Almanya’dan Türkiye’ye gelen mülteci profesörler!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Almanya’dan Türkiye’ye gelen mülteci profesörler!
01.05.2019 12:34:45

 

Almanya’dan Türkiye’ye gelen mülteci profesörler!

​Savaş dönemlerinde Türkiye’ye gerçekleşen göçmen akınlarının içinde 1933 yılında başlayan ve 2. Dünya Savaşı bitimine kadar devam eden göçler ve Almanya’dan gelen “mülteci profesörler” özel bir yer tutuyor.

Zira bu dönemde Türkiye’ye ilk kez yurt dışından beyin göçü yaşanmış ve alanlarında isim yapmış bilim adamları Türkiye’ye gelmiştir. Türkiye’nin “muasır medeniyeti yakalama” hedefi çerçevesinde yeniden yapılandırılan ve bugünkü hâlini alan modern yükseköğrenimin ilk temel taşları da bu dönemde atılmıştır. Bu dönemde tıp, filoloji, hukuk, müzik ve kimya gibi farklı alanlardan gelen hocaların Türkiye’de bu bilimlerin gelişimine de ciddi katkı sağladıkları biliniyor.

1918 yılında Türkiye Cumhuriyeti ile İngilizler arasında imzalanan Mondros Mütarekesi gereğince İngilizler, Almanların okul hastane ve tüm kurumlarına el koymuş ve İngiliz baskısı ile ülkede bulunan askerî ve sivil yaklaşık 14 bin Alman Türkiye’yi terke zorlanmıştı. Ancak Türk-Alman ilişkilerindeki bu kopuş kısa sürmüş, savaş sonrası Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile diplomatik ilişkiler yeniden başlamış ve göç eden Almanlar Türkiye’ye geri dönmeye başlamıştı. Çok eskilere dayanan “Alman-Türk” iş birliği çerçevesinde 1920’li yıllardan itibaren, Almanya’nın Türkiye’ye yönelik kültür politikalarının bir sonucu olarak Alman akademisyenler de Türk okullarına gönderilmeye başlanmıştı. Ancak bu dönemde gelen akademisyenler hem dönemin şartları hem de daha çok genç ve kariyerlerinin başında olmaları nedeniyle Türk akademisinde bir etki yaratamamış ve ciddi bir iz bırakmamışlardı. 30 Türk akademisine zihniyet, kadro ve idari organizasyon anlamında damgasını vuran esas değişiklik ve etkiyi ise 1933 yılında gerçekleştirilen “Üniversite Reformu” ile Türkiye’ye gelen 190 kişilik Alman, Macar ve Avusturya asıllı Yahudi ilim adamları gerçekleştireceklerdir.

1933 yılında Darülfünun, dönemin siyasi yönetimi ile uyumsuz bulunuyor, kurumun “medreseden kalma ezberci öğretim metotları ve döneme ayak uyduramayan müderrisleri ile” uluslararası ilmî standartların arkasında kaldığına inanılıyor, bu sebeplerden Darülfünun’da reforma gidilmek isteniyordu. Gerekli değişiklerin yapılması amacıyla Mustafa Kemal tarafından Türk yükseköğrenimi mercek altına alınır ve eksikliklerin belirlendiği bir rapor hazırlaması için Cenevre Üniversitesi’nden pedagoji öğretim üyesi Prof. Albert Malche görevlendirilir.

Türkiye’nin günümüzdeki akademik yapısının “Malche Raporu” olarak anılan 95 sayfalık çalışmada yer alan tespitler ve akabinde toplanan kurulda alınan kararların bir eseri olduğu söylenebilir. Nitekim Darülfünun’un halktan ve hükümetten kopuk olduğunu ve bunun kurumun özerk yapısından kaynaklandığını iddia eden Cenevreli bilim adamı, üniversitenin hükümet ve Milli Eğitim Bakanlığı ile daha sıkı bir iş birliği içinde olması gerektiğini söyleyerek bu yönde düzenlemeler talep eder. Ayrıca Darülfünun’da ansiklopedik ve ezbere bilgi öğretildiğini belirterek lazım gelen bilimsel reformun ancak yurt dışına gönderilecek veya buradan Türkiye’ye getirilecek akademisyenlerle mümkün olduğunu söyler. Dönemin eğitim bakanı Reşit Galip Bey, raporda salık verilen tavsiyelerin ivedilikle hayata geçirilmesi konusunda ikna olmuştur. Atatürk’ün de bu raporu okuduktan sonra “Bildiğimiz başka, hakikat başka” diyerek tepki verdiği rivayet edilir.

