“Ne oldu, nasıl oldu, ne zaman oldu” sorularına vereceğimiz cevaplar izahı çok uzun; kişiye, konuma, aldığı eğitime, sosyo ekonomik duruma bağlı olarak değişmekle birlikte toplum içinde yaşıyor olmamıza rağmen birbirimizi “insan” olarak görmeyi bırakalı epey zaman oldu sanırım.
Zira bugün hemen her birlikteliğin temelinde adına “sevgi” denen ve öyle olduğuna da “yazık ki inanılan” bir beklentiler yığını var. Beklentiler karşılanmadığı, yüklenen anlamlar yerine oturmadığı, o beklenti kumaşından biçilen elbiseler dar veya geniş geldiği zaman da karşımızdakine karşı empati duygumuzu anında yitiriyor, tırnaklarımızı çıkarıyor ve insan değil imkân gördüğümüz muhatabımızı gözünün yaşına bakmadan kaldırıp atıyoruz.
Böyle olunca da sarf edilen onca sevgi sözcüğü, yakıştırılan onca sıfat, karşılıklı hak hukukun yerinde tabi ki yeller esiyor. Çünkü kullanılan onca sözcüğün, yakıştırılan onca sıfatın, ortaya konulduğu sanılan onca duygunun kaynağı aslında “kalp” değil, çıkarlarımız ve kendimizden bile özenle sakladığımız “riyakarlığımız” oluyor.
Bu gözlük ve algıyla bakalım topluma;
Bugün bir avukat, davasını aldığı müvekkilinin “suçlu mu suçsuz mu olduğuna bakmadan” onu sadece para kazanabileceği bir araç olarak gördüğü için üzerine giydiği cübbenin omuzlarına yüklediği “amasız” adalet yükünü, bu yükün vazettiği vebali umursamıyor. Onun için müvekkilinin haklı ya da haksız olması değil, müvekkilinin taahhüt ettiği süfli çıkarlar ön planda olduğu için de “amasız” olması gereken adalet “koşullu” hale geliyor ve ortaya alkışın iki elle çalınabileceği gerçeğinden çok uzakta; söz konusu avukat, ısrarla alkışın tek elle çalındığını ispatlamak için aylarca bazen ise yıllarca yürek teri döküyor.
Hakeza bir hukuk insanı için karşısındaki sanık, müşteki, tanık kim olursa olsun muhatabına salt kanun gözüyle bakıp onun hakkındaki hükmünü bunlar üzerinden veriyor. Oysa ki adalet terazisinin dengede durması, mazlum ile zalimin ayrılması, haksızlığa uğrayanın hakkının iadesi için kurulan sistemin adı olan hukukun konusu da suç işleyen ve o suçtan zarar gören “insan”. Ama hepsi olmasa bile yazık ki ezici bir çoğunluk “insana bakışı” erteleyip çoğu kez yasa maddelerinin soyut belirlemelerinin kişilere uygulanmasından öteye geçemiyor ve önündeki yasa doğru uygulanmışsa adalet de “gerçekleşmiş” varsayılıyor. Çünkü gerek kanun koyucuların önüne koyduğu kanun maddeleri ve gerekse de toplumsal kabullerde “hukukun üstünlüğü” aynı zamanda toplumun da “özlemi olarak” servis ediliyor.
Bir mide doktoru için ise hastasının sadece midesi ilgi alanı olduğu için, bu doktorumuz diğer organların varlıklarını unutuyor; vereceği ilaçların diğer organlara zararları aklına dahi getiremiyor ve bu nedenle de mideyi iyileştirebilecek her türlü ilacı hastasının bünyesine enjekte edebiliyor.
Son olarak bir hadis profesörüne bakalım;
Sizce artık sayısı yüzü aşmış ve çokluğu ile övündüğümüz üniversitelerimiz bünyesindeki onlarca fakültede insanlığın iyiliği, huzuru, barışı, adaletin tesisi için ciltler dolusu yazılmış kadim eserlerle meşgul olan bir hadis profesörü bu bilgileri içselleştirmek yerine sırf talibi olduğu ilmin “zahiri” yönü ile ilgilenip ünvanına unvan katmakla meşgul olmak yerine; toplumda “ilim” emanet edilmiş bir “kanaat önderi” olarak, toplumun arasına karışsa ve okuduklarını, öğrendiklerini, hatmettiklerini yaşamına hal diliyle dökse biz bu kadar çabuk yozlaşabilir veya sağdan yanaşan iblisi ferasetin fitneleri için fesat ağaçları dikebilir miydik?
Çok mu ütopik bakıyorum bilmiyorum ama sayısını onlarca hatta yüzlerce artırabileceğimiz bu ilişkiler anaforunda, insanın yaradılış harcı olan sevgi “koşulsuzluğunu”, toplumsal birlikteliğin olmazsa olmazı olan merhamet “katıksız ve saf halini” ve toplumu ayakta tutan adalet de “ucu kime dokunursa dokunsun amasızlığını” yitirmiş durumda.
Çünkü iletişim biçimlerimizin de uyguladığımız kanunların da temelinde “insanın huzuru ve mutluluğu yattığını” unutmuş veya ötelemiş durumdayız ve bu nedenle de öz kökünden hızla uzaklaşarak ortaya huzursuz, mutsuz, ruh hali dengesiz bir toplum çıkıyor.
Peki hastalığı teşhis ettik, tedavimiz ne?
Aciz kanaatimce ilk adım olarak her şeyin merkezindeki varlığın “insan” olduğunu yeniden anımsamak, ikinci adım ise “ahlak” kavramını yeniden tanımlamak.
“Ahlak ile ne ilgisi var” diyecek okurlarım olacak muhtemel.
Aksine yaşadıklarımızın tümü beynimize çocukluk yıllarından beri kodlanan “ahlak” kavramının “ontolojik yönü” ile ilgili.
Anımsıyorum defalarca yazdım. Kabul etsek de etmesek de bizim en büyük sorunumuz “ahlak”.
Neden derseniz?
Çünkü kendi adıma okudukça, gördükçe, muhatap oldukça ülkemizde dini, politik ve ideolojik gibi görünen bütün sorunların aslında ahlaki sorunlar olduğunu fark ediyorum. Zira artık her kesime, her gruba, her düşünceye ve dahi her kuruma kene gibi yapışmış ahlaki zaaflarımız var. Bu zaaflara etiketler ve kılıflar bulup onlar üzerinden de kavga ediyoruz.
Görmek istemese de hemen her kesim bundan az veya çok pay alarak aynı seviyeye düşmüş durumda. Dipten yukarıya doğru çıkmak için hemen her kesimin önce kendi algısını, sonra kendi mahallesini temizlemesi ve ağırlıklarından kurtulması gerekiyor. Çünkü başkalarının günahlarını saymak kimseyi temize çıkarmayacak, başkasının kusuru bizim günahımızı örtmeyecek, kimse de -hep andığım gibi- çirkinden söz ederek güzelleşmeyecektir.
Öyle ya ahlakının varisi olduğumuz; dinsel terminolojinin menbaı, bir insan “nasıl insan kalır?” sorusunun en canlı örneği olarak hayatımıza nakşetmeye çalıştığımız alemlere rahmet olduğu bizzat Allah tarafından müjdelenen güzeller güzeli dahi dini “güzel ahlak” olarak tanımlamıyor mu?
Peki nedir “ahlaklı olmak?”
Hayır hayır, merak etmeyin uzun uzun “ahlak” kavramının filolojik köklerine inmeyecek, ontolojik tanımlarını yapmayacağım.
Zira benim için ahlak, tohumunun hiçbir şart taşımayan sevgi ve toprağının kendinden olmayana dahi gösterilen merhamet olduğu, o tohumun “amasız” adalet güneşi ile yeşerdiği bir “sadakat” zinciri demek.
Yani andığım koşulsuz sevgi, katıksız merhamet, amasız adaleti rehber edinerek insanlık sıfatına sadakat, çıktığı yola sadakat, dokunduğu omuza sadakat, tuttuğu ele sadakat; taşıdığı yüreğe, o yüreğin asıl padişahının üflediği vicdanına, vicdan çipine kodladığı fıtratına sadakat, dokunduğu yaraya sadakat, gülümsettiği yüze sadakat, yaptığı işin vazettiği mükellefiyete sadakat, edindiği amaca sadakat, verdiği söze sadakat, ettiği yemine sadakat.
Artırın artırabildiğiniz kadar. Ama dürüstçe, mertçe, oynamadan, eğip bükmeden, kıvırmadan, sağa sola sapmadan, kim ne der diye düşünmeden, ‘ne desinler’ in hesabını yapmadan, kınayıcının kınamasına aldırmadan, olmak istediğimiz kişiymişiz gibi yapmayı bırakıp kalbimizin aynasında olduğumuz kişiyle hesaplaşarak.
Bunlar neden mi olmalı?
Çünkü -başta kendi zavallı nefsim- herkes ne kadar doğruluk timsali olduğunu ispat etmenin derdinde ama hayatın fotoğrafına bu kadar eğrilik nereden karışıyor kimse bilmiyor!
Yazıp çizdiklerimizden, söylediklerimizden gönül yangınlarımız, iyiliği yeşertme mücadelemiz, hak ve adalet konusundaki uğraşımız, merhameti yayma çabamız, ötekileştirmeden yaşama gayretimiz aynıymış gibi görünse de tüm söylemlerimizin aksine eylemlerimiz küçük bir kıvılcımın aramızda devasa yangınlar çıkarmaya yettiğini gösteriyor.
Yazmıştım ama, ilahi nefesin “tekrarlamak fayda verir” emrine yineleyelim;
Sanki çok uzun mesafeler boyunca yürümüş gibi yorgunuz ama ne tuhaf ki bu yorgunluğumuza rağmen geldiğimiz hiçbir yer yok. Sanki her şeyi çok seviyormuş gibi yapıyoruz ama koşulsuz sevginin yeşertemeyeceği hiçbir güzellik yokken gönül coğrafyamızı bozkırlar, dikenler, kokusuz güller kaplamış durumda ve içimizdeki dünya kaskatı, içinde neredeyse hiç sevgi yok.
Yirmi üç yıllık süreçte İslâm gibi mümbit bir dinin bireysel konfor alanının dışında, bizzat hayatın içinde yaşanması gerektiğini; yaşayan her insanın yaşadığı çağa karşı borçlu olduğunu; “Müslümanım” diyen her insanın bütün yaratılmış için dil, din, ırk, renk ayırmaksızın “güven adası” olması gerektiğini ısrarla teklif eden ve tebliğin ancak temsille mümkün olacağını fısıldayan öğretilere rağmen, bugün başkalarına ne olmadığımızı tarif edelim derken kendimiz kim olduğumuzu unutmuş; yitiğimizi bulalım derken kendimizi yitirmiş durumdayız.
İslâm gibi mümbit ve hayatın her alanına dair öğretiler sunan bir yaşam biçimini bireysel konforumuza hapsettiğimizden beri yokluğuna kahrolmamız gerekenlerin nisbî varlığına sevinme, varlığına isyan etmemiz gerekenlerin kısmî yokluğundan memnun olma devrini yaşamaya başladık ve yaşamaya devam ediyoruz. Sevgi, nezaket, merhamet, adalet gibi mutlak var olması gerekenlerin yokluğuna o kadar alıştırıldık ki, önümüze bırakılan birkaç kırıntıya ziyafet muamelesi yapıyoruz.
Bu yüzden olsa gerek ki;
Aklımız başka söylüyor, kalbimiz başka atıyor. Sahip olduğumuzu sandığımız imanımız başka bir yere çağırıyor, içinde yaşadığımız zaman başka bir yere itiyor. İçimize üflenen ilahi nefes bizi ölümle doğulacak olan bir hayatın hazırlığına davet ediyor, dışımız ise ölümü hiç hatırlamadan gününü gün etmenin davetçisi haz, hız ve ayartıcı güçlerin peşinde koşuyor.
Artık kabul etmeli ve görmeliyiz ki;
Madem ki yaşamın tüm mecralarında ne vaziyet arz ettiğimiz, nasıl bir gerilim ve çatışma içinde olduğumuz, iddiası içinde olduğumuz manevi dinamiklerimizden ne kadar uzaklaştığımız ortada; geçmişte asırlar boyunca bize asude ve nezih hayatlar bağışlayan bu dinamiklerimizden neden bu kadar ayrı düştüğümüzü daha fazla gecikmeden sorgulamak zorundayız.
Zira değerlerin sakız gibi çiğnenen söz kalıplarından, boş iddialardan, ucuz tekerlemelerden ibaret kaldığı ve insanları olgunlaştırmaktan, zenginleştirmekten, derinleştirmekten uzaklaştığı bir ortamda kurduğumuz hiçbir cümlenin eylemimizle birleşmediği sürece uzun ömürlü olma ihtimali yok. Bu yüzden de üzerimize serpilen ölüm uykusundan bir an evvel uyanarak gözlerimizi açıp muhasebemizi yapabilmeli, hiç durmadan tekrarladığımız değerlerin hayatımıza bir olgunluk, bir nezaket, bir seviye, bir güzellik katamadığını artık görebilmeliyiz.
Her şey güllük gülistanlıkmış gibi davranmak ve bizi biz kılan değerleri laf ebeliğine, anlamsız tekerlemelere, klişe teorilere, gürültülü iddialara indirgeyerek durumu daha fazla idare etme şansımız olmadığını bir an evvel görmek; sözlerimizi özüyle buluşturmak, değerlerimizi hakkıyla yaşamak, kaybetmekte olduğumuz insanı, insanlığı arayıp bulmak ve hatta sabırla, dirayetle, adanmışlıkla tüm bunları yeniden inşa etmek durumundayız.
Kusurlarımızı bilmek, kendimizle yüzleşmek, anmış olduğum ahlâki görevleri “sadakat” zincirine tutunarak toplum hayatında, ilişkilerde, davranışlarımızda en berrak haliyle yeniden yaşar hale getirmek, ‘kâl’i ‘hâl’e taşımak, alçakgönüllü çabalarla iddialarımızın içini doldurmaya çalışmak ve zenginliklerimizden gönül enginlikleri çıkarmak; üzerinde tepindiğimiz manevi mirasa olan borcumuzdur.
Aksi halde içine girdiğimiz delice döngüye kanarak uyuşacak; büyümüş, kalkınmış, refaha kavuşmuş ama bütün bu maddi ilerlemelere rağmen içinden çürüyen, yoz, hakkaniyetsiz, adaletsiz, incelik ve zarafetten yoksun ileri batı toplumları gibi asılsız, kaba ve neredeyse imitasyon bir toplum olma yolunda hızla ilerleyeceğiz.
Farkında olabilme temennisiyle!
Aydan KURT
İstifa Ettim
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 76
Özlem Gürbüz
Yuvayı Ayakta Tutan Denge
İsa ÇOLAKER
Şiirin Gürültülü Sessizliği
Eyüphan KAYA
Allah dilediğini aziz, dilediğini rezil eder
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Fatih ORUÇ
ABD’nin Vietnam Savaşı ve My Lai Katliamı
Seyfettin BUDAK
Neden Lise Yılları Unutulmaz?
Adnan ÖZ
Atanı ve tutanı kaliteli olan trabzonspor kazandı!
Songül KARAMAN
Vuslat Kapısı
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Matematik Eğitiminin Önemi
Bülent ERTEKİN
EŞKİYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Hamdi TEMEL
Acı Yakıyor Ama Mutlu Ediyor: Acı Biberin Şaşırtıcı Gücü
Recep YAZGAN
Beyaz leke gösterir…
Hasan KARADEMİR
HALK (!) PARTİSİ
Mehmet BOZKURT
Dünya bir utancı konuşuyor!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SUS GÖNLÜM!
Gülay ÇETKİN
Denizli milli eğitimde usulsüz lojman mı tahsis edildi?
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Kaldığımız Yerden mi, Kandırıldığımız Yerden mi Devam Edeceğiz?
Ahmet DÜZGÜN
Bir Oy Vermenin Değeri
Aydın BENLİ
Son Kale Haymana ve Memleket Onuru- Recep Tümtürk
Ahmet SAĞLAM
İNANMAK
Halil MERT
Bu Coğrafya Bizimdir
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Nihat Güç
Bir Ve Beraber Hareket Etmek Zorundayız!
Adnan İPEKDAL
Ne Vereyim Abime, Biraz Sokak Kültürü Alır mısınız?
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Ravza ZEYBEK
İlim Neyi Bilmektir?
Servet ZEYREK
Dünden Bugüne Çarşamba'da Eğitim
Özhan KIZILTAN
İyi Polis ve Kötü Polisten Sonra Mason Polis Tartışması
Mehmet Nuri BİNGÖL
Sahtelerin Tasallutu
Fatma Saçak Akbulut
SEVGİ DİLİ
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Cevahir AYDIN
El alem Jürisinin Sahte Kürsüsü
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Ahmet Eren KURT
Sessizlik Bazen Bir Tercih Değil, Son Çaredir
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Hüseyin KURT
Telekonferansın Ardındaki Gerçek: Büyük Kürdistan’ın Güncel Senaryosu
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Mesut CİHAT
Allah'ın Zatı ve Subuti Sıfatları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Batuhan ŞUORUÇ
Şıracılar
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Memiş OKUYUCU
Zübeyir Yetik’in Ardından…
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Levent ERTEKİN
Fakir Halkın Bağışladığı 350 Uçak
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)