Yakazalar
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber - dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Yakazalar
29.11.2020 05:00:34

 

Yakazalar

İnsanın yüzü, kelimelerden örülü bir ifadedir efendim, yoksa kanunlara uyum içinde olsun diye baylar mı demeliydim.

Bakın neresi uygunsa oradan anlayın meramımı. Hangi kelimeye yakınsanız, hangi kelime size daha fazla bir şey söylüyorsa o sizin anlamımız olsun ve siz tomurcuğa durmuş gibi durun onun bir kenarında. Yani demem o ki; siz de ben gibi bir kelimesiniz anlamın o dar yüzünde. Bazen sizin de içinizde bencileyin aşırı bir ölüm dolaşır, onunla eşleştirirsiniz kendinizi, bazen ondan ömrümüzün kalan kısmını çıkararak kendimize yarar bir sığınak bulursunuz kimselere özgü olmayan.

Her neyse bu hepimizin arakesitinde birbirimize düşmüş olduğumuz bir derkenar, birbirimize kırık dökük cümlelerle uzattığımız sadaka.

Geçiniz efendim benim geçtiğim gibi cümleyi, ifadeyi geçmiş olduğum gibi, sükuta ve sükuna attığım bir çalımla. Hem de ortaklık ifadeye gelmez deyip oradan kendi hikayeme geçiyorum ben de, ‘biz’den geçercesine usulüne uygun bir tavırla. Kelimenin diğer yüzünde, kendimi ötekinden ayırt etme biçimim bu olsa gerek, demem o ki ben bir köy çocuğuyum, demem o ki ben doğarken rüzgârın sesi karışmış bana, köyümün kale duvarı misali yükselen iki dağı arasında. Ki orada rüzgâr geçerken bir şeyler bırakırdı dağın burçlardan sıyrılan eteklerine, daha bir insana özgü, daha bir sevgiye içrek. Benim rüzgârım da ağlamanın sesini bırakmış öyle girmişti kovuğuna. Say ki ondandır her rüzgâr eserken ruhumun bir yeri yelpazelenir, bir şeyler kopar gibi olur içimden. Benim rüzgârı gitmekle terk etmek arasında sevdiğim ondandır.

Ben rüzgârla yağmurun delice getirisinde büyüyen yüreğimle geçiyorum bunları. Sonrası insan büyüdükçe kelimeleri daha bir çoğalıyor, daha bir şehir oluyor insan kendinden uzaklaşırken. Bu kendime yakın bulduğum bir yabancılaşma biçimi efendim. Ben orada bir şeylerin çocuksu farkındalığıyla anne ‘Allah’ın suyuna para mı alınırmış’ dediğim ve ekmeğin kabuğunu eve gelinceye kadar bitirdiğim o yılları sürüyorum. Devletin nasıl iyi şeyleri öğüten bir aygıt olduğuna henüz akıl erdirememiştim. Dedim ya daha küçüktüm, devlete boyum yetmiyordu daha.

Devlet, ben çocukken ‘gökyüzü öldü’ demek gibi bir şeydi abilerin dilinde. Belki de büyüyen benlerimizi hamuruna karıştırarak ondan olmadık bir ‘biz’ yaptık başkalarına inat. Belki de ben öyle hatırlıyorum belleğimin süpürülmeye yüz tutmuş kenarlarında. İddia ediyorum ‘biz’i geçen duyumsamanın ileri karakolunda ‘ben’ olarak bir şeydim o vakitler ve devlet de yoktu kelimelerim arasında. Demem o ki, yüzümüzün bütün deliklerini diken iğnelerle artık iyi geçiniyorum, yani çırılçıplağım, maskem kendimin bir uzantısı olarak örtüşmüyor benimle, buna nasıl alışılır henüz ayırdında değilim. Bunu da geçiyorum efendim…

Küçüklüğümden sıkılırsınız biliyorum çünkü ben orada, üstüne şehri bir palto gibi giymiş kent kusmuğu çocukların kenarında, hani döşemesi kırık bir gökyüzünün çatırdayan direkleri altında mekân tutmuş titrerken belki onlara inat ve belki de onların bir süreği olarak bütün bir dünyayı dondurma külahına doldurup öyle yemek isterdim. İtiraf edeyim ki hırsımın damağıma tat olarak ne bırakacağını düşünerek yapmadım bunları. Hangi kelimenin hangi damağa uygun bir tat bıraktığını bilmiyordum o zamanlar. Ta başında dedim ya insan bir kelimenin uzantısı olarak yaşar veya en azından ölümü böyle kelimeleştirir.

