Söyleşilerimden biri idi sanırım farkındalığı yakalayabilmiş bir genç sormuştu;
“Hocam bir avuç sahabe nasıl oldu başardı da biz bugün yaklaşık iki milyar insan başaramıyoruz?”
Akabinde de başka bir genç merakla atılmıştı;
“Hocam neden biz insanlığın atası iken bugün her şeyi geriden takip eder hale geldik sizce” diye.
Her iki gence de “samimiyet” demiştim o vakit ve eklemiştim;
“Sahabe, davası ve inancında samimi idi ve gayreti bu samimiyetini güçlendiriyordu. Bu yüzden olsa gerek ki bir avuç dediğimiz sahabe içindeki inanç ve bu inancın beslediği bir samimiyetle Medine gibi kuru bir çöl şehrinden medeniyete ulaşabildi ve bizler bugün o medeniyetin miras yedileri olarak üzerinde tepindiğimiz manevi mirastan bihaber durumda elin oğlunu gıpta ile izliyoruz.
Ama elin oğlu diyerek bir taraftan “kafir” diyerek ötekileştirdiğimiz, öbür taraftan da ürettiklerini hayatımızın her alanında kullandığımız insanlar da kabul etmesek de davalarında samimi ve ilahi kodlama inanan inanmayan ayırmadan sünnetullah gereği “çalışana, gayret edene” veriyor.
Bakın bugünkü halimize;
Gözlerimizde yapışıp kalmış bir endişe, kalplerimizde tarifi imkânsız bir hüzün, dilimizde aldığımız nefesler boyu uzayıp giden kavli dualar ve aklımızda bitip tükenmek bilmeyen sorular var. Artık güzel bir haber aldığı için mutlu olan kimseler değiliz, zira kahreden bir olay yaşamadan günü tamamlamış olmak bizi mutlu etmeye yetiyor. Özellikle 2020 yılında yaşadıklarımızla başımıza gelebilecek hiçbir felakete şaşırmayacak kadar acıya ve kötülüğe bağışıklık kazandık neredeyse.
Yalnız kaldığımızda kendimize, arkadaş ve dost sohbetlerinde birbirimize, kaygılı ama yine de bir umut barındıran ve yalvaran gözlerle soruyoruz:
Bu gidiş nereye?
Bir gün bu kâbus biter mi?
Sizi bilmem ama ben bu soruya; 'biter' diye cevap veremiyorum maalesef.
Bitmez!
Peki neden bitmez?
Çünkü bugünkü tablo kolektif kibrimizin, kitlesel kayıtsızlığımızın, ölçüsüz tutumlarımızın, düşüncesiz kararlarımızın, salgın gibi yayılan narsizm ve bencilliğimizin, idrak yetimliğimiz ve tüketim hırsımızın bedeli olarak ortaya çıktı.
İnsanlık, eşyaya ve makineye teslim olduğu günden beri çıkmaz bir sokağın eşiğinde debelenip duruyor ve artık hemen her birimizin sonunu görebildiği bir uçuruma doğru sürükleniyor. Güle oynaya hem de.
Evet, yanlış okumadınız; “güle oynaya!”
Zira nefsini vicdanına imam kılarak tazim ettiğimiz yeni putlarımız olan hız, haz ve ayartıcı güçlerle hayattan, hakikatten ve hatta kendimizden kaçıyoruz artık. Hız, durup düşünmemizi imkânsızlaştırırken; haz, düşünme melekelerimizi iptal ediyor. Direk nefsimize ve beşerî yönümüze hitap eden ayartıcı güçler ise, hayata değmemizi zorlaştırıyor; gerçek hayatı değil medyalar, imajlar ve algılar üzerinden sanal olarak icat edilen sanal bir hayat yaşamamızı sağlıyor ve sanal bir dünyanın labirentine gömüyor her birimizi.
Bu yüzden olsa gerek ki meşru meşguliyetlerimizin yerine mecburiyetleri, mazeretleri, olmazsa olmazları; kendimizle baş başa kalıp yapmamız gereken tefekkürün yerine yığın yığın birikimleri, tekamülün yerine on adımda gelişim pratiklerini koyduk.
Bu yüzden olsa gerek ki kişisel gelişim drajeleri yok satıyor artık. Uzmanlar yediden yetmişe herkesin antidepresan müptelası olduğunu haykırsa da gözlerimiz kendimizden başkasını görmüyor, kulaklarımız ise sadece kendi sesimize odaklı.
Bu yüzden olsa gerek ki ahlakın yerine etiği, hikmetin yerine mantığı, idrakin yerine kuru aklı, zevklerin yerine trendleri, tahayyülün yerine kurguyu, tasavvurların yerine tasarımları, tabiatın yerine reprodüksiyonlarını koyduk.
Bu yüzden olsa gerek ki sayıları giderek azalıyor derdini dava edinmiş, fikrin yükünü çeken insanların.
Şikayetçi miyiz derseniz ona da cevabım hayır, zira her gün daha olgun bir kişilik, daha merhametli bir kalp ve daha müdrik bir zihin sahibi olabilmek için çabamız da; böyle bir gayretimizi doğrulayacak hiçbir delil de yok çoğumuzun elinde.
Çünkü hayatı hazlandıralım veya hızlandıralım derken yaşamın asıl mecralarından koptuk; kendimize ve birbirimize ayıracağımız vakitten de olduk.
Daha iyi hayat standartları, daha konforlu mekanlar, daha iyi yemekler, daha fazla imkân, daha fazla para, daha fazla medya, daha fazla şu, daha fazla bu.
Var mı odak noktamızda başka bir şey sizce?
Etrafınızdaki kırk yaş ve üstü insanlarla sohbet edin.
Her birinin renklerin azaldığına, tonların kaybolup gittiğine, insanın makinelerin kölesi olduğuna, duyguların klişeleştiğine, söz kalıplarının inceliklerin, güzellik ve derinliklerin üstünü örttüğüne dair bitmez tükenmez şikayetlerini duyacaksınız.
Haklılar mı derseniz, bence sonuna kadar evet!
Zira iç yangınlarımız, kalp titreşimlerimiz, eşref saatlerimiz, efkâr vakitlerimiz ve yaşamı yaşam kılan ne varsa hayatımızda zamanın şuur giderici eczalarıyla kökünden kurutuldu ve hayat dediğimiz tek perdelik sahne, iç bayıcı fotoğraflarımıza fon teşkil etmekten başka bir işimize yaramaz oldu artık.
Birbirimize bakınca hayatın kendisini değil; vitrinleri, markaları, trendleri, modelleri, imajları, emojileri görür haldeyiz. Birbirimizle kelimelerle değil; harflerle, rakamlarla, işaretlerle konuşuyoruz artık.
Hayatın ritmi değil ilgimizi çeken, cihazlarımızın internete bağlanma hızı.
Biri bize gerçekten bir şey anlatmaya çalıştığında anında sıkılıyoruz. Çünkü anlamamanın, derinliğine kavramamanın, künhüne varmaya çalışmamanın verdiği aptalca konfora meftun olduk.
Hayata, insana, duygulara ya da fikirlere değil; bize hiçbir şey kazandırmayan ama hiçbir maliyet de çıkarmayan tuşlara dokunmanın hazzı nefsimizi okşuyor. Bu durgunlukla, içi boş cümlelerle, ifadesiz yüzlerle, birbirine dokunmadan yaşamaya imkân veren hayatlarla yaşamayı seviyoruz.
Kim bilir, belki sevmesek de güvenli buluyoruz.
Evet, güvenli buluyoruz zira korkuyoruz!
Çünkü kötülük kanser gibi yayılıyor.
Çünkü kötülerin kötülük yapmakta gösterdikleri iştiyakı, iyiler iyilik yapmak için yeterince gösteremiyor.
Çünkü güzelliği yaşatmak için gösterdiğimiz gayret, arzu ve ısrar çirkinliği geriletecek kadar güçlü halde değil.
Çünkü koşulsuz sevgiyi, katıksız merhameti, amasız adalet ve hakkaniyeti temel önceliği, vazgeçilmezi, olmazsa olmazı sayanların sayısı gün geçtikçe azalıyor.
Çünkü insanlığının iyi kötü farkında olanlar, kaybettikleri her savaşı insanlıklarını yeterince tahkim edememiş oldukları için kaybediyor.
Çünkü bizler üzerinde tepindiğimiz manevi mirasa dört elle sarılamadık ve bunlara yeterince sağlam tutunamadığımız için de ayağımızı bastığımız zemin çatırdıyor.
Çünkü bulunduğumuz yeri insanlığımızla yeterince aydınlatamadık ve dünyayı bir uçtan bir uca karanlıklar ele geçiriyor.
İşte bu nedenlerle olsa gerek fikrimizin dahi olmadığı hemen her konuya sadece dokunuyor, zihin çatalımızın ucuyla eşeliyor, ucundan dişliyor ve nihayet mundar edip geçiyoruz.
Peki tüm bunları bilerek mi yapıyoruz?
Bence evet, çünkü kanımca “haddinin dışında” her şeyi biliyor artık yediden yetmişe günümüz insanı. Bilgiye ulaşmak iki tık uzağımızda ama bilgi dediğimiz şeyin eyleme davet olduğundan haberdar değiliz.
Bu davete icabet edip idrak etmeliyiz ki, insanların iyi, güzel ve doğru olana dair sürekli konuşmaları, iyi olamadıkları, güzeli bulamadıkları, doğruyu yapamadıklarının habercisidir ve iyinin, güzelin, doğrunun tarifi bilginin konusu, kendisi ise eylemin konusudur.
Dolayısıyla aslolan bilmek değil bildiğini yapabilmek, davranışıyla ortaya koyabilmektir.
Kim bilir, belki de biz toplum olarak işin sadece söylem ve bilmek kısmında kaldığımız, bu sayede de söylem ve eylemimiz birbirini yalanladığı için bir yere varamıyoruz.
Çok değil, bundan on beş yirmi yıl öncesine kadar yani iyi, güzel ve doğru olabildiğimiz zamanlarda iyilik, güzellik ve doğruluğa dair çok fazla söz söylemezdik çünkü insandık ve insanız diye bağırmaya ihtiyacımız yoktu.
Öyle ya kâr zarar gütmeden, canı pahasına hak ve hakikati savunan Hüseynî meşrep birisi olduğunuzu insanlar biliyorsa, haliniz sohbet değil midir zaten, söz bu durumda anlamsız kalmaz mı?
Ya da bir gencin çıkıp da ben aşığım diye bağırdığını kaç kere gördünüz?
Günümüzde her tarafta bağırıp sevdasını haykıran gençler var, sevdiklerinin isimlerini oraya buraya yazıyorlar deseniz de ben sevdiklerinin isimlerini yüreklerine yazabilen nasiplilerden söz ediyorum.
Zira eğer gerçekten âşıksanız aşkın dile dökülecek bir şey olmadığını da biliyorsunuz demektir. Yüzünüze bir anda yayılıveren tarifsiz ve sebepsiz hüzün, uzun uzun dalıp gitmeleriniz, içli içli ah çekişleriniz, benzinizi kendisine bürüyen sarının en güzel tonu sizi ele verir zaten, söze hacet yoktur ki.
Kabul edelim veya etmeyelim;
İyilik, güzellik ve doğruluğa dair çok fazla konuştuğumuz bu zamanda bütün bunları bu kadar çok konuşuyor ama eylemiyor oluşumuz, Kızılay Meydanı’nda bir maymunun “ben insanım” diye bağırmasına benziyor.
Yine kabul edelim veya etmeyelim;
Dilimiz ne olduğumuzu anlatmaya çalışırken halimiz ne olmadığımızın en büyük ispatçısı gibi.
Peki nedir bunun sebebi? Biz neden söylediğimizi eyleyemiyoruz?
Bence insan kötü, yanlış ve çirkini konuştukça farkında olmasa da yaşamaya başlıyor. Kötü, yanlış ve çirkin olanı kınamak ve ibret kastıyla bile konuşsak bile kötülüğü, yanlışı ve çirkini önce deşifre ediyor sonra tüm detaylarını bilinir hale getirmeye başlıyoruz ve nihayetinde tüm bunlar hayatımızın her karesinde normalleşiyor.
Mesela asla rüşvet almayacak bir kişi rüşvetten konuşulan ortamlara gidip geldikçe, medyada rüşvetin bin türlüsüne dair haberlere maruz kaldıkça, bu suretle işin usulünden cevaz(!) noktalarına kadar pek çok bilgiye sahip oldukça “Olmaz öyle şey” den önce “şöyle olursa aslında olabilir”e sonra da “bir kereden bir şey olmaz”a geliveriyor ve bir bakıyorsunuz kalemin ve kaderin sahibine meydan okurcasına “asla” diyen o zat bu iddiası ile sınanıyor!
Başımızdan aşağı yedi yirmi dört boca edilen enformasyon sağanağında ısrarla diri tutulan kötü, çirkin ve yanlış olandan söz edildikçe beşerî merakımız şehvetle aralanıyor, aralanan bu kapakla içerde ne kadar pislik varsa dışarı salınıyor, bunlardan konuşmak sıradan hale geldikçe de bizi içine alıyor ve sonunda iyilik, güzellik ve doğruluk sadece söylemlerimizde kalıyor.
Peki nedir bu işin çözümü?
Rahmet olsun, “derdinden kaçanın dermandan nasıl nasibi olsun?” derdi rahmetli dedem.
Yani kendimizin farkına varacağız ilkin. Kendimizi fark ettikçe dertlenecek, dertlendikçe dermanın peşine düşeceğiz.
Kim bilir, bir başkasına derman olma derdine düşünce fark edeceğiz belki de; dert zannettiklerimizin aslında dert olmadığını, dermanın en güzelini belki de bir başkasının derdine deva olduğumuz gün bulacağız.
Öyle ise istikametimiz ne ise, içimizdeki de o.
Ya hayra bakıyor yüzümüz ya şerre.
Ya doğruya doğru yürüyoruz ya yanlışa.
Ya doğruda istikrar sahibi olmanın yolunu aramamız gerekir bu durumda,
Ya da yanlıştan dönmenin bir çaresini.
Müebbet muhabbetle…
Ravza ZEYBEK
Bir Bayrama Uyanmak
Eyüphan KAYA
Cuma Hutbemizin konusu; Veda Hutbesi
Seyfettin BUDAK
Görünmek mi, var olmak mı?
Adnan ÖZ
Türk futbolu böyle yö-ne-ti-le-mez!
Songül KARAMAN
Geçmişten Günümüze Ramazan Gelenekler
Nihat Güç
İsrail-ABD, İran Ve Biz
Özlem Gürbüz
Çocukların Dilinde Mekke Sevgisi
Hamdi TEMEL
Oruç: Hücrelerimizi Yenileyen İlahi Sistem
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Problem Çözmenin Önemi
Halil MERT
Şehirler medeniyetin merkezi mi, suç kaynağı ve alanı mı?
Fatih ORUÇ
II. Körfez savaşı veya ABD-IRAK savaşı
Mehmet BOZKURT
İran Yalnızlaşırken, Ortadoğu Yanıyor!
Mehmet Nuri BİNGÖL
ABD, İran, Vekâlet Savaşları ve Caydırıcılık Meselesi
Levent ERTEKİN
Karatüre Üzerinden Kültürel Restorasyon (3)
Aydın BENLİ
İran’a saldırı, bölgeye saldırıdır!
Aydan KURT
Oyunlar…
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Z kuşağı daha az zeki mi, yoksa daha fazla yorgun mu?
Fatma Saçak Akbulut
Sevmek
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 76
İsa ÇOLAKER
Şiirin Gürültülü Sessizliği
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Bülent ERTEKİN
EŞKİYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Recep YAZGAN
Beyaz leke gösterir…
Hasan KARADEMİR
HALK (!) PARTİSİ
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SUS GÖNLÜM!
Gülay ÇETKİN
Denizli milli eğitimde usulsüz lojman mı tahsis edildi?
Ahmet DÜZGÜN
Bir Oy Vermenin Değeri
Ahmet SAĞLAM
İNANMAK
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Adnan İPEKDAL
Ne Vereyim Abime, Biraz Sokak Kültürü Alır mısınız?
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Servet ZEYREK
Dünden Bugüne Çarşamba'da Eğitim
Özhan KIZILTAN
İyi Polis ve Kötü Polisten Sonra Mason Polis Tartışması
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Cevahir AYDIN
El alem Jürisinin Sahte Kürsüsü
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Ahmet Eren KURT
Sessizlik Bazen Bir Tercih Değil, Son Çaredir
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Hüseyin KURT
Telekonferansın Ardındaki Gerçek: Büyük Kürdistan’ın Güncel Senaryosu
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Mesut CİHAT
Allah'ın Zatı ve Subuti Sıfatları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Batuhan ŞUORUÇ
Şıracılar
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Memiş OKUYUCU
Zübeyir Yetik’in Ardından…
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)