Hepimizin “ortak” sıkıntısı olduğuna inandığım konuları gündemimize taşıyıp kuracağımız bir tefekkür sofrası ile nefsimizi imamlıktan azat ederek gönlümüzdekilerle hesaba oturup, vicdanımızın karşısına iki büklüm mahcup bir eda ile dikilelim istiyorum bugünkü yazımda.
Ama gecenin bir yarısına kadar tv/internet başında vakit öldürerek uykuya kurban ettiğimiz, ne söylediğimizi bile anlamadan sırf ‘borç’ niyetiyle kıldığımız sabah namazlarımızı; ömrümüzü temizleyecek zekâtımızı; “ihtiyacından fazlasını geçtik” asgarisini bile vermemek için kırk takla attığımız pespaye tavrımızı; bırak iftar vaktine kadar sabretmeyi uykudan uyanır uyanmaz bir gıybete veya haram bir nazara feda ettiğimiz oruçlarımızı; yazık ki ruhundan bihaber olduğumuz kelime-i şehadetimizi; kapı komşumuz açlıktan kıvranırken, akraba(ları)mız bankalara kölelik yaparken turistik bir gezi haline getirdiğimiz umremizi; “yemeğinizin kokusuyla dahi komşunuza eza etmeyiniz” Nebevi ikazına rağmen aç, yoksul, yaşlı, hasta, gebe düşünmeden envai çeşit sofralarımızı sergilediğimiz sosyal medya hesaplarımızı; tevazu peçeli kibrimizi, bizi yiyip bitiren hırsımızı, ihlas libaslı riyamızı, paçalarımızdan din akarken(!) ahlaktan nasipsizliğimizi itiraf ederek.
Zira talip olduğumuz nimetlerin yüceliğince özellikle sağdan yanaşan şeytanın açık hedefi haline gelen bizler; haykırmaya çalıştığımız hakikatlerin bizde eksik olduğunu, mutlak hakikatler karşısındaki manevi yetimliğimizi fark etmeksizin aldığımız her nefesin, dillendirdiğimiz her kelimenin, yediğimiz her hakkın, ağlattığımız her gözün, acıttığımız her kalbin hesabını vereceğimiz o günden gafil olduğumuzdan beri; hayat denen girdabın bilinmezliklerinde ruhsuz insanlara dönüştük.
Kaygan zeminlerde patinaj yaptığımız, zihnî felçleşme yaşadığımız, bunun köleleşme biçimi olduğunu göremediğimiz için sorunlarımızın nedenlerini, kökenlerini, nereden kaynaklandığını da, bu sorunlarımızın üstesinden nasıl gelebileceğimizi de bilemiyoruz ve gerçekleri örtbas ederek attığımız her adım bizi büyük çıkmaz sokakların eşiğine fırlatıyor.
Bakın bugünkü halimize;
Kabul ettiğimizi sandığımız ama temsilinde aciz kaldığımız, bu acziyetin bile farkında olmadan ömür çürüttüğümüz değerler manzumesinin hayatlarımıza yansımayan kısmında kıble ehli olduğunu iddia eden bizler; artık namazlarda dahi aynı camilerde bir araya gelemiyor ama Allah’ın ipine, O’nun gösterdiği yola topluca tutunabilmenin hayallerini kuruyoruz. Bu hayal dünyasında da adım adım ölüyor; toplum olarak ürpertici, her şeyimizi tefessüh ettiren, bin küsur yıllık çileyle inşa ettiğimiz anlam haritalarımızı, değerlerimizi yerle bir eden bir sekülerleşme yaşıyoruz.
“Gaflet ve dalalet”in hayatımızın her anına sirayet ettiği bu noktada başta kendi nefsim artık kabul etmeliyiz ki sahiplik arzumuz sorumluluk ihmâline dönüştü. Her şey bizim olsun derken biz kendimizden bir başkası olup çıktık. Sorumluluktan anlamadığımız sahiplikten anladığımızı değiştirdi. Kendimize dahi sorumsuz oluşumuz, bizim bize ait olmadığımızı, aldığımız her nefesin dahi emanet olduğunu unutturdu bize. İçimiz ve dışımız arasındaki muazzam irtibat ve ahenk de böylece kayboldu.
Dün, taşlara tapan Ebu Cehil misali mert kâfirlerle sınanıp dirayetini gösteren bu ümmet; bugün gönüller yıkan ama buna rağmen camilerini gökyüzüne yükseltme yarışında olan iman sahipleriyle baş başa maalesef. Kendisini bile görmekten aciz kalplerimizi öylesine dışa çevirmiş, öyle itimad etmişiz ki herkesin var zannettirdiklerine, var sandıklarımızın yokluğu hâlinde varlığın ve varlığımızın hiç bir anlamı kalmayacağı korkusuyla içimize “yok” muamelesi yapıyoruz.
Yeryüzünün her yerinde iş ve değer üretmekle mükellef olduğumuz halde kendi beldelerimizde dahi bunu başaramadığımız ve tek işimiz “birbirimizi yemek” olduğu için; niyetleri kötü, işleri şer, inançları batıl olsa bile gayretlerinin sonucunu alabiliyor elin oğlu ve Allah’ın adaleti bu konuda iman sahiplerini ve diğerlerini birbirinden ayrı görmüyor.
Öyle ya, ne diyordu Rahman;
‘’İnsan için ancak çalıştığı vardır.’’(Necm, 39).
Dikkat edin, ayette çaba dışındaki ikinci husus “insan” kelimesi. Yani çaba gösterdiğiniz takdirde hangi inanca mensup olursanız olun rızıklanırsınız. Bu Allah’ın kanunudur. O sizi şüphesiz besler demek bu.
Öyleyse yol haritamız olan bu ayete istinaden yapmamız gereken tek şey gayret etmek.
Rağbetlerin belirdiği, ilahi ikramların ve hususi rahmetlerin kula eriştiği, nasip arayanlara nasiplerinin ulaşması için bereketli kılınmış bu zamanın ahirinde; verilmiş olana vefa göstermek, gelecek olan nimetler için başlı başına bir davet sayılacağından;
Gelişmek için, güçlenmek için, daha aydınlık bir yarın için, Rabbin rızasına mazhar olmak için, güzel bir geleceğe yürümek için, dünyamızı değiştirmeden dünyayı değiştirmek için, O’nun istediği cenneti bu dünyada inşa edebilmek için, O’nun emaneti olan insana sahip çıkabilmek için; tüm mahlûkatı dil, din, ırk, renk, mezhep ayrımı yapmadan ve ötekileştirmeden kucaklamak için gayret etmek.
Zira emin olun ki, bugünkü ahvalimizin yegâne sebebi bu ve daha birçoğunu sayacağımız konulardaki gayretsizliğimiz. Hepimiz değilse bile büyük bir çoğunluğumuz sorunları başkaları üretiyor biz de yaratılan bu sorunların mağduruymuş gibi düşünüyor; ona göre hareket ediyoruz. Oysa her anormalliği aslında bizzat kendimiz zıtlaşmak suretiyle üretiyor; kendimizi “öteki” üzerinden tarif ettiğimiz için de vicdani yanılsamalarla hayatımıza devam ediyoruz.
Kendisine ulaşan ilk ilahi emre karşılık "bilmiyorum" ikrarıyla sarsılan bir önder ve bugün "O’nu seviyorum ve bu sevgi beni kurtaracaktır" zannıyla O'na zerre kadar benzemeyi aklından dahi geçirmeyen; her şeyi bilen / bildiğini sanan ama bildiği iki kırıntılık bilginin şehvetiyle huşu duyan; öğrendiklerini hayatına yayıp öğrendiklerinin gerektirdiği anlayışla davranmadığı için, öğrenmiş olmanın şehvetiyle bilgisine farkında olmasa dahi tapınmaya başlayan; bilen olarak kendisini gördüğü için de bu tapınmayı kendisine çeviren ve bilgisinin kölesi olan bir toplum çıktı ortaya.
Rüşvet yiyen memurundan tutun da işini savsaklayan işçiye; işçisini sömüren patrona, fâize tenezzül eden cüzdana, didişmeyi kardeşliğin önüne koyan idrâksize, geçmişine sövmeyi mârifet zanneden nasipsize, ölünün ardından iftira eden çapsıza, velhasıl hırsızından arsızına, kadar herkes her şeyi bilmiyor mu bu toplumda?
Dinin özünün “güzel ahlâk” olduğunu, asıl mücadelenin insan kalabilme çabasında saklı olduğunu bin dört yüz küsur yıl önce haykıran Muhammedi hakikatler ile aramız nasıl bu kadar açıldı sanıyorsunuz?
Allah’ın rahmetini kaybetme korkusunu anlatmak yerine O’ndan korkutmayı tercih ederek sevgi ile korkunun bir arada olamayacağını atlayan; vaadler üzerine kurulu cennetperestlikle dünyayı insanlara cehennem eden; manaya kafa yormak yerine ücretsiz mushaf dağıtmayı seven; kin, intikam, ihtiras ve hasetlik gibi duyguların esiri olan ama kendisini bilgi kumkuması gören; gönülleri ise konfor, tahakküm ve şöhret putlarının işgalinde olan kimseler bugün gözlerinin önündeki gerçekleri görmemekte diretmiyorlar; inanmak istedikleri şeylere delil bulmak için akıl nimetini inkara kadar hadsizleşmiyorlar mı?
