Kendini, muhafazakâr ya da başka bir deyimle mütedeyyin olarak tanımlayan kesimle ahlâk kavramı arasındaki uçurum kapanmadıkça, sanırım hem kendi nefsim hem de bu kesimle mücadelem hiç bitmeyecek ve gerekirse son nefesime kadar bu konudaki haykırışımı sürdüreceğim.
Zira yeryüzüne iyiliği, sevgiyi, merhamet ve adaleti tesis etmekle mükellef kılınmış ve bu mükellefiyeti ömürlerimize yük, yüreklerimize dert etmiş Müslümanlar olarak dünyada olup biten her kötülüğün üzerinde parmak izlerimiz olduğunu düşünenlerdenim.
Ama -başta kendi nefsim olmak üzere- öyle bir algıya sahibiz ki, kelime-i şehadet getirip yeryüzüne şahit olmak için geldiğimizi kabul etmekle birlikte, kendimizi “kurtulmuş” olarak vehmetmemiz yetmiyormuş gibi, ahlâk kavramının bu şahitlik ikrarı ile birlikte verilmiş “bedava” bir yazılım olduğunu sanıyoruz.
Bu algı yanılması da, ne yazık ki “inanan” kesim ile ahlâk arasındaki uçurumun gün geçtikçe daha çok derinleşmesine sebep oluyor ve biz yaşam konforlarımızdan taviz vermediğimiz için, karanlık siyahını günden güne daha çok koyulaştırıyor.
Peki neden?
Sanırım “neden” sorusunun cevabına geçmeden önce, aslında “din” kavramının tanımını iyi yapmak gerekiyor. Çünkü zannımca andığım sorunların ana kaynağı, bu kavramın tanımının iyi yapılamamasından kaynaklanıyor.
Toplumsal kültürün gölgelediği yahut küllendirdiği anlam sapmalarını silip, berrak bir tanıma ulaşmak için de; İlahi hitabın bu konudaki sosyolojik bakışına odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum.
Zira kalbimizle aklettiğimizde görüyoruz ki; ilahi hitap, ayet diye andığımız işaretler boyunca farkında bir toplum ve diri bir bilinç inşa etme amacını taşımaktadır.
Bu nedenle olsa gerek, insanlık tarihi boyunca toplumsal yaşamın en önemli belirleyicisi din kurumu olmuş ve din kavramı aynı zamanda her çağda toplumun temel hareket kaynağı olarak belirmiş; bu dinamizm de din kavramının bütün toplumsal hareketlerin, siyasal düşüncelerin ve ideolojik kavgaların merkezinde yer almasına sebep olmuştur.
Peki, nedir din?
Arapça lügatlere baktığınızda çok fazla anlama gelen din kavramını, ben bugüne kadar kullanılagelmiş bütün anlamları da ekleyerek, hep bir “yaşam biçimi” olarak okumayı tercih ettim. Bu genel tanımı doğru kabul edersek diyebiliriz ki, bir kişinin ya da toplumun dini dilindeki değil, yaşamındakidir ve kişi veya toplum nasıl yaşıyorsa dini de odur.
Din kavramını bir “yaşam biçimi” olarak algılayıp, bu algıyı ilahi hitabın “…iyi bilin ki, gerçek din yalnızca Allah’ındır (Zümer,3)” hükmü ile kıyasladığımızda; zannımca din denen kavramlar bütününün asıl gayesi de ortaya çıkmış oluyor.
Çünkü ayette anılan Allah’ın dininden kasıt, yaratıcı kudretin kurduğu, sürdürülmesini istediği düzendir ve bu düzen, hiç kuşku yok ki fıtrat dediğimiz varoluş yasasını işaret etmektedir.
Öyleyse diyebiliriz ki; ilahi hitabın andığı din, yaratıcı kudrete ‘teslim’ olmaktır. Bu yüzden olsa gerek İslâm kavramı, zaten ‘teslim oluş’ anlamına gelmekte olup, Müslüman ise ‘teslim olan’ kişidir.
Yani “ben Müslümanım” diyen kişi; büyük bir ülkü, ideal ve adanmışlığın adı olan İslam dinini kabul etmekle, Allah’ın koyduğu temel yasalara “teslim” olup; ilahi beyanın “darüsselam” olarak andığı yeryüzü cennetini, bütün yaratılmış için inşa etmek adına yürek teri döken kişi haline gelir.
İşte bizim, yazımın başında andığım “kurtulmuşluk” vehmimiz ve ahlâk kavramımız ile aramızdaki uçurumun gün geçtikçe derinleşmesinin altında yatan sebep de, bence Müslüman tanımını bu şekilde yapamıyor oluşumuzdan kaynaklanmaktadır.
Zira “şahitlik ederim ki” ikrarıyla adım atıp müntesibi haline geldiğimiz İslam gibi mümbit bir yaşam biçimini; kendi algı yanılmalarımız, yaşadığımız çağın ısrarla dikte ettiği haz, hız ve ayartıcı güçlerin etkisi veya kapital dinine iman ederek artık birer tüketim robotu haline gelmemiz gibi sebeplerle sahipliğe çevirme uğraşında çabalıyoruz.
Bu çaba, bugün özellikle kendini “dindar” olarak tanıtan kesimde, ilahi hitabın da deyimiyle Allah’a din öğretme küstahlığına (Hucurat,16) kadar varıyor. Ben ise yıllardır bu kesimi “dindar” olarak anmak yerine “din-i-dar” olarak zikretmeyi tercih ediyorum.
Evet “din-i-dar” diyorum!
Çünkü İlahi hitap din denen yaşam biçimini “orta yol” olarak tarif ederken; din-i-darlar bu yolu aşırılığa taşıma, bu aşırılığı “din” olarak sunma gayretindedirler.
İlahi hitap, dini bir “barış düzeni” olarak tanımlarken, din-i-darlar kendinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyenleri “öteki” ilan edip bu ayrıştırma üzerinden din üzerinden ayrıştırmalar yaparak Allah’a yaranma küstahlığı içindedirler.
İlahi hitap, dini bir “sevgi kaynağı” olarak nitelendirirken ve “birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız” nebevi ikazıyla iman dahi bu “sevgi şartına” bağlanmışken, din-i-darlar kendileri gibi inanmayan veya yaşamayan herkese sözüm ona Allah adına nefret beslemekte ve bu nefretle insanlık dışı en esef verici işlerin faili olabilmektedirler.
İlahi hitap, “dinde zorlama yoktur” diye ferman ederken, din-i-darlar din uğruna her türlü baskı ve zulmü gerçekleştirebilmekte, yeryüzünü ‘kendinden olmayan’ yaratılmışa cehennem ederek ötelerde cennet hayali kurabilmektedir.
İlahi hitap, sınırsız düşünme ve akletme yetisi bağışlayarak yaratan kudreti dahi inkâr edebilme özgürlüğünü verirken, din-i-darlar adeta Allah’ın günah veya sevap tahsildarı kesilerek inanmayan herkesi “Allah düşmanı” ilan edebilmektedir.
İlahi hitap, insana son nefese kadar “tövbe” imkânı tanımışken, din-i-darlar yine aynı küstahlıkla kendisi gibi inanmayan, giyinmeyen, düşünmeyen, davranmayan herkesi “ateş ehli” olarak etiketleyebilmekte, hatta bir tık yukarı çıkıp “katl-i vacip” fetvası verebilmektedirler.
İlahi hitap, 75 ayetle direk, yedi yüze yakın ayetle ise dolaylı olarak akla atıf yapıp aklın önemine işaret ederken ve dahi “aklını kullanmayanların üzerine iğrenç bir pislik yağdıracağını (Yunus,100)” beyan ederken; din-i-darlar aklı önemsizleştiren çağlar ötesinden gelen donuk yorumları sözüm ona din adına, üstelik zaman üstü sayan bir anlayışla savunabilmektedir.
İlahi hitap, yaratılan her canlının canının “aziz” kılındığını ve kişilerin manevi kimliklerinin bile ilahi bir koruma zırhı altına alıp gıybet gibi bir günahı dahi “kardeş etini yeme” olarak tanıtırken; din-i-darlar yine sözüm ona din uğruna her türlü şiddetsel eylemi mübah görebilmekte, hatta inanmayanların canına ve dahi ırzına din adına kastedebilmektedir.
İlahi hitap, yeryüzünde kurulmasını işaret ettiği ve “darüsselam” olarak andığı dünya cennetini “öteki” ile birlikte inşa etmenin yolunu açmak adına “birlik ve beraberlik” çağrıları yaparken; din-i-darlar “ötekine rağmen” ve sadece kendilerinden olanlarla bir cennet hayali içindedirler.
İlahi hitap, dinin evrensel olduğunu, zaman ve mekân fark etmeksizin bütün insanlığa hitap ettiğini işaret ederken; din-i-darlar anlaşılamaz bir ısrarla, dini mahalli bir algıya hapsederek, “Allah sadece bizim” sanrısı içinde ömür tüketmektedirler.
İlahi hitap; yoksulluğu yok etmeyi, sosyal adaleti hâkim kılmayı, özgürlük ve dayanışmayı yaygınlaştırmayı, sömürüyü silip atmayı amaçlarken; din-i-darlar yardım edilmiş ve yardım edilmesi gereken yoksulları, zenginlerin vicdanlarına havale etmektedir.
İlahi hitabın ahlâkını övdüğü son nebi, gelmiş geçmiş en büyük devrimci iken; din-i-darlar tarihin ve belli bir coğrafyanın bir kesişim noktasında takılıp kalmış ve oradan nakledilen değerleri muhafaza etmenin derdinde kıvranmaktadırlar.
İlahi beyan, din dediği yaşam biçimini hayatın tüm alanlarında yaşanması gereken değerler bütünü olarak anlatırken; din-i-darlar, bu değerler bütününü belli zaman dilimlerine, yünlü seccadelere, bonusu bol gecelere sığdırmaya çalışmaktadır.
İlahi beyan, din denen değerler bütününden güç alarak “Müslümanım” diyen her kişinin yaşadığı çağa koşulsuz sevgi, katıksız merhamet ve amasız adalet gibi değerleri taşımakla mükellef olduğunu fısıldarken; din-i-darlar yaşadığı çağa bu değerlerle şekil vermek yerine kapital dinine iman etmiş bir halde yaşadığı çağın şeklini alırlar.
Sayısını sayfalarca, hatta biraz olsun yürek teri dökebilirsek belki de ciltlerce artırabileceğimiz bu zıtlıklar zincirine baktığımızda görüyoruz ki; din-i-darlar bir ezber üzerinden yaşıyor ve hayata ilişkin her durumu da tabiatıyla bu ezber üzerinden, üstelik hiç düşünmeden karara bağlıyor; kendilerini 'aydınlanmış', kendileri gibi düşünmeyenleri de 'cahil' kabul ediyorlar. Onlar; her daim ve tartışılmaz biçimde haklı, onlar gibi düşünmeyen diğer herkes ise haklılığını her gün ispatla mükellef hale geliyor.
Durum bu olunca da, bizi ruh köklerimize bağlayan bağlar zayıflıyor. Din denen değerler bütünü, nebevi bir ikazla “güzel ahlâk” olarak tanımlanmış olmasına rağmen, ahlâk ile aramızdaki uçurum, gün geçtikçe derinleşiyor.
Çünkü inandığımız veya inandığımızı iddia ettiğimiz değerleri birkaç kelimeyle özetleme, onları bir zihin hapı, bir akıl drajesi haline getirerek pratize etme gayretleri, o değerlerin kısa zamanda ruhsuz klişeler haline gelmesine yol açıyor.
Ama biz buna rağmen meraklarımızın bile sıradan hale geldiği, dini meselelere dair kavrayışlarımızın birtakım dünyevi kriterlerle yoğrulduğu, meselelerin uhrevî boyutlarının neredeyse tümüyle ihmal edildiği bir inanç kültürünü aramızda dolaştırıyoruz.
Kör bir inat ve acınası bir aldanışla; yaşamı yeme, içme, uyku, üreme ve ölümden ibaret gören; nezaketin, zarafetin, bilgeliğin, hayatı güzelleştiren sırların peşine düşecek hevesi çoktan geride bırakmış; her kötü giden şeyden, her eksik bırakan çözülüşten, her doldurulamaz boşluktan hep “başkalarını” sorumlu tutmayı alışkanlık edinmiş bir insan tipi de bu algıyla hızla yayılıyor.
Bu yüzden de yazık ki bu çağ; insanların sadece en çok konuştuğu bir çağ değil, aynı zamanda birbirini en az anladığı, birbirini en az dinlediği, birbirine can kulağını en az verdiği bir çağ aynı zamanda.
Etrafınızdaki insanlara azıcık kulak verin; hemen herkesin en büyük derdinin kendini ifade edememek, dinleyecek birini bulamamak, anlaşılmamak, yanlış anlaşılmak, meramını bir türlü anlatamamak, iletişim kuramamak, yalnızlıktan kurtulamamak olduğunu göreceksiniz.
Peki, neden bu yalnızlık?
Bence bireyi parçası olmakla anlamlı olduğu toplumun içinden kopararak tarif eden modern kültürün sebebiyet verdiği bir sonuç bu. Zira insanlar çekim gücüne kapılıp oradan oraya sürüklensin diye bir yerlerde kurgulanan bütün moda ve trendler, insanın kendini başkalarına beğendirme gayretlerinden besleniyor. Böyle olunca da eldeki tüm imkânlar insanın kendi egosuna hizmet eder hale geliyor. Herkes kendi egosunu beslediği ve kendi doğrularını parlattığı için de yalnızlık ve anlaşılamamak kaçınılmaz oluyor.
Tam da bu noktada dinin özüne, ahlakına, maneviyatına, fikriyatına uzak duran, ancak kişiliğine bir metafizik derinlik katmak için dinle arasında bir sempati bağı bulundurmak isteyenlere lafım yok. Zira bugün arz ettiğim gibi herkesin öfkeyle, ihtirasla, hınçla savunduğu kendi gerçekleri var artık. Ancak, dini kendi bütünlüğü içinde kabul etmeye pek yanaşmayan ama hayatını büsbütün ''dinsiz'' de bırakmak istemeyen bizlerin, yoğurduğu bu yeni inanç tasarımlarımız; yazık ki özünde teslimiyet taşımayan, daha ziyade dini kendi kabul edebileceğimiz kalıplar içine sığdırmaya, orada şekillendirmeye çalışan birtakım algılama biçimlerimizle kendimize ve özellikle de yeni yetişen nesle onulmaz zararlar veriyor.
Zira yüzyıllardır toplumsal yaşamımıza yön veren kadim ölçülerin kaybolmaya yüz tuttuğu, din üzerinden hemen herkesin aynaya bakma ihtiyacı hissetmeden konuşabildiği; modernlik olarak tabir edilen tüketim ve sahip olma hırsının insanda yaptığı ağır tahribatların birer acıklı tablo olarak gözle görülür hale geldiği bu paslı iklimde, dini (yukarıda andığım gibi) kendi fikir yürütmelerine indirgemeye çalışan pek çok iddia sahibi var ortalıkta ve bunların pek çoğu, asırlar boyunca kimsenin düşün(e)mediği şeyleri düşündüklerini zannediyor. Çünkü insan denen varlık, ilahi bir inşa projesi olan vahiyle ilişkisini yüzeysel tutmuşsa, yaşamla ilişkisi de yüzeysel kalmaya mahkûmdur.
Aslında biraz kitap karıştırsalar söylediklerinin hiç de yeni olmadığını, tarih boyunca böyle pek çok iddianın hem de daha teşekküllü bir biçimde dillendirildiğini ve tüketildiğini rahatlıkla görebilecekler ama önce cehaletlerinin farkında olmaları gerekiyor.
Sonuç olarak…
Mademki iman dediğimiz değerler bütünü, insanın Allah’la güvene dayalı sözleşmesi ve bir öksüzün tertemiz vicdanından insanlığa yayılan ilahi hitap ise, hayatı bu sözleşmeye uygun bir yolculuğa dönüştürmeye söz vermiş Müslümanın yol haritasıdır;
İslam gibi hayatın tüm alanlarından kendine has sözü olan kâmil bir inanç sistemini yaşamımızın tümüne koşulsuzca yaymayı ömrümüze yük etmek ve tüm yaratılmışı koşulsuz bir sevgi, katıksız bir merhamet ve amasız bir adaletle kucaklamak borcundayız.
Çünkü yaşadığımız anı idrak edebilmek, dünya denen imtihanın belki de en önemli aşaması ve biz belki de bu idrake eremediğimiz için bugünü beklerken dünü kaçırdık, yarını beklerken de bugünü kaçırıyoruz.
Oysaki, her şeyi yerli yerine koymak için tek imkânımız aldığımız şu nefesten ibaret; o nefesin öncesi kaybolup gitmekte olan bir hatıra, sonrası sadece bir ihtimalden ibaret.
Farkındalık temennisiyle.
Bülent ERTEKİN
Bir Adamın Ardından Değil, Bir Dağın Gölgesinden
Adnan İPEKDAL
ODTÜ Semalarında Amerikan bayrağı Dalgalanacak mı!
Eyüphan KAYA
Mesleğine ihanet eden zerzevat!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SADAKAT: RUHUN CENNETİ!
Songül KARAMAN
Mahalle Kültürü Bitiyor Mu
Burak Çileli
Sumud filosu işkencesine kısas milli haysiyet meselemizdir
Seyfettin BUDAK
Limbik Kaostan Kuantum Rezonansa
İsa ÇOLAKER
YAZAR TIKANIKLIĞI
Adnan ÖZ
Galatasaray maçında averaj düzelttik!
Recep YAZGAN
Her Şehre Dron Üretim Merkezi, Her Eve Dron Atölyesi
Mehmet BOZKURT
Maskelerin Ardından Çürümüşlük
Ömer Naci Yılmaz
Ali Kolcu Hoca’mızı Hakk’a Uğurladık
MUSTAFA GÜLTEKİN
SIRRIN SAKLANMA ZORUNLULUĞU
Mehmet Nuri BİNGÖL
En Büyük Miyar: Kanaat
Cevahir AYDIN
Ruhun Bahçıvanı: Sinaptik Budama ve İlahi Tasfiye
Memiş OKUYUCU
İyilikle İyileştirerek Eğitim
Özlem Gürbüz
Korkudan Değil, Güvenden Doğan Eğitim
Hamdi TEMEL
Suçun Adresi: Başta Medya, Sonra Hepimiz
Gülay ÇETKİN
Okullarda Başka Bir Şiddet Modeli
Nihat Güç
Zuhruf Suresi'ne Başlarken
Halil MERT
Türklük Tanımının Güncellenmesi
Hasan KARADEMİR
HİKMET KIVILCIMLININ DİNİ ANLAYIŞININ ELEŞTİRİSİ
Servet ZEYREK
Hevasını İlahlaştıran Kişiyi Gördün Mü!
Murat GÜLŞAN
Camilerimizde Türk Bayrağı Olmalı
Ahmet SAĞLAM
Din Düşmanlığı
Hüseyin KURT
Yeni Neslin Görünmeyen Krizi
Ahmet Eren KURT
Görülmeyen Bir Dağılma
Ahmet DÜZGÜN
Artık seviye eğitim sistemi şart
Ravza ZEYBEK
Düştüğü Yerden Kalkacak Ümmet
Aydın BENLİ
Cengiz Zor “Aile Çökerse Devlet Ayakta Kalamaz” Diyor
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Eğitimde Yapay Zeka
Özhan KIZILTAN
Athanor Mason Locası
Mesut CİHAT
İmamoğlu'nu Özel'e, Özel'i Belediyelerine Vursan
Aydan KURT
ÇOK FAZLA ANLAM YÜKLEMEYİN...Part 3 (The End)
Fatih ORUÇ
Abd-Suriye Savaşı ve Rakka Katliamı
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 79
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Unutma Hakkını Kaybeden Toplum: Her Şeyi Hatırlayıp Hiçbir Şeyi Anlamayan İnsanlar
Fatma Saçak Akbulut
İLİŞKİ RUTİNİ
Levent ERTEKİN
Çimler üzerinde bir festival: tire’nin kazancı mı, kaybı mı?
Batuhan ŞUORUÇ
Daha Az Tanıdık Olana
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)