Lakin bütün bunlara rağmen bendeniz kelimelerin suçsuz olduğunu asla inanmazdım, mesela rüzgâr eli silahlı bir çeteciydi zihnimde ve bir miktar müzekker, ama ya toprak, o bizi dişi olmanın üzerinde var kılıyor değil miydi efendim? Şiir zaten dişiydi bir anlamdan diğerini doğurarak ulaşırdı zihnimizdeki o eşsiz zirveye, felsefe erkekti bütün heybetiyle, tekil olmanın bütün yan bağlarını onda bulurdu dimağımız, onu bir silah gibi kuşanır öyle savaşa girerdi dil denen o cengaver. Neyse içimizde anlam avcılığına çıkan bütün kelimelerin bir cinsiyeti vardı biliyorum.

Çocukluğum zenginliğimdir efendim, ifadelerimin mülkü de ordadır, şeylerin elde edilemez varlığı da. Evet o trenler çocuklarla akran olduklarından mıdır nedir, oynamaya daha elverişli bir enstrüman oluverirler evden sokağa uzanırken hayallerimiz veya trenler oradan kalkar delikanlılığımıza doğru. Sonradan uzanıp yattığım bütün uykularımda çocukluğumun içinden geçen ıslığı kulaklarımda kara bir trenim vardı enim ve de bu trene karşı çıkan ve içimde büyüyen delice bir benlik. Çünkü yürek yakan bir tarafı vardı büyümemin, bir de oyuncağa bakan tren karşıtlığı. Delikanlılığımın başladığı yerde tren sonu olmayan bir tünele giriyor gibiydi. Sonra bitmiyordu bitmeyecek olan efendim, mum gibi bir ışığın ucunda bir kamyonu dolaştırıyordum dağ gibi sürgün bir coğrafyada, belki babam Almanya’dan izne gelir, belki ben serpilir büyürüm o iznin içinde diye.

Sonrası kasaba, sonrası iç sürgünleri… O yıllar çığırtkanlar geçerdi sokaklardan tablalara yapıştırılmış film afişleriyle, akşam matinesine davet ederlerdi kasaba ahalisini. Türkan Şoray konağın en güzel kızıydı, buna evet derdik bütün kalbimizle, Ayhan Işık onun fakir aşığı buna da eyvallah, çağıran öyle çağırıyordu bizi usta işi megafon avazıyla. Oysa ben, bazen bir filmi koltuğa kurulu değil, bizatihi filmin içine oturarak izlemek isterdim, belki oradan uçurma atlayan delikanlılara verecek fazladan bir canım olur diye, bilmiyorum belki de kendinden duyguya çıkmak öyle bir şeydi bahse konu yıllarda. Belki bir Hülya Koçyiğit çıkmazında biraz Ediz Hun olmamdandı her şey, belki de oynadığı oyunda gözlerini kaybetmiş bir Yıldırım Önal kim bilir? Kim bilirdi ama ben bilmezdim, o günler bilmeye uygun günler değildi, en azından büyüklerimiz öyle derdi dillerindeki ütülü cümlelerle.

Biz yürürken caddeler küçülürdü, biz büyürken birçok tanımadık duygularla karşılaşırdık yüzümüzün ileri karakolunda, mesela şarkıların ucunda kelebekler uçardı veya biz ölmeyi seçerdik sevgilinin dizinde, şehri bir şehir altlığıyla anlatmak isterdik meslektaşlarımıza, biraz daha belirgin olsun diye içimizdeki muamma. Güneşi arkama aldığımda yürüdüğüm o yolda içine heyecan karışan o çocukluğa aktı içim. Karşı bakışmalarım, göz kırpmalarım bu yüzden efendim, bu yüzden yazın içinde büyüttüğüm zemheri, peşinde olduğum sonbahardır. Sonra geçti büyüme mevsimleri, geçti baharlar, ismini güneşe yaklaştıran ne varsa geçti içimde. Ben öyle sevdim çocukluğumu.

Mustafa KARAOSMANOĞLU
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Advert
GALERİLER