Türkiye’nin ve içinde bulunduğu bölge coğrafyasının en büyük problemlerinden biri, karar vericiler dahil olmak üzere toplumun geniş kesimlerinin meseleleri duygusal reflekslerle ele almasıdır.
Ayakta kalmanın yolu; öfke, romantizm, slogan veya hamaset değil, feraset, strateji, sabır ve Milli Akıldır.
Bir operasyon önümüze konuluyor, biz çözüm zannediyoruz.
Bir Psikolojik Harp hamlesi geliyor, biz onu demokratikleşme diye okuyoruz.
Bir bölücü manevra yapılıyor, biz bunu yeni bir siyasal açılım diye alkışlamaya kadar gidiyoruz.
Halbuki bu coğrafyada kimse size niyetini olduğu gibi söylemez.
Önce kavramları değiştirirler.
Sonra zihinleri dönüştürürler.
Sonra meşruiyet üretirler.
En son haritayı önünüze koyarlar.
Ve işte bugün tam da böyle bir eşikteyiz.
DİYARBAKIR’DAKİ TABLO: ASIL SORU “KİM KONUŞUYOR?” DEĞİL, “KİM ADINA KONUŞUYOR?”
Diyarbakır’da kurulan “Kürt Milli Platformu” benzeri oluşumlar bu açıdan son derece dikkatli okunmalıdır. Özellikle “tek liderlik yok” gibi çıkışlar ilk bakışta bazı çevrelere “çoğulculuk” ya da “yeni bir arayış” gibi sunulabilir. Fakat meseleye biraz daha dikkatli bakıldığında burada çok daha ciddi bir soru ortaya çıkıyor:
Bu çıkış gerçekten çözüme mi matuf, yoksa yeni bir siyasi-psikolojik operasyonun parçası mı?
Çünkü bugüne kadar “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” gibi başlıkların içine, ihanetle anılması gereken bazı figürler “önder”, “kurucu önder”, “liderlik” gibi kavramlarla boca edildi. Şimdi ise buna alternatif gibi görünen yeni “Kürt Milli Platformu” gibi yapılar devreye sokuluyor.
Bugün Diyarbakır merkezli bu platformun açıklanan çizgisinde “self-determinasyon”, “uluslararası hukuk”, “anayasal statü”, “anadilde eğitim”, “Milli Temsil Heyeti” ve uluslararası kurumlarla diplomatik temas gibi başlıklar açık biçimde yer alıyor. Ayrıca “tek başkan yok” vurgusuyla kolektif bir temsil modeli öne çıkarılıyor. Bu, yalnızca yerel bir sivil girişim değil; söylem ve hedef seti itibarıyla dışarıya da mesaj veren bir siyasal çerçeve olarak okunmalıdır.
Yani mesele artık yalnızca bir örgütün veya bir lider figürünün etrafında dönen klasik güvenlik meselesi değildir. Daha tehlikeli bir safhaya geçilmektedir:
Bölücülük, örgütsel hiyerarşiden çıkarılıp “sivil meşruiyet” zeminine taşınmak istenmektedir.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Çünkü bu ülkede bölücülük hiçbir zaman sadece dağda silahla yapılmadı.
Bazen masada yapıldı.
Bazen televizyonda yapıldı.
Bazen akademide yapıldı.
Bazen STK görünümlü yapılarla yapıldı.
Bazen de “hak”, “kimlik”, “özgürlük”, “çoğulculuk” paketine sarılarak yapıldı.
O yüzden asıl soru “kim konuşuyor?” değildir.
Asıl soru şudur:
Kim adına konuşuyor?
Kimin diliyle konuşuyor?
Kimin hazırladığı zeminde konuşuyor? Arkasında hangi dış güç var?
TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİK OLGUNLUĞUNU GÖRÜN, TÜRK MİLLETİNİN SABRINI GÖRÜN
Ama burada asıl herkesin yüzüne çarpılması gereken gerçek başka!
Bölücülüğe dayanak yapılabilecek bir oluşum bile, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vilayetinde, hem de Diyarbakır gibi sembol ve büyük bir şehirde toplanabiliyor.
Peki bu neyi gösteriyor?
Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin demokratik olgunluğunu gösteriyor.
Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin özgüvenini gösteriyor.
Bu, Türk Milleti’nin sabrını ve ferasetini gösteriyor.
Ve herkesin özellikle anlaması gereken nokta şudur…
Türk Milleti aptal değildir.
Cahil değildir.
Ferasetsiz hiç değildir.
Bu milletin bugün hâlâ büyük ölçüde soğukkanlı kalmasının sebebi korku değildir.
Sebebi teslimiyet değildir.
Sebebi gaflet değildir.
Sebebi; Devlet Şuuru, Tarih Hafızası ve ağırbaşlılıktır.
Bu millet nice provokasyonlar gördü.
Nice ihanetler gördü.
Nice iç ve dış kuşatmalar gördü.
Ama her defasında sabırla, ferasetle, ağırbaşlılıkla hareket etmeyi bildi.
Fakat herkes şunu da aklına kazısın…
HER SABRIN BİR SINIRI VARDIR…
Bu yüzden Türkiye’yi etnikçilikle, mezhepçilikle, cemaatçilikle, tarikatçılıkla, ideolojik fanatizmle, dış bağlantılarla, vekâlet ilişkileriyle istismar etmeye çalışan herkes çok iyi düşünsün.
Türk kökenliymiş, Kürt kökenliymiş, Aleviymiş, Sünniymiş, sekülermiş, muhafazakârmış, hiç fark etmez.
Kim bu ülkenin birliğine kast ediyorsa, karşısında yalnızca devleti değil, tarihten süzülmüş büyük bir millet refleksini 15 Temmuz’da olduğu gibi bulur.
Ve o refleks harekete geçtiğinde, herkes için oyun biter.
Bu milletin sabrını zafiyet sananlar tarih bilmez.
Bu milletin sessizliğini korkaklık sananlar sosyolojiden de anlamaz.
Bu milletin tahammülünü aptallık zannedenler ise kendi sonlarını hazırlar.
ASIL FELAKET MİLLÎ BİRLİĞİMİZE YAPILAN SALDIRILAR DEĞİL, ASIL FELAKET MİLLÎ UNSURLARDAKİ DİRENÇSİZLİKTİR.
Bugün daha korkutucu olan şey sadece bölücü yapıların konuşuyor olması değildir. Daha korkutucu olan, üniter devlet yapısını savunduğunu söyleyen nice çevrenin bile dişe dokunur bir tepki vermemesidir.
İnsan gerçekten sormadan edemiyor…
Ne oluyor?
Niçin bu kadar tepkisizlik var?
Niçin bu kadar dirençsizlik var?
Tamam, hükümet edenler muhafazakâr olabilir, dindar olabilir, milliyetçi olabilir, başka bir siyasi çizgiden geliyor olabilir. İyi de bu durum, toplumun geri kalanının aklını, iradesini ve itirazını askıya almasını mı gerektiriyor?
Biz koyun muyuz?
Birileri önden uçuruma yürüyor diye, biz de peşlerinden uslu uslu KOYUN GİBİ uçuruma mı gideceğiz?
Bu ülkede en tehlikeli şeylerden biri artık açık açık şudur.
İnsanlar düşünmeyi, sorgulamayı ve direnç göstermeyi “uyumsuz-asi olmak” sanıyor.
Hayır efendim.
Bugün yaptığımız sessizlik, ferasetsizdik uyum değil.
Bu, düpedüz sürüleşmedir.
Ve tarihte nice devletler dış saldırıyla değil, içerideki bu gevşeklik, konforculuk ve teslimiyet haliyle zayıflatılmıştır.
Türkiye’de bugün yaşanan en büyük zihinsel çürüme budur.
İnsanlar artık “itaati” akıl, “sessizliği” olgunluk, “dirençsizliği” devlet terbiyesi sanmaya başladı.
