM’nin tozlu raflarında beklemeye devam ediyor,
Hal böyleyken demezler mi ki, “Fransa da her yerden tepkiler göreceğini bili bile böyle bir, hem de “cebren” olan dil kanunu nasıl çıkarabildi?” Hem de Avrupa Birliği, Avrupa Ülkesi ve Amerika- İngiltere ile müttefik bir NATO ülkesi olarak da, bunlardan gelebilecek tepkilere bile aldırmadan anasıl çıkarabildi?” diye de sormazlar mı? Sorarlar efendim!... Ve Fransızlardan “hazır cevapları” ndan olarak, “Fransız milletinin milli varlığına sebep olan Fransızcamız her şeyin üstünde, korunması ve yaşatılması her ne pahasına olursa olsun yerine getirilecektir. Fransız milletinin geleceği, başkalarının kör isteklerine feda edilemez. Böyle bir kanunu bu sebepten çıkarıyoruz” cevabını alırlar.
İşin aslına daha geriş boyutlarda bakılacak olunursa, yukarıda anlattıklarımızdan hareketle de, Fransız devlet adamlarının “dillerini korumu ve yaşatma inhisarcılığı” nı bir çeşitten olarak, dil konusundaki görüşünü açıklamaya devam ettiğimiz üzere İngiliz Başbakan Churchill de hiçbir şeyden sakınmadan ve hiçbir kimseden çekinmeden dile getirmiştir.
Bir önceki yazımızın girişinde yer alan 5 görüşten olarak Eski Yunan Filozofu Aristo ve Fransız İmparatoru I. Napolyon’un sözlerinin açıklanmasına gelince: Bunlara yönelik, 23 Ocak 2023 tarihinde yazıp sizlerin sitelerinize de çektiğim, “Milli ve Dini Değerlerimize Nasıl Dokunuldu? ‘İtibarsızlaştırmalar’ ın Anlam ve Amaçları Nedir” başlılık uzun yazımımızın bir bölümünden olarak “Hukukumuz, Diliz ve Musikimize Nasıl Dokunuldu?” olan bunu, önemine binaen ve adı geçen yazımızı okuyamayan okuyucularımızın da bunu okuyarak öğrenmeleri yanında, zaten 1 Mart 2021 tarihinde “Bir Millet İçin Dil, Hukuk ve Musuki Neden Önemlidir” başlıklı İstiklal gazetemizde yer alan ilk yazımızda da bunun açıklamasını yapacağımıza dair okuyucularımıza söz verdiğimi halde, bunu da yerine getirmekten olarak bu kısım yazımızı, bir kısım ilavelerle de aynen aşağıda veriyorum.
Sayın Erdoğan’ın girişteki görüşlerini ise, bu bölümler halindeki yazımızın değer bölümlerinde daha geniş boyutlarda açıklaması yapacağız.
Hukukumuza Nasıl Dokunuldu ? Veya Osmanlı’nın 5 Şubat 1856’da Yıkılışı
Filozof Aristo’ nun da anlam ifadesinden vurgulamak istediği halde, bir milletin hayatından, hem başka milletlerden farklı milli bir varlık ve millet olarak, milli kültür unsurlarından ve müesseselerinden birisini meydana getiren “hukuku” veya “milli hukuk” demek, milletin sahip oluğu, örfi ve bütün milli kültür unsurlarındaki “etik ve ortak kabul gören” gelenekselliklerin, kanunlaştırılarak yasal yaptırımlar haline getirilmesi, dönüştürülmesi demektir. Buna, bir milleti meydana getiren “milli dili” gibi, yine onu meydana getiren milli kültür unsurlarından bir diğeri olarak da “milli hukuku” denilir. Bir milleti yok etmek için öncelikle “milli dili” ne dokumak gerekiyorsa, ikinci olarak da “milli hukuku” na dokunmak gerekir ki, zaten bir milleti yok edebilmek için Aristo’nun hukukuna da “dokunulması” nı dile getirmesi bu sebeptendir.
Tarihimizde “Hukukumuza da dokunmak” süreci bizde Tanzimat Döneminde (1839 – 1876) başladı. Bu, bir tesadüfün eseri değildi. İslamiyet’in doğuşundan beri, onu yok etmeye yönelik Haçlı saldırıları, artan silahlı saldırıların yanında, “kültürel ve psikolojik saldırıları” yla da 19’uncu yüzyılda iyice ivme kazanmıştı. “Tesadüf değildi”, çünkü, adı geçen yüzyılın bütün Hristiyan Oryantalist müsteşrikleri, Müslümanların Hristiyanların hakimiyetine alınabilmesi için onlara kendi “hukuk sistemleri ve yapılanmalarının kabul ettirilmesi” kararlarına varmışlar ve “mücadele hedefleri” olarak uygulanması öğütleri vermeye başlamışlardı. Bu müsteşriklerin kimler olduğunu ve tırnak içinde neler söylediklerini Sayın Prof. Dr. Hayrettin Karaman Yeni Şafak’taki bir köşe yazısında anlatmıştı.
“Çökmekte olan Osmanlı’nın Batılılaştırılarak kurtuluşu uğrunda” denilerek, 5 Şubat 1856’da ilan edilen “Islahat Fermanı” bu uğurda, 3 Kasım 1839’ da ilan edilen “Tanzimat Fermanı” na nazaran “Batılı örnekleri” nden olarak daha radikal yeniden yapılanmalar ve ıslahatları içeriyordu. Birinci maddesinde “Avrupa kültürüne önem verilecektir” yer alıyor, diğer bütün maddelerinde ise, “hayat düzeni” ni yeniden tanzimden olarak “Müslümanlar ve Hristiyanların birbirleriyle eşitlenmesi” ni ihtiva eden “hukuk reformları ve düzenlemeleri” teşkil ediyordu. Bu eşitlemede esaslar ve ölçüler, Avrupa hukuk anmayışı ve kanunlarını almak olacaktı. “Hukukumuza dokunulması” açısından bunun tezahürleri, kendisini 1860-1870’li yıllarda, bütün Fransız kanunlarının (Medeni Kanunu hariç) noktasına, virgülüne bile dokunulmadan tam asılları gibi tercüme edilerek uygulamaya başlanmasıyla gösterdi. Bu uygulamalarla biz de artık bunları bize dikte eden Avrupa’nın Büyük Devletleri tarafından bir “Avrupa Devleti” sayılmaya başlandık. Bu dönemde “örfi ve şeriat hukuku anlayışları ve kanunlarının kaldırılması” na cesaret edilemediği için Osmanlı “iki hukuklu” bir devlet ve toplum haline geldi. Fransa, Osmanlı yurtlarını işgal etse ve mutlak sömürgesine alsa, herhalde buralara kendi kanunlarını getirerek idare ederdi. Olup bitenlerden anlaşılan, Fransa’nın bizi bizzat işgali ile sömürge yapmasına artık ihtiyaç kalmamıştı. Zaten onun bütün kültür unsurları ve kanunlarını bizim elimizle “devlet ve vatanımızın kurtuluşu uğrunda” diyerek bizler bizzat kendi irademizle almıştık. Yine zaten de o yılların daha arifesi yıllarda Fransız İmparatoru I. Napolyon, “Benim kültürüm ve kelimelerimin girdiği bir memlekete askerlerimi sokmaya lüzum yoktur” dememiş miydi? Demişti. Bence, Osmanlı Devleti, o yıllarda Avrupa’da bir isim değişikliğinden olarak da “Avrupa Devleti” sıfatını almakla, daha o zamanlar, 2 Kasım 1922’de “Saltanatın kaldırılması” ve 4 Mart 1924’de “Hilafetin kaldırılması” ile değil, 1853 – 1855 Kırım Harbi ve Zaferi (I. Dünya veya Mini Dünya Harbi) ve onun dayatmacı “Siyaset Belgesi” 5 Şubat 1856’da Islahat Fermanı ilanı ve uygulamalarıyla yıkılmıştı. Zaten, o zamanların Müslümanları da bu fermanı, “bizim ölümümüz” olarak değerlendirmişler, olup bitenlerin görgü tanığı Ahmet Cevdet Paşa da bunu, “Maruzat” ve “Tezakir” isimli kitaplarında açık açık yazmış, dile getirmişti. Daha o zamanlar yıkılan Osmanlı’nın “resmi ve tarihi yıkılışı” nın adı” Cumhuriyet döneminde konulacak ve daha büyük boyutlarda ve “maziden – geçmişten soyutlamalar” la da “Avrupa’ya teslimiyet” le tescillenecektir.
Cumhuriyet döneminde gelen “Devrimler süreci” nde “Topyekun Batılılaşmak – Sekülaristleşmek” te karara varılınca, “Bütün örfi ve Şeriat hukuku ve kanunları” nı tam tasfiye ile Avrupa kanunlarının alınmasına yönelindi. Fransa, İtalya. İsviçre ve Almanya’dan yine noktası, virgülüne bile dokunulmadan kanunlar tercüme edilerek, çevrilerek uygulanmaya başlandı. Öyle ki “hukukta, kanunlarda Avrupa’ya teslimiyetin açık bir göstergesi” olarak, TBMM’ne kabul edilmesi için gelen bu kanunların “gerekçeleri” ni açıklarken Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un sarf ettiği şu sözleri çok ilginç ve düşündürücü idi: “Avrupa’nın kanunları bizim de kanunlarımızdır. Noktasına, virgülüne dokunmadan alıp uygulayacağız”. Bu zihniyet hali, tam bir “Sömürgecilik zihniyeti” olup, ancak “Sömürge ülkelerinde sömürgeciler tarafından söylenir ve uygulaması yapılır” dı. Belki de sömürgelerde bile yapılmazdı. “Dünyanın en büyük sömürge ülkesi” denilen İngiltere, hal ve vaziyete göre bazı sömürge ülkeleri halkını kendisine bent etmek için onların inanç, kültür ve hukuklarına hiç dokunmaz, gözüne kestirebildiklerine dokunur, onların her şeyini değiştirerek canlarına okur, sonuçta İngiliz –Yahudi medeniyetinin bir üyesi haline getirirdi. İşte Osmanlı’dan Cumhuriyete hukukumuza yukarıda anlattığımız şekilde dokunulmuştu.
Dilimize Nasıl Dokunuldu? Veya Bugün “İngiliz Ülkesi” Haline Bürünüşümüz
Bir milleti meydana getiren en başta gelen milli kültür unsuru “milli dili” dir. Filozof Aristo’nun da vurguladığı üzere, bir milleti yok etmek için milli diline de dokunulmalıdır.
“Dilimize dokunuluş” un hikayesinin, 1928 Harf İnkılabı ve 1932’de başlayan “Dil Devrimi” ile nasıl yaşandığını zaten herkes yaşayarak görüyor. Birer “maziden, geçmişten koparma projeleri” olarak ortaya çıkan alfabenin değiştirilmesi, hamasi ve kuru - sıkı bir ırkçılık ve milliyetçilik duyguları yanında, “Batılılaşmak –Laikleşmek için Arap kültüründen kapmak için yaptık” dedikleri halde( İslamiyet demekten çekindikleri için buna “Arap kültürü” ve hem de yanlış algılamasıyla tavır koymuşlardı) sanki dünyada saf dil varmış gibi, dilimizdeki bütün Arapça ve Farsça kelimelerin atılarak yerlerine yepyeni bir dil yaratmak amaç ve emelinden olarak “Uydurukça Dil” getirilmesi sonucu, mazisinden iyice koparılan Cumhuriyet nesillerinin milletimize nasıl yabancılaştırıldıklarını zaten yine hepimiz yaşayarak görüyoruz. Günümüzde ise, dilimiz “Uydurukça Dil’den İngilizceye terfi” ile İngilizce Türkiyenin “yeni dili” haline getirilmek isteniliyor. Bunun en canlı ve bariz göstergesi, caddelerimizdeki işyerlerine Türkçe karşılıkları ola ola İngilizceden “isimler vermek hastalığı” sonucu, ülkemiz baştan başa neredeyse tam bir İngiliz ülkesi görünümüne sokulması olmuş, bundan rahatsız olanlarımız hep, “sanki bu vatan bizim değil; öz vatanımızda garip ve öksüz hale geldik” sızlanmasında bulunmaya başlamışlardır.
Müziğimize Nasıl Dokunuldu? Veya Bugün “Müziksiz Bir Millet” Haline Gelişimiz
Bir milletin hayatında “müzik”, “mili müzik” demek, o milletin milli kültürü, milli duygu ve hislerinin sözlü ve sazlı estetik hüviyet kazanması demektir. Hukuk ve dil gibi, müzik de milli olur. Uluslararası, küresel, global, “Avrupai” vb. olmaz. Afrika’nın “yamyam”, Amerika’nın “pop” ve Avrupa’nın “caz” müziklerini maksatlı dış ve iç algı operasyonlarının etkisinde kalarak, “en iyi ve en etik müzikler”, “evrensen müzikler” yutturmacalarından olarak çalmak “milli müzik çalmak” demek değildir. Her milletin, hukukunu ve dilini kendisi yaptığı gibi müziğini de kendisinin yapması gerekir. Zaten bu sebepten de “Türkülerini ve şarkılarını yazamayan ve söyleyemeyenler millet olamazlar, millet olma süreçlerini tamamlayamazlar” ilmi tespiti gereksiz yere yapılmamıştır. Zaten Türk Milleti de millet olmaya yönelik bu sürecini tamamlamayıp “normal bir millet” halini gelmesinin bir göstergesi olarak, kendi Türklerini –şarkılarını yazmış ve söylemiştir. Yaptıklarımız bunlara Türk milletinin “Türk” adından gelen “Türkü” denilmesinin ayrı bir anlamı olsa gerektir. Çünkü, tarihin en iyi ve gelişmiş milletleri, hem kendi içinde hem de diğer farklı milletler yanında bunlara kıyasla ses ve saz estetiklerini en iyi şekilde Türk milleti meydana getirdiği için bu sebepten bunlara, bunu vurgulamak ve ona ayrı bir değer katmak için “Türkü” denilmiştir. Bu sebepten, bence yer yüzünde Milli Türk Müziğiredn8 üstün daha bir müzik, bir başka milletin müziği yoktur. Tarihten günümüze “Milletimizi yok etmek için” denilerek müziğimize de dokunulmuştur.
“Musikimize dokunuluş” un hikayesine gelince, Cumhuriyet döneminde kendi milli ve yerli musikimize çok yanlış ve haksız olarak “Arap ve Bizans müziği” damgası vurularak, onun müzik eğitiminden çıkarılması yanında, Tek Partili Dönemde (1923 – 1946) bunun radyoda çalınmasının da yasaklanarak halkımızın hiçbir şey anlamadığı “dın, dın, çaça, maça…” diye Batı müziğinin çalındığını da herkes bilir. Bu nasıl bir “dilde milliyetçilik anmayışı” dır ki, bu duygu ve emellerle kendi yerli müziğimizi “Arap –Bizans müziğidir” diyerek dışlar, bırakırken, yine “Türk müziği olmayan” tanımlamasına tamı tamına uygun bize bir diğer yabancı “Avrupa Hristiyan ülkeleri müzikleri” ni içimize sindirerek nasıl alabildik? Dilde olduğu kadar musikide de böyle milliyetçilik olur mu? “Ben yaptım oldu” diyenlerce oldu ama, milletimizin vicdanı ve kararlarında hiçbir zaman olmadı. Bugün itibariyle gelinen nokta da ise, pop müziği, caz müziği ve bilmem hangi Allah’ın belası, her yerde Amerikan ve Batı müziği anlam ve normlarında müzikler çalındığı halde (hem de dili de, dinleyenlerin tamamına yakınının hiçbir şey anlamadığı, bilmediği İngilizce vb. dillerinde çaldığı halde) yerli-milli müziğimiz neredeyse tamamen ölmek (yalnızca, sınırlı da olsa TRT radyo ve ekranlarına sıkışıp kalmıştır) üzeredir. İşte dünden bugünü müziğimize de böyle dokunulmuştur.”
Öztürk Samuk
Yok hükmündedir!
Nihat Güç
Zuhruf Suresi 24. Ayeti
Mehmet Ali Çamoğlu
Rehberden Silinen Her Numara, Taştan Silinen Bir Yazı
Mesut BALYEMEZ
Ulan kapitalizm.
Eyüphan KAYA
Erdoğan’ın Kürtler İçin Kalıcı Hizmetleri Takdire Şayandır
Seyfettin BUDAK
Kayıplar Antropolojisinden Zihindeki Bilincin Egemenliğine
Bülent ERTEKİN
Engelliler İçin Söz Değil, İcraat Gerekiyor
Aydın BENLİ
Çok Gerginiz Çok!
Aydan KURT
Bir yolculuktan fazlası...
Recep YAZGAN
Samsun’u Kimlik Bunalımına Sürükleme!
Adnan ÖZ
Bu sezon samsunspor’a yakıştı!
Songül KARAMAN
Aile İçi İletişimde 10 Altın Kural
Kadir Erol
İnsan Olmak....!
Vehbi KARA
Kocatepe Muhribi’nin Batması ve Liyakatsizlik Sorunu
Murat GÜLŞAN
Maskeler düştü: saha yeşil, zihniyet kara!
Mesut CİHAT
Adamlığın Sende Kalsın
Adnan İPEKDAL
ODTÜ Semalarında Amerikan bayrağı Dalgalanacak mı!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SADAKAT: RUHUN CENNETİ!
Burak Çileli
Sumud filosu işkencesine kısas milli haysiyet meselemizdir
İsa ÇOLAKER
YAZAR TIKANIKLIĞI
Mehmet BOZKURT
Maskelerin Ardından Çürümüşlük
Ömer Naci Yılmaz
Ali Kolcu Hoca’mızı Hakk’a Uğurladık
MUSTAFA GÜLTEKİN
SIRRIN SAKLANMA ZORUNLULUĞU
Mehmet Nuri BİNGÖL
En Büyük Miyar: Kanaat
Cevahir AYDIN
Ruhun Bahçıvanı: Sinaptik Budama ve İlahi Tasfiye
Memiş OKUYUCU
İyilikle İyileştirerek Eğitim
Özlem Gürbüz
Korkudan Değil, Güvenden Doğan Eğitim
Hamdi TEMEL
Suçun Adresi: Başta Medya, Sonra Hepimiz
Gülay ÇETKİN
Okullarda Başka Bir Şiddet Modeli
Halil MERT
Türklük Tanımının Güncellenmesi
Hasan KARADEMİR
HİKMET KIVILCIMLININ DİNİ ANLAYIŞININ ELEŞTİRİSİ
Servet ZEYREK
Hevasını İlahlaştıran Kişiyi Gördün Mü!
Ahmet SAĞLAM
Din Düşmanlığı
Hüseyin KURT
Yeni Neslin Görünmeyen Krizi
Ahmet Eren KURT
Görülmeyen Bir Dağılma
Ahmet DÜZGÜN
Artık seviye eğitim sistemi şart
Ravza ZEYBEK
Düştüğü Yerden Kalkacak Ümmet
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Eğitimde Yapay Zeka
Özhan KIZILTAN
Athanor Mason Locası
Fatih ORUÇ
Abd-Suriye Savaşı ve Rakka Katliamı
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 79
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Unutma Hakkını Kaybeden Toplum: Her Şeyi Hatırlayıp Hiçbir Şeyi Anlamayan İnsanlar
Fatma Saçak Akbulut
İLİŞKİ RUTİNİ
Levent ERTEKİN
Çimler üzerinde bir festival: tire’nin kazancı mı, kaybı mı?
Batuhan ŞUORUÇ
Daha Az Tanıdık Olana
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)