Artık Osmanlı’dan Cumhuriyet’e emanet edilen tek üniversite olan Darülfünun’un kapatılması ve yerine modern bir üniversite kurulması süreci başlamıştır. Öncelikle “çağ dışı ve yetersiz” bulunan ve yaşı ilerlemiş Darülfünun müderrislerinin işine son verilir. Müderris, müderris muavini, muallim ve asistanlardan oluşan 240 kişilik öğretim kadrosundan 157’si tasfiye edilir. Bu hocaların yerine alınacak Alman, Macar ve Avusturyalı hocalardan oluşan yeni kadrolarsa Malche ve Milli Eğitim Bakanı’nın da hazır bulunduğu bir kurul tarafından belirlenecektir.

Türkiye’nin yeni çehresine uygun eğitim reformlarının yapıldığı bu dönemde Avrupa’da Hitler dönemini başlatan yönetim değişikliği gerçekleşmiş ve milyonlarca Yahudi ve yönetim karşıtının sonunu hazırlayacak olan Holokost’un ayak sesleri de duyulmaya başlanmıştır. Nitekim Hitler, iktidara geldikten sonra “Memuriyetin Yeniden Düzenlenmesi Kanunu” çerçevesinde ari ırka ait olmadıkları gerekçesiyle binlerce Yahudi akademisyeni üniversite kürsülerinden uzaklaştırır. Bunlardan bir kısmı ortada dolaşan dedikodulardan muhtemel felaketi sezerek ülkeyi terk etmiş, diğer bir kısmı da bu yasanın yürürlüğe girmesinden hemen sonra kendilerine ilmî faaliyetlerini sürdürebilecekleri güvenli bir liman aramaya başlamıştır.

Yahudi bilim adamları sürgünde birleşiyor

Alman üniversitelerinden atılan Yahudi akademisyenlerin kendilerine ilk sürgün yeri olarak Almanca konuşulan İsviçre’yi seçmeleri tesadüf değildir. Sürgündeki bilim adamları Avrupa’nın farklı bölgelerinden gelen meslektaşlarıyla dayanışmak amacıyla burada bir cemiyet kurarlar. “Yurt dışındaki Alman Bilim Adamlarına Yardım Cemiyeti” (NdWA) isimli birliğin kurucusu Frankfurt Tıp Fakültesi Patoloji Enstitüsü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Philipp Schwartz ileriki yıllarda modern Türk akademisinin inşasında da önemli bir rol oynayacaktır. Bu dönemde Avrupa tıp camiasının ve akademyasının ağırlıklı olarak Yahudilerden oluştuğu düşünüldüğünde, bu türden oluşumlarda Schwarzt gibi tıp uzmanlarının öncü rol oynaması hiç de şaşırtıcı değildir. Sadece Almanya değil Avrupa’nın diğer pek çok ülkesinde de tıp alanlarında -özellikle psikiyatri, cerrahi ve cinsel kökenli hastalıkların (üroloji) araştırıldığı bölümlerde- Yahudi bilim adamlarının çokluğu dikkat çekmektedir. Nitekim eski dönemlerde küçük mahallelerde yaşayan Hristiyan halkın, Yahudi doktorlarla çevre baskısı olmadan daha rahat iletişim kurarak onlara çekinmeden dertlerini anlatabildikleri ve evlerinde de ilaç yapma kabiliyeti bulunan bu hekimlerin Hristiyan halk tarafından pratik bulunmaları sebebiyle tercih edildikleri iddia edilmiştir.

İsviçre’de birleşen Yahudi akademisyenler kendilerine yeni ilim yuvaları ararken aynı dönemde Prof. Marche de ülkesinde sürgünde bulunan bu kişilerle irtibata geçer. Cemiyet, yapılan görüşmelerin ardından Prof. Dr. Philipp Schwartz’ı görevlendirerek Türk yetkililerle görüşmesi için Türkiye’ye gönderir.

Akademik Rönesans’ın ilanı

Eğitim Bakanı, Reşit Galip Bey, Malche ve Schwartz’ın hazır bulunduğu bir kurul, 7 saatlik bir toplantı sonunda, ilk etapta Türkiye’ye gelecek 30 profesörün isimlerini tek tek belirler. Gelecek hocaların en az profesör unvanına sahip, alanlarında uzman ve isim yapmış kişiler olmaları şart koşulmuştur. Alınan kararlara göre hocalar ilk 3 yılın ardından Türkçe ders verecek ve mevcut literatürün Türkçeye çevrilmesine katkı sunacaklardı. Nitekim Hasan Ali Yücel döneminde gerçekleştirilen Batı klasiklerinin Türkçeye çevrilme projesinin temeli de bu faaliyetlere dayanmaktadır.

Üniversitede ciddi bir literatür ve kitap sıkıntısının yaşandığı, öğrencilerin sadece ders notlarıyla yetinmek zorunda kaldıkları bu dönemde, yabancı bilim adamları, dersler için gerekli gördükleri kitapları sürekli olarak idareye rapor etmiş ve bu kitapların yurt dışından teminini sağlamışlardır. Üniversite ve fakülte kütüphanelerinin geliştirilmesi, bölüm ve enstitü kütüphanelerinin kurulması da yine bu hocaların emekleri ile gerçekleşmiştir. Türk yöneticilerinse kitap ve kaynak temini konusunda hocalara destek verdikleri ve onları teşvik ettikleri bilinmektedir. Bu dönemde yabancı hocaların elde edilen İngilizce, Almanca ve Fransızca kitapların tasnifinde ve kaydında kütüphane memurları gibi çalıştıkları kaydedilmektedir.

Avrupalı akademisyenlerin sadece üniversitelerde ders vermeleri değil halka açık “Üniversite Konferansları” ve tatil dönemlerinde her ilde “Üniversite Haftaları” düzenlemesini de öngören kurul toplantısı sonunda Prof. Schwarzt, duyduğu heyecan ve coşkuyu şu ifadelerle dile getirmiştir:

“Ben ve orada bulunanlar zamanı unutmuştuk. Biliyordum ki, bu saatler Almanya’dan rezil bir şekilde sürgün edilen kişiler için yeniden varoluş demekti. Batı’nın pisliğinin bulaşmadığı harika bir ülke keşfediyordum. Böylece Yardım Cemiyeti’nin kuruluşunun ne kadar doğru bir karar olduğu ortaya çıkıyordu. Bununla cemiyetin tarihî görevi de kanıtlanmış oluyordu.”

Sadece Yahudi bilim adamı değil, Eğitim Bakanı da gerçekleşen mutabakattan memnuniyetini ayağa kalkarak söylediği şu sözlerle ifade etmiştir:

“Bugün alışılmışın da dışında, örneği olmayan bir iş yapabildiğimiz bir gün oldu. Beş yüzyıl önce İstanbul’u kuşattığımız zaman Bizanslı bilginler İtalya’ya göç etmişti ve buna engel olamamıştık. Sonuç olarak orada Rönesans gerçekleşti. Bugün Avrupa’dan bunun karşılığını alıyoruz.”

Toplantıda ayrıca, belirlenen isimlerin toplama kamplarında ya da dışarıda olup olmalarına bakılmaksızın, görevi kabul ettikleri taktirde Türk devletinin bir memuru olarak Türkiye’nin güvencesi altına alınacakları sözü verilmiştir. Nitekim daha sonra 1939 yılında Alman Dışişleri Müsteşarı Herbet Scurla’nın Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’e ilettiği “Bu bilim adamlarını bize geri veriniz. Size Almanya’nın en parlak beyinlerini gönderelim” ısrarı sonuçsuz kalmış ve Türkiye kendine emanet edilen bu hocaları geri vermeyi reddetmiştir.

O dönemde üzerinde çeşitli spekülasyonlar yapılsa da Einstein’ın İsmet İnönü’ye iletilmek üzere yazdığı bir mektubun da bu Yahudi bilim adamlarının Türkiye’ye geçişinde etkili olduğu iddia edilmektedir. Kendisi de Amerika’ya göç eden Einstein’ın Yahudi meslektaşlarının yurt dışında ülkelere gidişlerini kolaylaştırmak için uluslararası itibarını kullanarak akademisyenler için referans mektupları kaleme aldığı bilinmektedir. Einstein’ın Ağustos 1933’te İstanbul’dan kendisini ziyarete gelen diş doktoru Dr. Sammy M. Gunzberg’e İsmet İnönü’ye iletmek üzere verdiği mektupta şu ifadeler yer almaktadır.

“Ben, sadık hizmetkârınız Prof. Albert Einstein. Ekselansları, Almanya’dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da hâlen yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmî liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler. Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler. Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum. Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan…”

Ancak ilim mesaisinin büyük kısmını Nazi Almanyası’ndan kaçarak Türkiye’ye sığınan 190 bilim adamını araştırmaya adayan ve kendisi de Holokost’tan kaçarak kurtulan araştırmacı Arnold Reisman’a göre Einstein’ın İnönü’ye yazdığı iddia edilen mektuptan Einstein’ın haberi dahi olmamış olabilir. Reisman, Einstein’ın o dönemde Yahudi akademisyenlerin yurt dışında iş bulmalarını kolaylaştırmak için referans olarak kullanılması amacıyla daha sonra içi doldurulacak boş kâğıtlara imza attığını iddia etmektedir.

Reisman, Türkiye’de bir gazeteye verdiği röportajda, Türkiye’ye gelen 190 Yahudi ilim adamı hakkında fazla araştırma bulunmadığını ve kendi çalışmalarını da “yol parası”nın karşılanması hâlinde insanlarla paylaşmaya hazır olduğunu belirtmişti.

O dönemden kalan kayıtlardan anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’de yaşayan Yahudi bilim adamlarının Türk Yahudi cemaati ile fazla ilişkilerinin bulunmadığı ve kendi aralarında içe kapanık bir hayat sürdükleri anlaşılmaktadır.

Aşiyan tepesinde yatan vefalı Alman

Almanya’dan Türkiye’ye gelen ve sayıları 190 olarak belirlenen Yahudi akademisyenler Atatürk döneminde modern üniversite sisteminin ve İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasında katkıda bulundular. Sürgünde ilmî çalışmalarına devam edenler arasında mimar Bruno Taut ve besteci Paul Hindemith’in yanı sıra, dünya çapında ünlü Matematikçi Richard Edler von Mises, Türk ticaret kanununun şekillenmesinde büyük etkisi bulunan hukukçu Hirch ve reflü ameliyatını ilk kez Türkiye’de gerçekleştiren 37 yaşındaki Ordinaryüs Profesör Rudolf Nissler gibi ünlü isimler de bulunuyordu. Einstein’ın doktoru olarak bilinen Nissler dünyaca ünlü pek çok önemli ameliyatı ilk kez Türkiye’de gerçekleştirmiş ve bunların literatüre girmesini sağlamıştır.

Türkiye’ye gelen Yahudi akademisyenlerden bir kısmı 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’deki elverişsiz araştırma ve laboratuvar şartlarını öne sürerek başta Amerika olmak üzere başka ülkelere göç etmiş, geri kalanları ise Türkiye’yi kendisine vatan seçerek burada kalmıştır.

Kendisine kucak açan ve ilmî çalışmalarda bulunmasına imkân sağlayan, Türkiye’ye karşı en etkileyici vefa örneğini ise şeker hastalığı ve kan hastalıkları alanında yaptığı çalışmalarla dünyaca bilinen bir üne sahip olan Erich Frank yapmıştır. Hâlen İstanbul Üniversitesi’nden genç doktorların Almanya’da eğitim almalarını sağlayan adına burslar verilen Frank, iki ülke arasında bir köprü vazifesi görmektedir. Frank ayrıca, Almanya ve İsviçre’de yayınlanan kitaplarında “İstanbul Üniversitesi II. Dahiliye Kliniği Direktörü” unvanını kullanarak İstanbul Üniversitesi’nin yurt dışında tanınmasında büyük katkı sağlamıştır.