Halbuki DEVLET TERBİYESİ, gerektiğinde direnç gösterebilmektir.
Millet olmak, gerektiğinde itiraz edebilmektir.
Milli şuur, gerektiğinde milli menfaatler için, şahsi çıkarları ayak altına alıp, akışa karşı durabilmektir.
ÜÇ YÜZ YILDIR EMPERYALİZM KAZANIYOR, BİZ HÂLÂ SLOGANLA OYALANIYORUZ…
Bakın acı ama gerçek şudur.
Son üç yüz yıldır emperyalizm sürekli kazanıyor.
Birinci Dünya Savaşı bu sürecin zirvesiydi.
O savaş yalnızca toprak kaybı değildi.
O savaş, HASTA ADAM ilan ettikleri Türk Devletini ortadan kaldırma operasyonuydu...
O savaş Büyük Türk Milleti’ni Anadolu’dan Asya steplerine kovma teşebbüsüydü.
Sevr bunun hukuk metniydi.
Biz Sevr’den geri döndük.
Sakarya’dan geri döndük.
Kanla, irfanla, imanla, akılla geri döndük.
Ama bugün hâlâ içeride birileri çıkıp İstiklal Harbi’ni küçümsüyor.
Mehmetçiğin mücadelesini aşağılıyor.
Cumhuriyet’i, Milli Devleti ve bağımsızlık fikrini içeriden kemirmeye çalışıyor.
Üstelik bunu çoğu zaman “özgürlük”, “mağduriyet”, “inanç-din”, “kimlik”, “çoğulculuk” gibi cilalı kavramların arkasına saklanarak yapıyor.
Açık konuşalım:
İstiklal Harbi yıllarında da emperyalizmin yanında saf tutanlar, bunu çoğu zaman doğrudan işgalci kimliğiyle değil, içeriden kullandıkları yerli görünümlü aparatlar üzerinden yaptılar.
Bugün de yöntem değişmiş değildir.
Dün Şeyhülislam fetvalarıyla çıktılar.
Bugün akademik raporlarla çıkıyorlar.
Dün manda ve himaye diyerek çıktılar.
Bugün demokrasi, çoğulculuk ve kimlik diyerek çıkıyorlar.
Dün işgalci süngüsüne yaslandılar.
Bugün uluslararası kurumlara, fonlara, vekâlet yapılarına ve medya ağlarına yaslanıyorlar.
Ama öz aynı özdür:
Türk Milleti’nin omurgasını kırmak.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni içeriden çürütmek.
Milli Devleti tarih önünde mahkûm etmek.
Büyük Türk Milleti’ni örfünden, töre ve tarihinden, muharip ve cihangirliğinden, KIZIL ELMA mefküresi’nden, İ’lày-ı Kelimetullah Ülküsü’nden koparmak ve soysuzlaştırmaktır.
EN TEHLİKELİ MASKELER: DİN VE İDEOLOJİ MASKELERİDİR.
Bu ülkede en tehlikeli kılıklardan biri din maskesi, diğeri ise ideoloji maskesidir.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun yıllar önce işaret ettiği hakikat bugün daha da çıplak biçimde ortadadır: Türkiye, hem Kemalist görünüp milletin ruhunu anlamayanlardan, hem de dindar görünüp emperyal projelere taşeronluk edenlerden çok çekmiştir. Bu yapıları toplum dışına atmaktan başka çaremiz yoktur.
Bugün Türkiye’nin başına bela olan iki büyük sahte kutup vardır.
Milletin değerlerini istismar eden dinci aparatçılık
Devlet adına konuşup milletle bağ kuramayan dogmatik ideolojik katılık. Biri dini kullanır, öteki devleti kullanır. Ama ikisi de çoğu zaman aynı yere hizmet eder.
Milletin omurgasını kırmaya, Milli Şuuru yok etmeye çalışırlar. Adları ister İslâmcı, ister Atatürkçü, ister şeriatçı, ister lâik, isterse solcu, sağcı, komünist, faşist olsun.
Türkiye’nin ihtiyacı ne slogan bağımlısı bir ideolojik kamp, ne de dini araçsallaştıran sahte muhafazakârlıktır.
Türkiye’nin ihtiyacı; Milli Akıl ve Şuur, Üniter Devlet Bilinci, Tarihî Hafıza, Töre ve Millî Terbiyenin Muhafazası ve Gerçek Bağımsızlık Çizgisidir.
Burada çok önemli bir ayrımı özellikle yapmak gerekir.
Dindarlık başka şeydir, dincilik başka şeydir.
Devletçilik başka şeydir, ideolojik bağnazlık başka şeydir.
Bu ülkede nice hain, milletin karşısına ya din adına ya devlet adına çıkmıştır.
Ama ikisinin de ortak noktası aynı olmuştur.
Milleti özne değil, sürü görmek.
Milletin iradesini değil, kendi vesayetini kutsamak.
İÇERİDE OLAN BİTEN, DIŞARIDAN BAĞIMSIZ DEĞİLDİR
Türkiye’deki etnik fay hatları, mezhep gerilimleri, kimlik siyasetleri ve ideolojik kamplaşmalar asla yalnızca iç mesele değildir.
Bu coğrafyada hiçbir çatışma yalnızca içeriden üretilmez.
Bakıyorsunuz Birleşik Arap Emirlikleri sözde İslam Ülkesi ama birçok dosyada Türkiye’nin karşısında.
İsrail zaten bu coğrafyanın en büyük istikrarsızlık ve fitne ocağı.
Ermenistan, Yunanistan ve daha niceleri, Türkiye’nin çevrelenmesi denkleminde roller üstleniyor.
Mezhep fay hatları diri tutuluyor.
Etnik ayrıştırma sürekli pompalanıyor.
Türkiye’nin etki alanı daraltılmak isteniyor. Pekî tüm bunları yapan, yaptıran büyük düşman kim? Elbette 1. Dünya Savaşı’nda karşımıza çıkan, büyük devletimizi paramparça eden İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya elbette şimdi ABD gibi doymaz, barbar ülkeler… İsrail, Yunanistan, BAE mi? Bunlar maşa…
O yüzden içeride “hak”, “kimlik”, “özgürlük”, “çoğulculuk” diye önümüze sürülen her projeye saf saf bakamayız.
Her olayı, gelişmeyi tek bir soruyla test etmek zorundayız.
Bu Türkiye’yi güçlendiriyor mu, yoksa Türkiye’yi içeriden çözmeye mi, zayıflatmaya mı hizmet ediyor?
Bu soruyu sormayan herkes, iyi niyetli bile olsa, emperyal oyunun değirmenine su taşıma riski taşır.
TOM BARRACK VE HARİTA MÜHENDİSLİĞİNİN YENİ DİLİ
Bugün bölgede olup bitenleri yalnızca günlük diplomasi trafiği gibi okumak büyük saflık olur. Çünkü emperyalizm bu coğrafyada hiçbir zaman niyetini ilk günden açık etmez. Önce dili değiştirir, sonra kavramları değiştirir, sonra zihinleri hazırlar, en sonunda haritayı fiile dönüştürür.
Tam da bu yüzden bugün Tom BARRACK gibi isimlere sadece “bir diplomat” gibi bakmak hata olur. Çünkü bu tür isimler çoğu zaman yalnızca mesaj taşımaz; zemin yoklar, aktör hizalar, psikolojik eşik test eder ve geleceğin siyasal haritalarına uygun iklim üretir. BARRACK’ın resmî sıfatı sıradan bir temsilcilik değildir; kendisi hem ABD’nin Ankara Büyükelçisi hem de Suriye Özel Temsilcisi olarak tam da Türkiye-Suriye-Irak ekseninin kırılgan jeopolitiğinin içine yerleştirilmiş bir aktördür.
Barrack’ın son dönemdeki açıklamalarına, Suriye dosyasındaki ağırlığına ve Kürt unsurlarla ilgili kurduğu dile dikkatle bakıldığında, ortada sadece taktik bir güvenlik meselesi değil, daha geniş bir bölgesel yeniden düzenleme aklı olduğu görülüyor. Bir yandan “entegrasyon”, “yeni denge”, “güven artırıcı önlemler”, “yerel gerçeklik”, “istikrar” gibi kavramlar dolaşıma sokuluyor; öte yandan sahadaki unsurlar yeniden konumlandırılıyor.
Barrack, SDF’nin “birincil anti-DAEŞ gücü” rolünün “büyük ölçüde sona erdiğini” söylerken, aynı anda Kürt unsurların yeni Suriye yapısına entegrasyonundan, ateşkesin korunmasından ve kuzeydoğunun yeni çerçevede düzenlenmesinden söz ediyor.
Şimdi burada bazıları safça şunu söyleyebilir:
“Bak işte, ayrı yapı istemiyorlar, entegre ediyorlar.”
İşte tam burada uyanık olmak zorundayız.
Çünkü emperyalizm bazen parçalayarak yönetir, bazen de kontrollü entegrasyon üzerinden yeni meşruiyet alanları üretir. Mesele yalnızca bugün “ayrı devlet” denip denmemesi değildir. Mesele, yarın fiilî ve siyasal bir özerk meşruiyet altyapısının hazırlanıp hazırlanmadığıdır.
Burada asıl mesele şudur:
Yarın bu topraklarda fiilî veya resmî bir Kürdistan Haritası önümüze konulursa, bunun zemini bir gecede oluşmuş olmayacaktır.
Bu zemin;
Bugün atılan cümlelerle,
Bugün kurulan platformlarla,
Bugün dolaşıma sokulan kavramlarla,
Bugün meşrulaştırılan aktörlerle hazırlanıyor olacaktır.
Yani yarın birileri çıkıp da “ama biz bunu beklemiyorduk” derse, bu ya körlüktür ya da aldatmadır.
Çünkü haritalar bir gecede doğmaz.
Haritalar önce kafalarda çizilir.
Sonra dilde normalleştirilir.
Sonra uluslararası raporlarda meşrulaştırılır.
Sonra yerel temsil yapılarıyla tahkim edilir.
En sonunda da fiilî gerçeklik diye önünüze konur.
Daha açık söyleyelim:
Haritalar masada çizilmeden önce ekranlarda, panellerde, raporlarda, diplomatik açıklamalarda ve sözde sivil oluşumlarda çizilmeye başlanır.
İşte Diyarbakır’da ortaya çıkan yeni yapılar da, bölgedeki bazı diplomatik trafikler de, Suriye-Irak hattındaki yeniden dizayn girişimleri de bu yüzden birlikte okunmalıdır. Tek tek bakıldığında dağınık görünen parçalar, birlikte okunduğunda aynı büyük resme bağlanmaktadır.
ABD’nin Suriye politikasındaki son değişim, yıllarca desteklediği SDF’yi tamamen terk etmekten çok, onu yeni bir statü ve yeni bir çerçeve içine yerleştirme arayışı olarak okunmalıdır. Barrack’ın Mazlum Abdi ile görüşmeleri, “entegrasyon” vurgusu ve Washington’un sahadaki geçişi “istikrar” diliyle çerçevelemesi, meselenin yalnızca güvenlik değil, siyasi yeniden tasarım boyutu olduğunu düşündürmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti bu resmi görmek zorundadır. Çünkü bu coğrafyada hiçbir emperyal proje “bir sabah ansızın” başlamaz.
Önce alıştırılır,
Sonra tartıştırılır,
Sonra normalleştirilir,
En sonunda da dayatılır.
Ve bugün yapılması gereken şey, iş işten geçtikten sonra tepki vermek değil; zemin hazırlıklarını daha başlangıç aşamasında teşhis etmek ve bertaraf etmektir.
İSLAM DÜNYASININ HALİ, SADECE UTANÇ DEĞİL, STRATEJİK ÇÖKÜŞTÜR
Bugün sadece Türkiye değil, bütün İslam coğrafyası paramparça.
Gazze yanıyor.
Sudan karışık.
Somali istikrarsız.
Libya parçalanmış.
İran sürekli baskı altında.
Peki İslam ülkeleri niçin tek vücut olamıyor?
Niçin herkes küçük hesapların, saray pazarlıklarının, mezhep kavgalarının, küresel patronlara verilen taahhütlerin içine gömülmüş durumda?
Bu sadece ahlaki çürüme değildir.
Bu, düpedüz stratejik intihardır.
Ve Türkiye şunu anlamalıdır…
İslam Dünyası’nın dağınıklığı, yalnızca ümmetin dramı değildir, aynı zamanda Türkiye’nin milli güvenlik sorunudur.
Bugün Birleşik Arap Emirlikleri gibi aktörlerin birçok cephede Türkiye’nin karşısında veya Türkiye’nin etkisini dengelemeye çalışan çizgide görünmesi tesadüf değildir. Bu tablo, sözde aynı medeniyet havzasında yer alan ama fiiliyatta küresel mühendisliğin bölgesel uzantısına dönüşen yapılar gerçeğini de göstermektedir.
Açık soralım:
Gazze’de bu kadar vahşet yaşanırken,
Sudan bu haldeyken,
Somali bu kadar kırılganken,
Libya hâlâ toparlanamamışken,
İran sürekli baskı ve saldırı tehdidi altındayken,
Neden İslam ülkeleri tek bir stratejik akıl etrafında birleşemiyor?
Çünkü maalesef ümmet coğrafyasının çok önemli bir kısmı, devlet aklıyla değil, saray korkularıyla; bağımsızlık iradesiyle değil, dış patronaj ilişkileriyle hareket ediyor.
CUMHURİYET’İN ERKEN DÖNEM AKLI, BUGÜNÜN APTAL KUTUPLAŞMALARINDAN İLERİDEDİR…
Bugün bazıları tarih bilmeden konuşuyor. Oysa Cumhuriyet’in ilk döneminde geliştirilen dış politika aklına bakın: Sadabat Paktı, Balkan Antantı… Ne anlatıyor bunlar bize?
Şunu anlatıyor: Yakın coğrafyada güçlü, dengeli ve yerel ilişkiler kurmadan büyük devlet olunamaz.
Türkiye, Irak, İran hattında kurulan denge; Balkanlarda oluşturulan iş birliği zemini… Bunların hepsi bize bir şeyi gösteriyor:
Bölgesel güvenlik, sloganla değil; akılla, dengeyle ve stratejik ilişki ağıyla kurulur.
Bugün de ihtiyaç budur.
Türk Devletleri Teşkilatı, bölgesel savunma hatları, enerji iş birlikleri, ekonomik bloklar, mezhep üstü ve etnik üstü stratejik ortaklıklar… Bunlar artık romantik hayal değil; devlet aklının zorunlu başlıklarıdır.
Türkiye bu coğrafyada ya oyun kurucu olacaktır ya da başkalarının kurduğu oyunda hedef tahtasına çevrilecektir.
Ortası yoktur.
TÜRKİYE ARTIK DAHA NET, DAHA SERT, DAHA CİDDİ OLMAK ZORUNDADIR.
Dünya giderek daha aşağılık, daha hoyrat, daha saldırgan bir siyaset düzenine sürükleniyor.
Küresel sistemde artık diplomat değil, kuvvet dili konuşuluyor.
Diplomasi çoğu zaman zaman kazanma aracına dönüşmüş durumda.
Böyle bir tabloda Türkiye’nin sürekli “bekleyen”, “ölçen”, “dengeleyen”, “idare eden” ama gerektiğinde caydırıcı irade koymayan bir hatta sıkışması büyük risktir.
Açık söyleyelim: Diklenmeyelim, eyvallah.
Ama dik de duralım.
Bu laf sadece afiş cümlesi değildir. Bu, bir devlet davranış biçimidir.
Türkiye; içeride bölücülüğe, dışarıda kuşatma siyasetine, bölgede vekâlet savaşlarına, mezhepçi ve etnikçi fay hatlarına, milli devleti aşındıran bütün aparatlardan oluşan kuşatmaya karşı daha net, daha sert, daha stratejik ve daha kararlı olmak zorundadır.
Çünkü bu coğrafyada zayıflık, iyi niyet diye okunmaz. Esarete davetiye diye okunur.
Ölümden öte köy yoktur.
Bu devlet, bin yıllık devlet geleneğinin taşıyıcısıdır. Bu millet, nice kuşatmaları yarmış bir millettir. Dolayısıyla artık “aman kırılmasın”, “aman bozulmasın”, “aman birileri rahatsız olmasın” psikolojisiyle hareket edilemez.
Milli güvenlik, kimsenin duygusal konfor alanına kurban edilemez.
Bugün artık herkes safını belirlemelidir.
Türkiye’nin geleceği; etnikçilikle kurulamaz, mezhepçilikle korunamaz, tarikatçılıkla yönetilemez, ideolojik kabilecilikle taşınamaz.
Bu ülkenin ayakta kalması için ihtiyaç duyduğu şey; milli birlik, üniter devlet iradesi, milli menfaat odaklı siyaset ve duygusallıktan arınmış stratejik bilinçtir.
Hâlâ mezhepçilik yapanlara karşı mücadele edilmelidir.
Hâlâ etnikçilik yapanlara karşı mücadele edilmelidir.
Hâlâ dışarıyla iş tutup içeride inanç ve kimlik istismarı yapanlara karşı mücadele edilmelidir.
Çünkü oryantalist, eyyamcı, gevşek ve savruk duruşlar Türkiye’yi sadece daha büyük felaketlere taşır.
Ve herkes şunu çok iyi bilsin:
Bu millet sabırlıdır, ama hafızasız değildir.
Bu millet ağırbaşlıdır, ama iradesiz değildir.
Bu millet devletlidir, devletine ve başındakilere hürmetkârdır, ama teslimiyetçi değildir.
Türk Milleti’nin sabrını aptallık sananlar çok yanılıyor. Çünkü bu millet gerektiğinde sadece konuşmaz. Tarihin akışını değiştirir. Ve artık bu coğrafyada, bu vatanda, bu devlette, bu milletin geleceği üzerinde hesap yapan herkes şunu bilmek zorundadır:
Türkiye’nin birliğine, milli devlet yapısına, üniter karakterine ve tarihi devamlılığına yönelen her girişim; ister etnikçilik kılığında gelsin, ister mezhepçilik kılığında, ister demokrasi ambalajıyla, ister din maskesiyle, ister diplomasi diliyle gelsin, aynı büyük hesaplaşmanın parçasıdır.
Buna karşı verilecek cevap da dağınık, gevşek ve duygusal olamaz.
Verilecek cevap; ferasetli, soğukkanlı, kararlı, milli ve gerektiğinde sert bir DEVLET-MİLLET DURUŞU olmak zorundadır.
Çünkü mesele artık yalnızca bugünün siyasi tartışması değildir.
Mesele; devletin devamı, milletin birliği, coğrafyanın geleceği ve tarihin önünde yeniden ayakta kalıp kalamayacağımız meselesidir.
Ve bu konuda artık hiç kimsenin gevşekliğe, körlüğe, eyyamcılığa ve sahte tarafsızlığa hakkı yoktur.
Milli birlikten, beraberlikten ve milli menfaatlerden yana hep birlikte tavır almak zorundayız.
Artık tercih zamanı değil, saf tutma zamanıdır.
Ya bu milletin ve devletin yanında dimdik duracağız ya da tarih, susanları da teslim olanları da affetmeyecektir. Coğrafyada yaşananlar, kurulan tezgâh ve tuzaklar karşısında ülke ve halklarının durumlarından, Irak, Suriye, Libya ve İran’dan dersler çıkartmalıyız.
Çünkü bu coğrafyada gevşekliğin bedeli yalnızca yenilgi değil, doğrudan çözülüştür, çöküştür. Büyük Türk Milleti’nin yiğit evlatları buna müsaade edemez.
E. Yb. Halil MERT
Strateji ve Yönetim Uzmanı
Elektrik-Elektronik Mühendisi
KURT KIŞI GEÇİRİR, AMA YEDİĞİ AYAZI UNUTMAZ.
Recep YAZGAN
Bütün Kitaplar Tek Kitabı Anlamak Üzere Okunur
Nihat Güç
Müslüman Ahlaklıdır
Eyüphan KAYA
Şu Meclisin kapısına kilit vurmak lazım!
Aydın BENLİ
Analık Sadece Doğurmak Değil
Bülent ERTEKİN
Bir Adamın Ardından Değil, Bir Dağın Gölgesinden
Adnan İPEKDAL
ODTÜ Semalarında Amerikan bayrağı Dalgalanacak mı!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SADAKAT: RUHUN CENNETİ!
Songül KARAMAN
Mahalle Kültürü Bitiyor Mu
Burak Çileli
Sumud filosu işkencesine kısas milli haysiyet meselemizdir
Seyfettin BUDAK
Limbik Kaostan Kuantum Rezonansa
İsa ÇOLAKER
YAZAR TIKANIKLIĞI
Adnan ÖZ
Galatasaray maçında averaj düzelttik!
Mehmet BOZKURT
Maskelerin Ardından Çürümüşlük
Ömer Naci Yılmaz
Ali Kolcu Hoca’mızı Hakk’a Uğurladık
MUSTAFA GÜLTEKİN
SIRRIN SAKLANMA ZORUNLULUĞU
Mehmet Nuri BİNGÖL
En Büyük Miyar: Kanaat
Cevahir AYDIN
Ruhun Bahçıvanı: Sinaptik Budama ve İlahi Tasfiye
Memiş OKUYUCU
İyilikle İyileştirerek Eğitim
Özlem Gürbüz
Korkudan Değil, Güvenden Doğan Eğitim
Hamdi TEMEL
Suçun Adresi: Başta Medya, Sonra Hepimiz
Gülay ÇETKİN
Okullarda Başka Bir Şiddet Modeli
Halil MERT
Türklük Tanımının Güncellenmesi
Hasan KARADEMİR
HİKMET KIVILCIMLININ DİNİ ANLAYIŞININ ELEŞTİRİSİ
Servet ZEYREK
Hevasını İlahlaştıran Kişiyi Gördün Mü!
Murat GÜLŞAN
Camilerimizde Türk Bayrağı Olmalı
Ahmet SAĞLAM
Din Düşmanlığı
Hüseyin KURT
Yeni Neslin Görünmeyen Krizi
Ahmet Eren KURT
Görülmeyen Bir Dağılma
Ahmet DÜZGÜN
Artık seviye eğitim sistemi şart
Ravza ZEYBEK
Düştüğü Yerden Kalkacak Ümmet
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Eğitimde Yapay Zeka
Özhan KIZILTAN
Athanor Mason Locası
Mesut CİHAT
İmamoğlu'nu Özel'e, Özel'i Belediyelerine Vursan
Aydan KURT
ÇOK FAZLA ANLAM YÜKLEMEYİN...Part 3 (The End)
Fatih ORUÇ
Abd-Suriye Savaşı ve Rakka Katliamı
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 79
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Unutma Hakkını Kaybeden Toplum: Her Şeyi Hatırlayıp Hiçbir Şeyi Anlamayan İnsanlar
Fatma Saçak Akbulut
İLİŞKİ RUTİNİ
Levent ERTEKİN
Çimler üzerinde bir festival: tire’nin kazancı mı, kaybı mı?
Batuhan ŞUORUÇ
Daha Az Tanıdık Olana
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)