II. Meşrutiyet Devrinde bir paşa, dostlarından biriyle satranç oynamakta; diğer misafirleri de, onları heyecanla seyretmektedir. Bir ara bir hamle hakkında ihtilaf doğunca, paşa misafirlerine sorar:
“Yâhu oyunu seyrediyordunuz! Kim haklı, kim haksız söyleyiniz!”
Misafirler, paşanın haksız olduğunu söylemeye cesaret edemedikleri için susmayı tercih ederler. Tam o sırada odaya giren zurafâdan (yani zarif, nâzik, nüktedân, hoş konuşmayı bilen zekî kimselerden) bir zât içerdekilerden daha cesur davranır;
“Paşam!” der; “Siz haksızsınız!
“Peki ama…” der paşa, “Siz henüz geldiniz, bir şey görmediniz ki!
Adam hiç tereddüt etmeden cevap verir:
“Eğer haklı olsaydınız, bu kadar insan suâliniz karşısında susmazdı!”
Nerden okuduğumu tam olarak anımsayamadığım bu yaşanmışlık nedense bana bugünü anımsattı. Öyle ya, sözün güzelini seçebilmek için öncelikle sözün tamamını fikretmek gerekiyor. Aksi halde akıl, güzel olanı seçmek yerine nefsin arzusuna kapılarak kolay olanı, hoşa gideni ya da rıza makamından koparak sırf başkalarına şirin görünebilmek için zor da olsa gösterişli bulduğunu tercih edebiliyor.
Sadece zihnimiz ve kalbimiz değil; hayalimiz, umudumuz ve ufkumuzun da yorulduğu bir süreç yaşıyoruz maalesef ve son günlerde dünyaya karamsar gözlerle bakıp herşeyden bezmiş insanın dahi içine ışık huzmeleri sızdıran efsunlu bir cümle fısıldanıyor kulaktan kulağa;
“Herşey çok güzel olacak!”
Biraz nefes alarak, bir parça tebessümle kaynaşarak, bir tutam umudla yeniden doğarak, bir lahza sakinleşip birbirimizi anlayarak ve en önemlisi “biz” olduğumuzun farkına vararak yeni bir dirilişi müjdeler gibi geliyor kulağa.
Ama ben semanın yollarını ararken arzı ihmal etmemek, yeryüzündeki işleri gözlerken faillerinin çirkinliklerine bakarak kalbimizi köreltmemek; bunun yerine tüm işlerin sonucunda buluşan tecellilerin biricik kaynağı hürmetine herşeyde aynı ‘güzelliği’ aramak gerektiğine inanan ve böylesi bir bakışın ise güzele ve güzelliğe secde olduğuna iman eden biri olarak “kime göre, neye göre” sorusunu sormak istedim bugünkü yazımda.
Öyle ya “Yusuf (a.s.) gibi gömleğimiz temiz mi?” buna bakmak, gerçek diye telaffuz ettiğimiz ‘hakikat’lere ulaşmak lazım önce. Zira emanet olan ruh, bedenden çekilip alındığında kişi nasıl ceset haline gelip ruhsuz kalıyorsa, hakikatlerin inşa edilemediği yaşamlar da manasız kalıyor.
Öyleyse “mademki suya kanmak, içi zaten taş ve toprakla veya alalade kuyu sularıyla dolu kırbamıza zemzem doldurmak istiyoruz” kabımızdaki fırtınayı dindirmek gerekiyor. Çünkü kap darsa ve su taşırılıp ziyan edilecekse “rahmetin” devamı gelmez. Bu yüzdendir ki hep zikrettiğimiz gibi verilmiş olana “vefa” göstermek ardından gelecek nimetler için başlı başına bir davettir.
Celalettin-i Rumi’nin “çiviyi çakabilmek için defalarca kez vurmak gerek” ikazından yola çıkarak yineleyelim;
Âlemlere rahmet olan “Ölmeden evvel ölünüz” derken asıl diriliğe talip olanlara yol haritasını göstererek kalbin ihyası uğruna hakikatle dirilmek için önce zihinlerdeki cehaletin ve kalplerdeki kirin pasın yok edilmesi gerektiğini salık veriyor. Bizi iman dairesine alan kapının anahtarı olan Kelime-i Tevhid “La ilahe” diye başlayıp inanca dair tüm enkazları silip süpürürken ardından dil ile ikrar ve kalben tasdikle lafzettiğimiz “İlla Allah” ikrarı ise temizlenmiş olan İlahi nazargah olan gönül arsasına yol bilir hal bilir ellerle “Birlik Sarayı”nı inşa ediyor.
Haşyet ve ümit arasında akleden kalpler bilir ki bu sarayı inşa etmek isteyen herkese hikmet deryasından türlü nasipler vardır. Yeter ki insan, O’nunla arayıp O’ndan istesin ve nefsini araya katmasın. Ama “Hacer gönüllü” hayatların çabasını, “Abbas bilekli” yüreklerin cesaretini kendisine sermaye edinerek. Böylelikle hakikat habercisi olan kelimeler O’nun adıyla okundukça muhatabını ihya edecek; okunanlarla ahlaklandıkça da “sözün güzeli” hayatlarda can bulacak; bu canlılık her mahlûkata sevgi, şefkat, merhamet ve adalet olarak sirayet ettikçe de gönüller fethedilecek, herkesin kendi toprağında filizlenecek tohumlara su ve gıda olacaktır.
Kanımca aklımız kalbimizin ardınca yürümediği için bizim bugünkü sıkıntımız tam da burada başlıyor. Çünkü kendisine kelimelerin ruhu lütfedilen her yolcu her nimetin birer imtihan olduğu gerçeğinden yola çıkarak bu kelimelerin amele dönüşmesi konusunda sınanıyor. Ama biz tertemiz akledemiyor, koşulsuz sevgiyle çarpan ve sadakat üzere yaşayan bir kalp ile Hakk’ı tasdik edemiyoruz. Belki de bu yüzden açlıktan karnına taşlar bağlayan, geceler boyu ümmetinin kurtuluşu için alnını secdeden kaldırmadan yakaran güzelin sadıkları olarak olan bitene “marifet” gözüyle bakamıyoruz.
Peki, ne yapmamız gerekiyor?
Zamanın üzerine yemin eden sonsuz kudret, nefislerin uydurduğu temelsiz tasavvurların ahir akıbette tek tek yıkılacağını ikaz ederek hakikati dert edinenlerin hüsrana uğramayacağını müjdeliyor. Bizim çözümümüz de burada başlıyor. Bu müjdeyi aynı zamanda yerine getirilmesi gereken bir “ödev” olarak omuzlarımıza alarak “her şey” ve “güzel” kavramlarına yeniden ruh vermemiz gerekiyor.
Ancak; sinirlerini alıp, içlerini boşaltmadan, kendimize yontmadan… İçinde bulunduğumuz hali meşrulaştıracak bin bir türlü bahane ve "argüman" üretmeden… “Çığırından çıkmış zamanları düzeltmek boynumuzun borcudur” diyerek bir bir toprağa düşen mübarek başların, hakkı ve adaleti diriltmek için yaşayan yiğitlerin ölüme koştuğu; büyük hakikatler uğruna serden geçenlerin, yürek yükü iman olan şehitlerin vuruştuğu; duruşuyla asil, mücadelesiyle onurlu; vatan ve namus uğruna ölümü izzet, zalimlerle yaşamayı bir rezil zillet sayanların yurdunda olduğumuzu unutmadan… Azına çoğuna bakmadan, ileri geri konuşana aldırmadan, iltifat edenin övgüsü ile kınayanın kınaması arasında nefsimizi tahrike yahut kalbimizi tahribe yol açacak bir fark görmeden…Hesabî değil hasbî bir gönülle…“Ben olmazsam kimse bişey yapamaz” kibriyle değil “vatan sevgisi imandandır” idrakiyle… Dillerimizdeki adalet, hakikat, merhamet gibi ulvi söylemleri ilkin kalbimize sonra hayatımıza nakşederek… Zorbalıkta adalet, zulümde hak aramadan… Şehitlerinin imanlarına kanlarını şahit kılarak suladıkları bu mümbit coğrafyanın izzetini ve şerefini yok etmeden… Küçücük hırslarının ardında yitip giden kayıp zamanların insanları olmadan… Yürek ülkesinin çocuğu olduğumuzun farkındalığıyla…
Çünkü gaflet, Allah ve Resülünü tanımayanların da derdidir, günde beş vakit alnı secdeye değenlerin de. Bu gafillikten olsa gerek güneş apaçık ortada iken meşalelerin cılız kıvılcımlarıyla vakit kaybedip gölgeleri ilah edinenler, gaflet ve delalete sapıyor. Öyleyse ne aradığımızı, neye talip olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Zira ne aradığını bilmeyen ve talip olduğu şeyin farkında olmayan, onu tanıyamaz.
Malumunuzdur ki; kainat var olduğundan beri iyi ile kötü, hak ile batıl bir mücadele halinde ve bu mücadele sünettulahın gereği olarak hayatlara yansıyor. Güzelliğin ortaya çıkması için nasıl çirkinliğe ihtiyaç varsa, kötülük olmadan da iyilik tecelli etmiyor. Allah ise, kullarını hak ve batıl yolunda seçmek ve ille de ayrıştırmak için onları hür iradelerinde serbest bırakmış durumda ve ortaya şer gibi çıkan musibetler, başa gelen belalar, esen sert fırtınalar ise bu ayrışmayı sağlayan turnusol vazifeli mihenk taşları. Yazık ki bu sınanmaların ruhuna eremeyenler, nesiller boyu cennet misal yurt edinip çok ciddi emek verdikleri yaşamlarını güzelleştirmek, ötelere taşımak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyorlar ama karşılarına çıkan ilk büyük engelle de başka yerleri yurt tutmak ümidiyle çekip gidiyorlar.
Bu tespitleri alt alta toplayıp iman dolu bir göğüs, kararlılık dolu bir yürekle; geleceğin kaygılarını Rabbimize teslim ederek; umduklarımıza nail, korkularımızdan emin olma temennisi ile; dünyanın süslerine ve güzelliklerine, insanların meşgul oldukları zevklere ve servetlere gözümüzü kapamış bir şekilde önce bizdeki “güzel” kavramına bakalım hep birlikte;
Bizim toplum olarak hemen hepimizin yaşanmışlıklarımızdan örülü bir 'güzel' tarifimiz var. Bu ‘güzel’in akıbetine ‘hayırlı’ zannımızı ekleyip (vicdani boyutta da kendimizi rahatlatarak) hayırlıya talip olduğumuz sanrısıyla ‘güzel’i istiyoruz. Ama kanımca ‘güzel’i değil; kendimiz için hayırlı olacağına inandığımız şeyi istiyoruz.
Tüm platformlarda, kaleme aldığım tüm yazılarda def’aten şahısları kemale, toplumu terakkiye çağıran; felaha ermenin ilkelerini tek tek izah etmeye çalışan ve bu mücadeleye yıllarını vermiş biri olarak yazık ki terazimizin “güzel” tarifinde de yanlış tarttığını görüyorum.
Çünkü ölçümüz sadece dünya ve bizim hayırdan anladığımız kendimiz için “güzel” olan. Kendimiz için güzel bir netice yoksa olan şeylerde gizlenen hayrı es geçiyoruz. Oysa “güzel olan her zaman hayırlı olmayabilir, fakat hayırlı olan mutlaka ve daima güzeldir” dememiz gereken bir çağın göğsünden süt emiyoruz. Emdiğimiz sütün hakkını eda etmek adına da yaşantımızın her karesine iyilik, güzellik, doğruluk, hak ve adalet mücadelesi vermemiz gerektiğini ısrarla yazıyorum çünkü “ötelerde” kurtuluşun yolu buradan geçiyor. Bu da ancak sevgi ve merhametten yaratılmış olmayı fark edenler, vicdanlarının derinliklerinde bunu bulanlar, Allah’tan varlığa yansıyan sevgi ve merhamet halesini hissedip duyumsayanların bir araya gelmesi ile mümkün olabilir ki bu tespitlerin üzerine ‘güzel’ kavramını inşa edebilelim.
Misal vererek konuyu daha anlaşılır hale getirmeye çalışayım;
Geçmişte uzaya yollanan bir mekiğin kalkıştan bir kaç saniye sonra infilak ettiğini anımsıyorum. Oysa astronot olmak için kıyasıya verilen yarışta binlerce insan içinde sadece yedi kişi seçilmişti. Elenenler üzülüp kahrolmuş, çünkü kendileri için ‘güzel’ olana inanmıştı. Ama o mekik fırlatıldıktan saniyeler sonra dünyanın gözü önünde paramparça oldu ve o mekiğe binmek için can atan yedi kişinin cesetleri paramparça bir halde boşlukta kayboldu.
Şimdi kendinizi o mekiğe binemediği için üzülen insanların yerine koyun bakalım, ne hissediyorsunuz?
Evet, maalesef nice insanlar var ki kendilerini cennetten mahrum olup cehenneme mahkum edecek bir hayat yaşayabilmeyi mal ve mülklerinin çokluğuna borçlu. Aynı şekilde yine nice insanlar da var ki bedenlerindeki sıhhat olmasa, işlemeyi adet haline getirdikleri günahlara takat getirmeleri mümkün olmayacak. Hastalığı sebebiyle günah işlemeye güç yetiremeyen, fakirliği sebebiyle istese bile günaha imkân bulamayanları da eklemek lazım bu listeye.
Yani, ölçüsü dünya olan kişinin hayırdan anladığı, kendisi için güzel olan. Bu tür insanlar kendisi için güzel bir netice yoksa olan şeylerde gizlenen hayrı göremiyor. Ölçüsü öteler olan kişinin ise ‘güzel’den anladığı kendisi için hayırlı olan. Bu kişiler de olanda hayır olduğuna inandıkları için yaşam serüveninde ‘çirkin’ göremezler. Çünkü O'nun (c.c.) çirkin işi olmadığına, bizim güzel göremeyen gözümüz olduğuna iman etmişlerdir. Olmasını istediklerimiz hususunda değil sadece, olanı yorumlama konusunda da bu sarsılmaz hakikate muhtacız aslında.
“Güzel”i dilim döndüğünce tarif etmeye çalıştım.
Peki ya “herşey”?
Bence “her şey” yerine gelmesi gereken en önemli kavram “adalet”. Toplum olarak öyle kötü şeyler gördük, öyle travmalar atlattık ki bir şeylerin “güzel” olacağına inanmaya ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç içinde hepimiz farkında olmalıyız ki her şeyin güzel olması ancak adaletle mümkün. Eğer bu mümbit coğrafyada ‘herşey’ çok güzel olacak ise ( ki buna inancımız tam ) bu; hamasi nutuklarla, telkinlerle değil, “adaleti her kesim için” sağlamakla mümkün olacak.
Bu kavramları alıp toplumsal yaşama entegre ettiğinizde ise “daha güzel, daha adil, daha yaşanılır bir ülke için” bu umudu gerçeğe dönüştürecek adım ve yaklaşımlara ihtiyacımız var ve bu konuda toplumun her ferdine düşen sorumluluklar var.
Çünkü toplumun hemen hemen bütün kesimleri farklı dönemlerde “adaletin” tam olarak yerleşmemiş olmasının bedelini ödedi. Tabi bu bedeli sadece fertler değil tüm ülke ödedi. Bu yüzden de toplumsal anlayış dönüşümüne, hatta bir tık ötede “toplumsal bütünlüğe” ihtiyacımız var. Kimsenin geçmişine, etnik kimliğine, inancına, yaşam tarzına bakmadan, “ötekileştirmeden” “gel el ver ülkemizi daha ileriye taşıyalım” diyecek bir anlayışa; ideoloji eksenli ‘biz ve onlar’ ayrımını bir tarafa bırakıp evrensel değerler çerçevesinde toplumun bütün kesimlerini içine alması gereken yeni bir ‘biz’ bakışına ihtiyacımız var. Toplumun bir kesiminin yenildiği başka bir kesiminin kazandığı ya da bunun bir partinin kazancı veyahut kaybı değil ülkenin kazancı veyahut kaybı meselesi olduğu fikrini hepimiz içselleştirmek; bunun ‘sen-ben’, ‘biz ve onlar” üzerinden yürütülen bir kavga değil, hepimizin geleceği meselesi olduğunu idrak etmek zorundayız.
Bu idrak içinde de sahip olduğumuz manevi mirasın zenginliği içinde düşmanına sövmemek için bahane arayan gönüllerimiz dostunu sevmek için bahanelerin peşine düşmeyecek. En büyük ‘güzel’liğimiz olan ülkemizin daha aydınlık yarınlara taşınması için herkes gücü yettiğince mücadele verecek. İlahi rahmetin inayetiyle gözlerimizdeki gaflet perdesi kalkacak ve birbirimizin ağzının kenarlarından süzülen kardeş kanlarını seyredebileceğiz.
Biz bu rahmeti nakşedip “güzel”liği yaymaya çalıştıkça da kendi çirkinliğimizi fark edecek, böylece de kendi güzelliğimizin sarhoşu olmaktan vazgeçeceğiz. Çirkinliğimizi fark etmek bizi güzelleşmenin yollarını aramaya sevk edecek; sahiplik arzumuz sorumluluk ihmâline dönüşmeyecek. İçimiz ve dışımız arasındaki muazzam irtibat ve ahenge yeniden kavuşacağız. Nazarımızı “ortak güzelimiz” olan ülkemize çevirdikçe dışımızda olan biteni net görebilme kabiliyetimiz artacak. Onardığımız her değerimizle birlikte irfânımız dirilecek, izânımız şahlanacak, insafımız yeniden aramıza dönecek. Perde inen gözlerimizle sadece kendimizi değil zengin mâzimizi, istikbâlimizi, son bir umutla bize dikilen mazlum gözleri, bizim kim olduğumuzu hatırlamamız niyâzı ile göğe açılan elleri göreceğiz.
Kim neyi beklerse beklesin, neyi isterse istesin, kim hangi dertle kıvranırsa kıvransın bizim umudumuz, duamız, böylelikle 'daha güzel, daha yaşanılır, daha eşit bir dünya' inşa etmek olacak. Bu yüzden de onun hatırı, öbürünün sözü, diğerinin tehdidi, berikinin ırkı, filanın hayâli, falanın planı için değil; ülkemizin yarınları için “buradayız” diyeceğiz.
Aksi halde “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız” emrine kulak tıkayıp, imanın ilk adımının “sevgi” olduğundan bihaber, “doğru ve güzel olanı” aramak ve bulmaktan çok kendisini "haklı ve üstün" çıkarmaya çalışmak hiçbirimize “hiçbirşey” kazandırmayacak.
“Güzelin yarattığına çirkin muamele edilmez” safiyeti ile güzel ahlâkı kendisine mülk eyleyen gönlümüzle; “bir başkası yaşasın diye ölebilmenin” yaşamaktan güzel olduğunu fark edip; sözün belki de en ağırı olan “emrolunduğumuz gibi dosdoğru olarak”, bize dosdoğru olmayı emreden kitaba hakkıyla râm olarak, bu emre muhatap oluşuyla sakalları ağaran güzelin ardına tam bir teslimiyet ve sadakatle, gayret ve muhabbetle düşersek; evet, işte o zaman “herşey çok güzel olacak”
Müebbet muhabbetle…
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Ömer Naci Yılmaz
Ateş Sazlığı Yakınca
Aydın BENLİ
Cengiz Zor “Aile Çökerse Devlet Ayakta Kalamaz” Diyor
Seyfettin BUDAK
Cesaretle Yaktığınız Köprüler mi Sizi Kurtarır, Korkuyla Sığındığınız Limanlar mı?
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Eğitimde Yapay Zeka
Hüseyin KURT
Bir medeniyeti yok etmek!
Bülent ERTEKİN
Engel Bedenlerde Değil, Vicdanlarda Başlar!
Adnan ÖZ
Samsunspor oyuncularında heyecan kaybolmuş!
Eyüphan KAYA
57 İslam Ülkesinde Eşzamanlı Referandum Şart
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
Hakikatı hatırlayış ve öze dönüş!
Ahmet SAĞLAM
Mümin mi, Müslüman mı!
Recep YAZGAN
Çarşamba Belediye Meclisinde kazan derin siyaset
Cevahir AYDIN
Hareketsizliğin Makyajı: Şikâyet
Halil MERT
Bir Çöküşten Dirilişe Uzanan Yol
Nihat Güç
ABD-İsrail Ve İran Savaşı
Özlem Gürbüz
Helallik Meselesi
Özhan KIZILTAN
Athanor Mason Locası
Mesut CİHAT
İmamoğlu'nu Özel'e, Özel'i Belediyelerine Vursan
Ahmet DÜZGÜN
Fabrika Ayarlarına Dönüş
Songül KARAMAN
Evlerde Bereketi Çoğaltmak İçin Neler Yapılmalıdır-2
Hamdi TEMEL
Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi
Aydan KURT
ÇOK FAZLA ANLAM YÜKLEMEYİN...Part 3 (The End)
Fatih ORUÇ
Abd-Suriye Savaşı ve Rakka Katliamı
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 79
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Unutma Hakkını Kaybeden Toplum: Her Şeyi Hatırlayıp Hiçbir Şeyi Anlamayan İnsanlar
Mehmet Nuri BİNGÖL
Üstad Said Nursi Vefat Etti Ama Eserleri Asırları Parlatıyor
Fatma Saçak Akbulut
İLİŞKİ RUTİNİ
Levent ERTEKİN
Çimler üzerinde bir festival: tire’nin kazancı mı, kaybı mı?
Mehmet BOZKURT
Yeniden Bir Diriliş Gerekir!
Gülay ÇETKİN
Özgürlük Vaad Ediyoruz; Aslında Öyle Değil, Çok Kolay
Batuhan ŞUORUÇ
Daha Az Tanıdık Olana
İsa ÇOLAKER
Kitap Okurunun Hakları
Ravza ZEYBEK
Bir Bayrama Uyanmak
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Hasan KARADEMİR
HALK (!) PARTİSİ
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Adnan İPEKDAL
Ne Vereyim Abime, Biraz Sokak Kültürü Alır mısınız?
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Servet ZEYREK
Dünden Bugüne Çarşamba'da Eğitim
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Ahmet Eren KURT
Sessizlik Bazen Bir Tercih Değil, Son Çaredir
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Memiş OKUYUCU
Zübeyir Yetik’in Ardından…
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)