Nazi Almanyası dönemi sona erdiğinde “Altın Liyakat Madalyası” verilerek iade-i itibar yapılan Frank, Almanya’nın göreve dönme çağrısını, artık vatanının Türkiye olduğunu ifade ettiği şu sözlerle reddetmiştir:

“Yurdumdan atılmış olmanın acı şaşkınlığına uğradığım günlerde yalnız ve yalnız Türkiye kollarını açarak beni bağrına bastı. Burası benim vatanımdır, ayrılıp nimetlerine küfranda bulunamam.”

Yalnızca ömrü ve çalışmalarıyla değil, ölümünden sonra da vatanım dediği Türkiye’ye vefa eden Frank’a, 24 yıl hizmet ettiği İstanbul Üniversitesi de kabir taşında şöyle seslenerek, bu vefalı ve içli âlime minnettarlığını dile getirmiştir: “Nur İçinde Yat Erich Frank, Türk Tıbbının Minnet ve Şükranlarıyla”.

Türkiye, kendisine sığınan âlim ve bilgili misafirlerine sadece yaşanacak bir toprak değil, gerekirse toprağına gömülecek ebedî bir vatan da olmayı bilmiştir. Vefa edene vefa ve hürmet ile muamele edilen bu topraklarda vatansız kalmışların kendilerine yeni bir vatan keşfettikleri de böylece tarihe geçmiş bulunmaktadır.

Yeni göçmenler

1930’larda üniversite reformu çerçevesinde ciddi ve planlı gayretlerle Türkiye’ye getirilen Avrupalı akademisyenlerin özel ve kendine has hikâyesi ile kıyas kabul etmese de bugün Arap Baharı’ndan sonra çeşitli Arap ülkelerinden Türkiye’ye gelen çeşitli alanlarda uzman bilim adamları bulunduğunu belirtmek gerekir. Sayıları ve nitelikleri henüz tam olarak resmedilmemişse de özellikle tarih, din, dil ve edebiyat gibi sosyal bilim alanlarında ilmî ve akademik birikimi bulunan bu ilim erbabının, coğrafyanın tanınması ve Türkiye’nin bölge ile yeniden sıkı bağlar kurması noktasında önemli bir rol oynayacağı düşünülebilir.

Bu ülke toprağının sadece üzerinde değil, altında da huzur bulacağına inanan, ruhunu ve bedenini Aşiyan tepesine emanet eden Erich Frank’ın “Batı’nın pisliklerinin bulaşmadığı bu ülke” dediği Türkiye, bu sefer tarihin tekerrür sahnesinde sadece kovulmuş bilim adamlarına değil, Batı’nın pisliğinin bulaştığı coğrafyalardan gelen genç, yaşlı, çocuk, okumuş okumamış, kadın erkek misafirlerini ağırlıyor.

Bir araştırma çerçevesinde oldukça kısa bir zamanda ve kısıtlı bir mekânda tesadüfen tanıştığım tarihçi, arkeolog, diplomat ve edebiyatçılar bana, Türkiye’deki mülteci meselesinin, içinde dilenciler, ağlayan çocuklar ve muhtaç bir halkın geçtiği haber karelerinden ibaret olmadığını açıkça göstermekle kalmadı; koca bir hikâyeyi tek bir kadraja ve resme hapsetmenin hem o hikâyeye hem onun kahramanlarına hem de o hikâye ile hafızasını zenginleştirecek kültüre bir haksızlık olduğunu hatırlattı. Nitelikli bir çalışmayla Türkiye’de bulunan Arap aklının kimlerden oluştuğu, sayılarının ve vasıflarının ne olduğun tespit edildiği taktirde, geçmişte Türkiye’ye sığınan Yahudi bilim adamlarının ülkeye yaptığı katkıya benzer tecrübeler yaşanabilir. Bu kuşkusuz hem bu toprakları onlar için bir vatan kılacak hem de onların bu toprağın yerlileri olarak kabulünde de önemli bir rol oynayacaktır.

Zeliha ELİAÇIK - nihayet.com

Türkiye beyin göçü Mondros Mütarekesi Almanya Yahudi
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER