Tekâmül ya da tekerrür!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Tekâmül ya da tekerrür!
07.01.2018 16:00:00

 

Tekâmül ya da tekerrür!

Tarihin öğretmenliği, toplumların gelişiminde payı olan önemli bir unsurdur. Tarihin öğreticiliği göz ardı edilerek tarihî hakikatlerden ve tarihinden kopuk toplumların var olabilmesine ancak büyük güçlerin himayesinde ve müdahalelerine bağlı olarak devam edebilir. Böyle bir toplum ya tarih yapıcı vasfını yitirir ya da bu vasfı hiç taşıyamaz. Tarihe ve tarihine masal olarak bakan toplumların tekâmülü söz konusu olamaz. İbret alınmayan tarihî kıssalar karşısında tekâmül yerini tekerrüre teslim eder. Uzun süren tekerrür devresi toplumları yok eder. Bu çerçeve de, ”Bu derece intibak kabiliyeti, tekâmül kuvveti olan dinamik bir millet olmasak mahvolurduk” tespiti ile baktığımızda, tekerrürün getireceği, tekâmül kuvvetini ve dinamizmi yok edici darbeler karşısında mahvoluş kaçınılmazdır.

Toplumsal hafızamızın en acı devresini belki de Osmanlı Devleti’nin dönemin emperyalistlerince parçalanması ve buna bağlı gelişen büyük buhran dönemi oluşturmaktadır. Bugün yaşadığımız birçok sorunun temelinde bu dönemin izlerine rastlıyor olmamız dönemin vahametini ortaya koyması açısından önemlidir. Bir asır geçmesine rağmen etkisi hâlâ devam eden o acı devrede yaşanılanların dayattığı sorunlar ile bugün yüz yüzeyiz.

Bu büyük buhran döneminde işgâl edilen topraklarımızdan birisi de Filistin’dir. Filistin, 19. yüzyılda gelişen Siyonist hareketin Yahudi Devleti hedefinin ana merkezi olmuştur. Bu kapsamda özellikle Avrupa ve Rusya’dan bölgeye sistematik göçler tertip edilmiş, toprak satın alınarak Yahudi yerleşimini artırma stratejisi uygulanmıştır. Avrupa’da ekserisi tüccar olan Yahudiler Rusya’da çiftçilik ile meşgul oluyordu. Filistin’de Yahudi varlığının güçlendirilmesi için satın alınan toprakların tarımla işlenmesi elzemdi. Bu neden ile Avrupalı tüccar Yahudilerin yanı sıra Rusya’daki çiftçi Yahudilerinde bu topraklara göç etmeye ikna edilmesi gerekirdi.

Osmanlı hâkimiyetinde Filistin üzerindeki politika bu şekilde tarım amaçlı toprak alımları ile sınırlıydı. Sorunun bugüne yansıyan boyutu 1917 yılında Filistin topraklarının İngiltere tarafından işgâli ile hız kazanıyor, bu çerçevede İngiltere’de gelişen Siyonist hareketin ana hedefi gerçekleştirmesi için gerekli şartlar tam mânâsı ile oluşuyordu.

Tarihçi David Fromkin’e göre dönemin İngiltere Başbakanı Lloyd George İngiltere gözetiminde bir Yahudi Devleti’nin Filistin’de kurulması hedefi ile bölgede hareket ediyordu. Fromkin, Lloyd George’u aynı zamanda İngiltere’de Püritenlere ve Mayflower’in Yeni Dünya’ya yelken açtığı döneme kadar uzanan Hıristiyan Siyonistleri Hareketi’nin son örneği olarak görüyordu. ”Vaad edilmiş topraklar o günlerde hâlâ, gerek Birleşik Devletler’deki gerekse Filistin’deki insanların zihinlerindeydi.”

Yine Fromkin, Hollanda’da yaşayan iki İngiliz Prüteni’nin 17. yüzyılda hükümetlerine verdiği dilekçede ”İngiliz milleti, Hollandalılarla birlikte, İsrail’in oğullarını ve kızlarını gemileriyle ataları Abraham, Isaac ve Jacob tarafından vaad edilen ülkeye götüren ilk millet olmalıdır.” diye yazdıklarını belirttikten sonra, ”Püritenler, Yahudi halkı öz yurtlarına geri gönderilirse Mesih’in görüneceğine inanıyorlardı.” diye de ekliyordu.

Meselenin Siyonizm-İngiltere ittifakı ile yürütülüşü bu çerçevede devam etmiştir. Dinî boyutu ile Püritenleri iç politikada heyecanlandıran bu hedef İngiltere’yi Ortadoğu’da kalıcı hale de getiriyordu. Tabi ki yukarıda da belirtildiği üzere Yeni Dünya / ABD’ya yelken açıp inşa eden Siyonizm’in Birinci Dünya harbi ile yavaş yavaş tarih sahnesine girmesi ve ikinci Dünya Harbi ile de sahnede baş rolü almasına kadar bu strateji İngiltere merkezli yürütülmüştür.

İngiltere ikinci dünya harbi bitişine kadar Filistin’e Yahudi göçünü hızlı bir sistematikle organize etmiş, savaş sonrası ise ilk büyük darbeyi indirmiştir. Filistin topraklarındaki İngiliz işgâli sona gelirken bu işgâlin bitişine Arap Müslümanlar seviniyordu! Ancak sahneye artık yeni bir muhatap çıkıyordu. Siyonizm’in küresel ayaklarından Birleşmiş Milletler. İngiltere Filistin topraklarını terk ederken Filistin’deki Yahudi baskısını da gerekçe göstererek Siyonizm’in Yeni Dünyası, ABD desteğini de arkasına alarak Kasım 1947’de konuyu Siyonizm’in küresel ayağı BM’ye taşıyacak, BM ise Filistin’in Yahudi ve Araplar arasında paylaştırılmasına karar verecekti. Kudüs ise BM gözetiminde uluslararası statüye kavuşturulacaktı. Bu karar Araplarca tanınmayacak ve savaş ilân edilecekti.

14 Mayıs 1948 tarihinde BM paylaşım kararı uyarınca David Ben Gurion tarafından İsrail Devleti ilân edilecek, ardından Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları saldırıya geçerek Filistin topraklarına girecektir.1949 yılında BM gözetiminde İsrail ve Araplar arasında barış(!) tesis edilerek topraklar İsrail, Ürdün ve Mısır yönetimlerine bırakılmak üzere pay edilir ve İsrail uluslararası statüsünü pekiştirir.

Bu süreçte Siyonizm’in küresel ayağı BM sürekli ikiyüzlü davranmış, hem Arapların tepkisini dindirecek kararlar almış hem de sahada oluşan fiilî duruma sessiz kalarak, çatışma dönemleri sonunda kurduğu barış ya da antlaşma masaları ile fiilî durumu adım adım resmîleştirmiştir.

Bugün emperyalist ABD’nin ileri karakolu Suud ve BAE tarafından desteklenen ve finanse edilen Hadi yönetimindeki Yemen’in başkanlığını yaptığı Arap Ligi ve Türkiye’nin ortaklaşa BM’ye sunduğu kararın ezici bir çoğunlukla onaylanması ve onaylayan devletler arasında sorunun baş mimarı İngiltere’nin ve ABD / İsrail güdümündeki Mısır, Suud, Bahreyn, BAE ve dünyanın diğer bölgelerindeki İngiliz ve ABD mandalarının da olması nedense bende bir heyecan uyandırmadı. Aksine, BM’yi, Cemiyet-i Akvam organizasyonundan beri oluşturan Küresel Siyonist çetenin dizayn ettiği bu yapının süreç dâhilinde gösterdiği hakikat ile vakıaya bakınca temkin ve tedirginlik hissi bende uyanıyor. Siyonizm’in küresel ayak olarak inşâ ettiği bir yapının ”İSRAİL” aleyhine karar alıyor gibi görünmesi kuruluş tarihinden bugüne onlarca defa gerçekleşmişti. Lakin bu kararlar Arapları ve Müslümanları oyalamaktan ve elini kolunu bağlamaktan başka hangi işe yaramıştır?

Irak’ın işgâlinde BM kararı olmaksızın ve mevcut BM yasalarına uygun olmaksızın ABD işgâlinin gerçekleşmesi BM’nin yalnızca bir aldatma kurumu olduğu gerçeğini yeniden hatırlamama olanak sağlıyor. Bizler ibret almadan, tarihi bir masal gibi gördüğümüz müddetçe tekerrür eden tarih karşısında giderek eridiğimiz gerçeği ile yüzleşemeliyiz. Düşmanlarımızın kontrolündeki kurumlarda alınacak göstermelik kararların sahada hiç bir karşılığı olmayacaktır. Sahada etkin olmayan hiç bir güç kendi şartlarını uygulatamayacaktır. Bu kurumlarda alınan kararlar yalnızca toplumsal itirazı bastıracak, tekâmülü engelleyecek ve şartları daha ağır olan süreçler ile bizi yüz yüze getirecektir.

Bu çerçevede tekerrür eden hadiseler karşısında tekâmül kuvvetini yitirmiş ve giderek tükenen dinamizm ile eridiğimizi görmenin elzem olduğunu düşünüyorum. Görece olarak kazanım gibi gelen hadiselerin perdelediği, sonucu hezimet olan süreçlerin tekrarı bizi daha çok yıpratmakta, hadiseler üzerindeki etki ve kontrol sahamızı giderek daraltmaktadır.

Bu topraklarda oluşan bütün sorunların çözümü yine bu topraklarda üretilmedikçe, küresel güçlerin ya da bu güçlerin kontrolündeki küresel kurumların insafına bırakıldıkça tükenişimizin seyri daha da hızlanmaktadır. Mesele öz itibari ile ”ben/bizden doğacak” bir çözüm fikri ve yapısı ile olması gereken mecraya taşınacaktır.

Suat Kürşat / Adımlar Dergisi

Yahudiler Siyonizm Filistin
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert