​Felsefenin bilinecek nesi var?
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
​Felsefenin bilinecek nesi var?
30.07.2017 09:00:00

 

​Felsefenin bilinecek nesi var?

Felsefenin ne idüğüne işaret edilen her yerde karşınıza φιλοσοφiα kelimesi çıkacaktır. Tercümesini de verirler bu kelimenin. Bahse konu edilen şeye “Hikmet Sevgisi” dendiğinde mutabık kalınmıştır. Bir mevzu olarak felsefenin değil de ancak felsefe yapma becerisinin öğretilebileceği kanaati ise aydınlanmanın en şaşaalı ismi Immanuel Kant’a mahsustur. Felsefeyi çağlarla ilişkilendirmek, Antik Çağ felsefesini Sokrates öncesi ve Sokrates sonrası diye ikiye ayırmak, Hristiyan fikriyatına Yeni-Platoncu damga vurmak, Descartes’ı modern felsefenin başlangıcına oturtmak felsefe eğitimi alanında kemikleşmiş âdet mesabesindedir.

Başka türlü olmasına ihtimal dahi verilmeyen bütün bu kibirli mugalata insan aklının en aslî mümessilinin Grekler olduğu kabulüne varıp dayanır. Felsefe bahsi açılınca kendilerini bir borç yükü altında ezilmekte sayan insanların oflayıp puflayışı kulakları tırmalar. Bu vehim talaşlarını üzerimden silkmenin ferahlığından istifade ediyorum. Bendeki dünya çapında temayüllere ters düşen tavır neden? Niçin felsefe tahsiline karine teşkil eden tasnifin ciddiyetine iştirak etmiyor ve mugalata kelimesini kullanıyorum? Çünkü Batı Medeniyetini makbul kılanın mezkûr kabulden başkası olmadığını fark edecek kadar aklım var. Aklımı başıma alıp konuşuyorum.

Bir kız ne yaptığının bilincine varsa da, varmasa da başını ya Batılıların bütün bu heva vü heves mahsulü malzemesini yuttuğu, yutup hazmettiği veya bütün bunların bünyesini tahrip ettiğini fark ederek kustuğu için örtmüştür. Kız olalım, erkek olalım; neleri yuttuğumuz, bunları bize kimlerin yutturduğu; zararın neresinden döndüğümüz, yani kaç kapsülü kustuğumuz ve kusmamıza nelerin, kimlerin vesile olduğu… Olanca insanlık hikâyesi bundan ibarettir. İnsanlık hikâyesi içinde İslâm’ın günümüzü bilhassa alâkadar eden bir yeri var. Reşit halifelerimizin ikincisi Hz. Ömer bir suikastta kurban gitti. Dinimizin düşmanlarının gık çıkarmasına hiçbir fırsat tanımayan Hz. Ömer ölümüne sebep olan yarayı açan kimsenin Müslüman olmayışından teselli ummuştu. Biz bugün Hz. Ömer’i kâfir sayanların Müslüman zann edilmesiyle hareket eden siyasetçilerin İslâm’la bilhassa münasebettar olduğu kabulünün  doğurduğu kâbus içindeyiz. Felsefe yapmamız kâbustan uyanmış gibi veya bizi sıkboğaz eden kâbusu ehlileştirmiş gibi bir görünüşe bürünmemize sebep olabilir. Felsefe bunların ikisine de imkân sağlıyorsa kurtuluşu yutturmacaların, kandırmacaların rahatlığından sıyrılıp yaptığımız şeyin felsefe olup olmadığı ölçüsünü bize neyin verdiğine akıl erdirmemizde aramamız gerekiyor. Felsefenin mi, aşılamayacak bir buhranın mı içindeyiz? Cevap mensubiyetimizin ne olduğundadır.

Kandırılmışız; ama nasıl? Esası temsil eden çevreye mensup biri olduğumuz kabul edilerek değil, gün gelip o çevreye alınacak çocuk yerine konularak kandırılmışız. Çocuk kandırmanın en kestirme yolunun şu cümleyle döşendiği de bellidir: Vaktiyle bütün bilimler felsefe dâhilinde idi. Bu hükme paçayı kaptırmanız insanların Yunanistan’da düşünmeğe başladıkları kaziyesini tebcil etmeniz anlamına gelir. Olacak şey mi bu? Hikmet sevgilisi insanların kafası ilk defa Yunan topraklarında çalışmağa başlamış olabilir mi? Agâh olun: Düşünme denilen vakıanın bir başlangıç noktasına veya yerine, bir başlangıç ânına veya zamanına sahip olduğu faraziyesi bir disiplin dairesinde düşünmekle varılan bir vaziyeti aksettirir. Düşünce, fikir, istiğrak, içtihat kendi başına olan bir şey değil, bizim olduğunu düşündüğümüz, kasıtla oluşturduğumuz bir şeydir. Çabamızın neticesi itibariyle bakarız: Kim kimin gözünde kendini haklılaştırmağa çabalıyor? Binaenaleyh bir kızın başını örtmekle ne yaptığını bilmesi halinde kendini insanlığın düşünme macerasının merkezine taşımış olur. İnsanlık kendisi olunan bir şey değil, mevcudiyetine kanaat getirilen bir şeydir.

Zamanın ve mekânın tespiti hudutlar hakkında zihnimizi teçhiz eder. Zaman ve mekân bize insanlığa şahitlik edebilmemiz üzere verilmiştir. Şahitlik şuur ister, bilinç ister. Gözleme aldığımız vukuatın hep intiba seviyesinde kalması bilinç noksanlığı sebebiyledir. Düşünme macerası dediğimiz şeyin tamamı edindiğimiz ilk intibaın eleştirisiyle seyredecektir. Hayvan ve nebat için ilk intiba bilgi demektir. Cemat, nebat, hayvanat bilgisinde donar. İntibaın bilgiye inkılap etmesi insana üstünlük sağlar. Yani donu çözebilme imtiyazı yaratılmışlar arasında meleklere bile değil, sadece insana verilmiştir. İnsan intiba ile, ilk intiba ile bir yere varamayacağını ( bu intiba ne kadar hoşuna gitse de) fark ederek kendine bir gelişme yolu açar. Ancak akıldan çıkarmamalıdır ki, insan ruhuna damgayı ilk intiba vurur. İnsan ruhuna değeri ilk intibaı şu veya bu şekilde işleyerek kazandırır. Tercih dönemi başlangıç safhamız değildir. Ne varsa tazelenmekten vazgeçmeyişimizde var. Her şey kendimizi başlamağa hazır tutuşumuzdan ibarettir. Doğru bir iş yaparak başlamış olmayız. Başlayarak doğru bir iş yapmış oluruz.      

“İnkılaplar kadınların başını açtı”. Bu hükmün sadır olduğu mahallin adını koymak ve ona Türk milletine mahsus felsefe demek mecburiyeti altındayız. Hâlbuki şems-sipersiz serpuş takmağa yasak koyan “Şapka Kanunu” kadınların kıyafetine herhangi bir sınırlandırma getirmiş değildir. Ortaya tefekkürü gerektiren bir durum çıktığı için secde etmek kastıyla kasketlerini ters çevirenlere Türk filozoflar deme mecburiyeti bizim tarafımızdan vardır. Bu filozoflardan birine Demokrat Parti hükümetinin en kavi günlerinde CHP ile DP arasında ne fark olduğu sorulduğunda kürsüden şu cevabı verdi: “Aynı fışkı! Ortasından kağnı tekeri geçmiş”.

İsmet Özel

http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr

 

Hz. Ömer Batı Medeniyeti
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert