Heyecanlı ve hamaset köpüklü atıflarla “millenium” olarak tabir edilen bu yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşen ve adına “çağdaşlaşma” denilen ithal uygulamaların, insanlığın atası sayılabilecek geniş bir coğrafyayı aidiyet ve ruh köklerinden nasıl kopardığını; bugün kimimiz bunu yüreğine yük ederek, kimimiz bunu tersine çevirmek için imkân ve nasibince gecesini gündüz ederek, kimimiz yaşam gailesi içinde bu akıntıya sürüklenmiş bir halde ama her durumda da canlı birer tanık olarak müşahade ediyoruz.
Kimbilir, belki de bu tanıklık yüzünden; ilahi beyan yaşanan / yaşanacak “asırlara” yemin edip veya bazı tefsir alimlerinin tespitiyle yaşanan çağı şahit kılıp “insan ziyandadır” haykırışında bulunuyor, insan denen varlığı “iyi işler” yapmaya davet ediyordu.
Belki de biz bu tanıklığın, üzerimize yüklediği tarihsel “özne” olma sorumluluğundan kaçtığımız, zihin ve yaşam konforlarımızı bozmak istemediğimiz için her şey bu kadar karmaşık durumda!
Öyle ya; bu tanıklığın benliğimize fısıldadığı benliğimize döndüğümüzde görüyoruz ki, içinde yaşadığımız bu mümbit coğrafyanın bir aidiyeti vardı.
İnsanımız, bu aidiyetin haysiyetini ise üç kıtaya hükmetmiş atalarının inşa ettiği ruh köklerindeki medeniyetten alıyor; insanlığın olgunlaşma serüveninde “tarih” yazabilmiş bir coğrafyanın yani diğer bir deyişle görkemli bir geçmişin vârisleri olarak da, kurucu unsuru olabilmenin haklı kıvancını taşıyorlardı.
Ta ki “çağdaşlık” adı altında; akıllara ziyan uygulamalarla, tepeden inme kurallarla bu mümbit coğrafya, çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde onu ruh köküne bağlayan ana ve kılcal damarlardan birer birer koparılıncaya kadar.
Bu kopuşla “çağdaşlaşma”adı altında yaratılan “imitasyon” bir algı ile, bu coğrafyayı kendi değerlerinden koparıp, ait olmadıkları bir dünyaya yamamayı başarabildiler ve bu toplumun ontolojik temeli olan dinsel terminoloji de bu “çağdaşlık” vebasından yeterince nasibini aldı.
Yani bugünkü manevi hastalıklarımızın, ruhsal boşluklarımızın, kanayan yaralarımızın temelinde, “çağdaşlık” adı altında zerkedilen mikroplar yatıyor ve ateşimizin bu kadar yüksek olmasının da manevi dinamiklerimizden bu kadar uzaklaşmamızın da sebebi, bünyemize iyice yerleşen bu mikropların dışında başka bir şey değil.
Katili malum fakat faili meçhul bu infazla; bugün yaşadığımız travmaların sebep olduğu ahlâki körlüklerle aklımız şaşsa, dilimiz tutulsa, nutkumuz dursa, küçük dilimiz boğazımıza kaçsa ve hayretten parmaklarımızı ısırsak da; çalmadan oynamaya, vermeden almaya, üretmeden kazanmaya, hak etmeden götürmeye alışmış ve bunu bir yaşam biçimi olarak benimsemiş bir toplumu inşa etmeyi başardılar ne yazık ki!
Bakın mesela!
“Özne” olmayı reddetmiş bir toplumun, özellikle din soslu paylaşımlarının ekseriyetinde, “ahir zaman” kelimesinin bu kadar yoğun bir şekilde kullanmasının başka bir anlamı var mı?
Bu kelimeye öyle bir anlam derinliği yüklenmiş ki; sanırsınız İslam coğrafyalarında akan kanın, dinmeyen gözyaşının, tarumar edilen yer altı kaynaklarının, kravatlı küresel korsanlarca yerinden yurdundan edilen ve bir o kadarı da çıktığı yollarda can veren milyonlarca mültecinin, kokan barutun ve gözleri iki resim karesine mahkûm edilmiş annelerin yegâne sebebi “ahir zaman” kelimesi.
Aklını kullanmadığı için başından aşağı pislik yağan (Yunus, 100.ayet) iki milyarlık koca bir coğrafyanın fertleri; kendi ellerinin yaptıklarından kaynaklı başlarına gelen her musibeti, her kötülüğü, her yanlışı Allah’a fatura edip adına “kader” koyma konforunu, şimdilerde ise “ahir zaman” kelimesine yüklediği anlamla geçiştirmeye çalışıyor!
Çok az sayıda; yüreği olan bitenden mustarip, gözlerine kum kaçmış, gecesini gündüz eden insan, bunun farkında olsa da inancı kullanarak, halkın bu cehaletinden faydalanarak makam, mevki, servet, konfor, şan, şöhret, mansıp elde edenlerin ekseriyetinden bir tanesi de çıkıp demiyor ki;
Yahu kardeşim! Dünyaya gelen her insan için yaşadığı çağ zaten “ahir zaman”, yani zamanın bitimidir. Bizim bugünkü hal ve ahvalimizin, bunca kırılmışlık ve dağılmışlığımızın, akan gözyaşlarımız ve kanayan yaralarımızın sebebi “ilahi” değil “beşeridir” ve kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayı başımıza gelmektedir.
Çünkü biz, içinde doğduğumuz toplumun kültürü, ömrümüze gölgesi düşen ailemizin bilgisi ile bize “din sosu” ile kodlanan manevi dinamiklerin, aslında “ilahi” hitabın neresinde olduğunu zerre kadar sorgulamadan alıp yaşamaya başlayan ve bu konuda yaşam konforumuzu bozmayan “kültürel” bir inancı yaşıyoruz.
İlahi beyan ısrarla “aslını koru” diyor; sevgi diyor, merhamet diyor, illa ki adalet diyor, mutlaka eşitlik diyor ama bizim her tarafımızdan üstüne üstlük din adına nefret, kin, öfke ve vahşet fışkırıyor!
Peki dünyaya bin küsur yıl hükmetmiş ve tarih yazmış bir aslan medeniyeti, bu kurnazlığa nasıl teslim oldu da bugün bu hale geldi derseniz de bence cevabı çok açık;
“Tarla nemli olmadan tohum yeşermez!”
Anımsıyorum, bir söyleşi esnasında gençlerimizden biri sormuştu;
“Hocam neden ısrarla batıya vurgu yapıyorsunuz, bizim hiç mi suçumuz yok bu yozlaşmada?”
Elbette suçumuz var.
Ancak şunu atlamamak gerek;
Yüzlerce medeniyete beşiklik yapan ve tüm bu medeniyetlerden kendine has bir medeniyeti ortaya çıkaran Anadolu Medeniyetinin ortaya koyduğu okuma yazmasız irfanı, buram buram samimiyet kokanı ihsanı; asırlar boyunca göçlerle, savaşlarla, yoksullukla yoğrulmuş bir halkın evine gittiğiniz zaman çoluk çocuğuna ait rızkını tümüyle önünüze koymanın misafirperverliğini dünyanın başka hiçbir coğrafyasında bulamazsınız.
Bakın mesela!
Elağız İlimizdi sanırım.
İki yıl önce, yani hemen pandemi öncesinde yürüttüğümüz yurt turnesinde tam bir okulun kapısından girerken yaşlı bir amca çaya buyur etmişti.
Evleri hemen okula bitişik bu “gül kokulu” amcanın teklifini kıramamış, asistan arkadaşlarımı okula gönderip beş dakika gecikeceğimi söylemiştim.
Hâl hatır ve tanışma faslından sonra hemen yanı başında dikiş diken ve eşi olduğunu sonradan öğrendiğim nur yüzlü bir teyze, o beş dakikalık zaman zarfında adeta beynime kazınan iki çift laf etmişti;
“Demek gençlerle konuşmaya geldin evladım. Allah muvaffak etsin. Güzel bir insana benziyorsun. Ama dikkat et oğul. Hele de bu zamanda cümle kurmak, yırtık gömlek dikmeye benziyor. Düğümü içten atsan tenine batar, dıştan atsan gözlere batar”
Okuma yazması dahi olmayan bu teyzemin cümlelerini beynim hazmetmekle uğraşırken, gençleri konferans salonunda daha çok bekletmek istemediğim için, “Allahaısmarladık” istediğim yaşlı amca, ellerimi sıkıca kavradı ve gözlerimin içine bakarak;
“Allah yar ve yardımcın olsun oğul” dedi.
“Madem kaderde tanışmak nasipmiş, benden de gönül heybene iki çift söz koy ki, bu faniyi unutmayasın.”
Sonra gözlerini boşluğa astı ve yaşam çizgimde unutulmaz bir iz bırakan; ama gerçekten ancak ciltlere sığabilecek o derin cümlelerini kurdu;
“Dünya, fanidir oğul. Dilenci de olsan, padişah da olsan aynı tahta tabuta konuluyor; tıpkı namazdaki gibi, Kabe’deki gibi toprağın altında eşitleniyorsun. Yani, eninde sonunda “ömür” dediğin yol bitiyor. Sen, iyi bir yolcu olmaya bak evladım!”
Sonra elini kalbime koyarak ekledi;
“Bir kalp; insanları, kötülükten çekmek ve onlara faydalı olmak için çırpınmıyorsa o kalp viranedir oğul!”
Süslü -püslü sözlerin ruhları kolayca esir aldığı, beyazları iyiden iyiye kirletilmiş böylesi bir zamanda; diplomalı cahil ordusuna inat, tek harf okuma yazması olmadığı halde bir kuru selam, iki çift kelâmla gönülleri titreten bu gönül erleri, hala aramızda iken sormak gerekmez mi “Anadolu bizim neyimiz olur?” diye!
Peki, buna “baba ocağımızdır” cevabını veren herhangi bir zihin, insanlığın ve iyiliğin yurdu olan; sabırlı, dirayetli, metanetli evlatları yetiştiren, cefakâr ve kanaatkâr insanların yetiştiği bu emin beldeye yapılan zihni ve kültürel saldırıları kabullenebilir mi?
Pek tabi ki, kocaman bir hayır!
Zira bu saldırılar yaşam biçimine, kültürüne, zihnine, samimiyetine, birikimine, aidiyet ve haysiyetine yapılmış saldırılardır ve bu saldırıları yaparak her gün başımızdan aşağı kötülük boca eden felaket tellalları, bu medeniyetin bağrında yeşeren onca iyiliği, güzelliği, merhameti, kardeşliği görmemekte; gördüğü anda da yok etmek istemektedir!
Kötülük yok mu, tabi ki var! Kabil’den bu yana olduğu gibi! Ama bir ağacın bütün meyveleri aynı olur mu? Kimi meyve çürüyüp düşmüyor mu? Biz kalanlarla iktifa etmiyor muyuz?
Peki, az evvel andığım yaşlı teyze ve amca gibi sayısını bilemediğimiz ama bu mümbit coğrafyayı mayalayan gönül insanları gibi yine bu medeniyetin bağrında yaşayan okuma yazma dahi bilmeyen bir çobanın gözündeki yaşın, yüreğindeki ateşin samimiyetini; on yıllarca okumuş ve bu okumalarından payeler edinmiş bir ilahiyat profesöründe görebiliyor muyuz? “Hayır!” dediğinizi duyar gibiyim!
İşte bu yüzdendir ki, bu coğrafyanın ikliminde yetişmiş insanın bu samimiyetinden beslenen irfanı, basiret ve feraseti yüzyıllar boyunca bu coğrafya üzerinde oynanan oyunları bozmuş, kötü niyetli nice nice projeler bu toplumun kalp gözünden dönmüştür.
Peki neden ısrarla batı?
Bugün hepimiz farkındayız ki; başka bir gezegene, oradaki kayaların yapısını incelemek, oradaki “olası” hayati bulgulara ulaşmak için araç gönderebilecek kapasite ve zenginliğe sahip insanlık, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini umursamaz durumda!
Çünkü bu güce ulaşan muktedirler; bütün gücü ellerinde toplamak, dünyanın bütün zenginliklerine sahip olmak istiyor ve bu hesabın içinde binlerce insanın hunharca katledilmesini, genel maliyet hesabının içindeki bir küsurat farkından daha fazla dikkate değer bulmuyorlar.
Çünkü bizim için kanla, acıyla, zulümle, katliamla eşleşmiş ve ceddimizin “ezan okunan her yer vatandır!” dediği coğrafyalar; onlar için enerjiyle, petrolle, altınla, kârla, finansla, tankla, füzeyle, filoyla bağlantılı basit ticaret haritalarında küçük noktalar sadece.
Peki biz, bunca büyük ve muhteşem bir mirasın sahipleri olarak nerde kaybediyoruz?
Bunun cevabını da aynı manevi mirasa yönümüzü dönerek verelim;
İslâm tarihine adını altın harflerle yazdırmış ünlü komutan Halid b. Velid(ra) komutasındaki askerler, aldığı talimat ile “Benu Cezime” denen bir kavmin üzerine gönderilir.
Ancak Halid b. Velid(ra), bir saldırıyı meşru kılacak adımları atmadan, yani muhatabına barış çağrısı yapmadan bir gece yarısı ansızın saldırır ve bu saldırıda savaşın tarafı olmayacağı kesin olan sivil insanların da öldüğü ortaya çıkar.
Halid b. Velid(ra), bu saldırıdan zafer kazanmış bir komutan olarak döner dönmesine ama Alemlere rahmet olan, tüm çabalarına rağmen Halid b. Velid(ra)’in yüzüne dahi bakmaz.
Tam aksine Alemlere rahmet olan; gözlerinde yaş, duanın kanatlarına tutunmuş bir halde ellerini semaya açmış sürekli şöyle yakarmaktadır:
“Allah’ım! Ben Halid’in yaptığından beriyim!”
Çağlar ötesinden alıp gönül sofranıza ikram ettiğim bu yaşanmışlık, size ne hissettirdi bilmiyorum ancak burada benim dikkatimi çeken bir önceliğin, sizin de dikkatinizi çekmesini istiyorum;
Bir tarafta “güvenliğini” tehdit eden bir kavme karşılık yapılan saldırı, öbür tarafta “adalet” anlayışına ters düşen bir savunma biçimiyle “öncelenemeyen” insan unsuru ve nihayetinde tutunduğu köklere aykırı olduğu için “ben bu fiilden beriyim” diyen Nebevi bir önder!
Peki neden?
Çünkü adaleti öteleyerek ortaya konan “güvenlik” odaklı bir anlayış, (başka bir deyişle adaletle güvenlik çatıştığı zaman yani çıkarlar ön plana çıktığında güvenlik uğruna adaleti gözden çıkarılabilir bir şey olarak görmek) ilahi hitabın onayladığı bir anlayış değildir ki, tarih boyunca insanlığa karşı işlenen tüm suçlar, güvenlik gerekçesinin arkasına sığınılarak icra edilmiştir.
Güvenliğin adaletin önüne geçtiği bir anlayış ise; “hakkın güce değil, gücün hakka tercih edildiği” bir yaklaşımdır ve tüm insanlık tarihi boyunca haklılığına güçlülüğünü referans gösteren tüm müstekbir güçler, zulümlerini aynı mantıkla savunmuş ve akıl almaz vahşetler sergilemişlerdir.
Yani ilk sıkıntımız “adaleti” tesis etmek ve gücün hakkına değil hakkın gücüne iman etmek!
Başka?
Ruhlarımızı diriltmek adına çağlar ötesinden zamanımızın yürek ve zihinlerine yeniden nebevi bir soluk;
“Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!”
“Ya Rasûlallah(sav)! Mazluma yardım edelim, bunu anladık da zalime nasıl yardım ederiz?”
“Zulmüne engel olarak.”
Siz bu ikazdan ne anladınız bilmiyorum.
Ama ben bu hikmet kokan ikazdan “yanlış yapanı dahi tek başına bırakmamak; yanlış yapanı yanlışa duyduğumuz öfke, onu müsamaha ile kucaklamamıza engel olmamalı” mesajını alıyorum.
Çağımızın; en ufak bir yanlış, hata ve eksikte insanların üzerini çizen kripto iletişimlerine bundan daha güzel bir manifesto olabilir mi?
Ama farkındayım.
Samimiyet, son dönemlerde en çok kirletilen kavramlardan biri.
Özellikle dinsel terminoloji açısından baktığınızda bu kavramın yüz akı olması gerekenler, bu muhteşem ve muazzez kavramın yürek yarası oldular.
Üzülmek mi?
Üzülmek ne kelime, adeta kahroluyoruz.
Kirletilen ahlaki kavramlarımıza mı yanalım, din adına ortaya konan çirkinliklere mi yanalım, günbegün artan ahlâki körlüğümüze mi yanalım, herkesin doğruyu kendi tekelinde sanmasına mı yanalım, mutluluğu ipoteklemeye çalışanlara mı yanalım, gönül ve mana haramilerinin Allah adına aldattıklarına mı yanalım, “samimiyet” diye diye tüketilen değerlerimize mi yanalım, hoyratça kırılan umutlara mı yanalım, örselenen güven duygusuna mı yanalım, yoksa mağdur edilen insanlara mı yanalım bilmiyorum!
Işıksız bırakılmış bir göz gibi kutsalla tüm ilişkilerini koparmış, kendi kendisine yabancılaşmış ve varoluşuna ihanet etmiş, hürmeti çiğnenmiş, kimliği kundaklanmış, izzeti yaralanmış, hafızası silinmiş, duygusu incitilmiş, haysiyeti tecavüze uğramış, bilinci örselenmiş; yüreği işgale, aklı iğfale uğramış bir şuurla kalemler kırık, gözler yumuk, boyunlar eğri, ağızlar kilitli!
Ama bu tabloyu gördükçe yüreği acıyan, sol tarafı kanayan, gözlerine kum kaçmışçasına gecelerini gündüz eden, bir kum tanesi olup çölün derdiyle kavrulanların, bulabildiği en tenha yerde yüzlerini kalplerine yaslayarak, duanın kanatlarına tutunarak cennetini yitirmiş Âdem(as) gibi gözlerinden gönüllerine bir kanal bağlayarak ıslak secdelerini, içli yakarışlarını bilirim.
Farkındalık dileklerimle!
Ahmet Eren KURT
Görülmeyen Bir Dağılma
Memiş OKUYUCU
Kapitalizmin Cinneti Sahillerimizi Vururken!
Ahmet DÜZGÜN
Artık seviye eğitim sistemi şart
Songül KARAMAN
ALLAH DER
Hüseyin KURT
Yaşar Doğu’dan Astorya’ya
Seyfettin BUDAK
Dağları Kurtaranlar, Evlerini Kaybedenler
Halil MERT
Tarihsel Gerçeklik: İran’da Türk Hâkimiyeti…
Adnan ÖZ
Samsunspor ve mircea lucescu’nun ardından!
Mehmet BOZKURT
Tarih Konuşuyor, Alınacak Dersler Var! - 1
Recep YAZGAN
Bugün öğretmenler eylemde mi tatilde mi!
Ravza ZEYBEK
Düştüğü Yerden Kalkacak Ümmet
Ömer Naci Yılmaz
Erbakan ve Teknoloji
Eyüphan KAYA
Veda Hutbesi insanlık için bir kurtuluş reçetesidir
Aydın BENLİ
Cengiz Zor “Aile Çökerse Devlet Ayakta Kalamaz” Diyor
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Eğitimde Yapay Zeka
Bülent ERTEKİN
Engel Bedenlerde Değil, Vicdanlarda Başlar!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
Hakikatı hatırlayış ve öze dönüş!
Ahmet SAĞLAM
Mümin mi, Müslüman mı!
Cevahir AYDIN
Hareketsizliğin Makyajı: Şikâyet
Nihat Güç
ABD-İsrail Ve İran Savaşı
Özlem Gürbüz
Helallik Meselesi
Özhan KIZILTAN
Athanor Mason Locası
Mesut CİHAT
İmamoğlu'nu Özel'e, Özel'i Belediyelerine Vursan
Hamdi TEMEL
Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi
Aydan KURT
ÇOK FAZLA ANLAM YÜKLEMEYİN...Part 3 (The End)
Fatih ORUÇ
Abd-Suriye Savaşı ve Rakka Katliamı
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 79
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Unutma Hakkını Kaybeden Toplum: Her Şeyi Hatırlayıp Hiçbir Şeyi Anlamayan İnsanlar
Mehmet Nuri BİNGÖL
Üstad Said Nursi Vefat Etti Ama Eserleri Asırları Parlatıyor
Fatma Saçak Akbulut
İLİŞKİ RUTİNİ
Levent ERTEKİN
Çimler üzerinde bir festival: tire’nin kazancı mı, kaybı mı?
Gülay ÇETKİN
Özgürlük Vaad Ediyoruz; Aslında Öyle Değil, Çok Kolay
Batuhan ŞUORUÇ
Daha Az Tanıdık Olana
İsa ÇOLAKER
Kitap Okurunun Hakları
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Hasan KARADEMİR
HALK (!) PARTİSİ
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Adnan İPEKDAL
Ne Vereyim Abime, Biraz Sokak Kültürü Alır mısınız?
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Servet ZEYREK
Dünden Bugüne Çarşamba'da Eğitim
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)