Bu algı içinde ömür duvarından hergün bir tuğla eksilirken yitiklerini bulmak konusunda çabalamak ve kendini ötelere hazırlamak yerine tefrikaya düşüp parçalanmaya sebep olarak Rabbin rahmetinden uzaklaştıran bu hadsizlik; cehaletin emzirdiği evvelki ümmetlerin yanlışlarını tekrar etmekten yani tarihin tekerrüründen kaynaklanmıyor mu?
“Kardeşleriyle bir olmayana ilahi nimetlerin lütfedilmeyeceği” idrakinden nasipsiz, irfan yoksunu hikmetsiz bir din tasavvur edenler; böylesi bir din anlayışının kârına ortak çıkıp mükellefiyetlerinden kaçınarak dünyada saltanat sürenler; “olanlara tepki veriyorum” zannıyla dini hayatın kalbinden çekip alarak tapınaklara, kutsal gecelere, saray yavrusu evlerde yünlü seccadelere hapsedenler; kendilerini sadece müjdelerin ama kendisi gibi düşünmeyen, davranmayan herkesi “ötekileştirerek” ikaz ve cezaların muhatapları sayanlar; “bu dini sadece biz anladık” kibrine kapılarak başkalarını tekfir edip Rahman’ın rahmetine tahsildarlık yapmak gibi bir gaflete kulaç atanlar bilerek veya bilmeyerek bu değirmene su taşımıyor; müslümanları parçalamaya devam etmiyor mu?
Kim ne derse desin; yenilenmiş bir şuurla ikrar etmeliyiz ki bugün hakikate uzanmak konusunda öksüz ve yetim durumdayız.
Zira önümüz ve arkamız gaflet setleriyle kapanmış gibi. Önümüzü göremiyoruz; çünkü önümüze çekilen gaflet perdesi geleceği görüp kendimize çeki düzen vermemizi engelliyor. Bu yüzden de o muhteşem hesap gününü unutuyoruz. Arkamızı göremiyoruz çünkü geçmişimize bakıp ders çıkaramıyoruz. Böylece de basiretimiz karardığı için ne kendi çağımızın göğsünden süt emerken olan bitenden hakkıyle haberdar olabiliyor, ne de geçmişin hatalarından kurtulabiliyoruz. Tüm bunlar da aslında yana yakıla dile getirdiğimiz “ümmet” kavramının “insanlığın annelik makamı” olduğu gerçeğinin üstünü örtüyor. Kimbilir belki de bu makamın farkındalığını yitirdiğimiz için imanımız aslanlar gibi yuvasını beklemek yerine kuş misali konup göçüyor.
Abartıyor muyum? Bence hayır!
Soralım kendimize; ahlâken varisi olduğumuz Rahmet Nebisinin merhametten nasipsiz bir ümmeti olabilir mi? Allah’tan rahmet talebinde bulunan kulun öncelikle kendisinde belirecek merhameti arayıp bulması gerekmiyor mu? “Merhamet, vicdanın kalbe okuduğu ezandır” idrakinden nasipsiz bir halde üzerini örttüğü vicdanı, kirlettiği aklıyla bu ezanı duymayana rahmet nasip olur mu? Edeb terazisinin iki kefesinde yer alan tevazu ve izzetten habersiz kibir ehli için kalplerinin mühürleneceği tehdidi yok mu?
Hayır hayır; ne ümitsizlik kuyusundayım ne de yılların onulmaz sızılarına hekim olup neşter vurmak gibi bir hadsizlik içindeyim. Satır aralarında arz etmeye çalıştığım gibi zihnimden geçenlerin ağırlığını tek başıma kaldıramadığım için size de beynimdeki kavgaya ortak etmek istiyorum.
Çünkü topluma onların öncelikli ihtiyaçlarını gözetmeden sadece rağbet gösterdikleri şeyleri verenlerin “inşa” gibi bir dertleri olmayacağına iman edip; aynı zamanda hasret ve hararetle aranılmayan, içerisinde adalete dönük umudun olmadığı, sevginin ötelendiği hiçbir hareketin topluma faydası olmayacağına inananlardanım.
Zira çağlar ötesinden Nebevi bir ikazla “Size bakıp müslümanlığa özenen yoksa imanınızı gözden geçirin” nidasının şaha kalkması gereken bu süreçte “Yeryüzü işlerine hürmet etmediğimiz için semavi işlerde farkındalık sahibi olamayacağımızı” atlayarak Allah’ın insanlık için murad ettiği yaşamı ıskalayıp kendini kurtarma telaşı içinde zevk ve hazlarımıza kapılmış bir ömür sürüyoruz.
“İnsanların bize bakıp özenmesi!”
“Ne kadar ağır bir vebal bu” omuzlarımızda değil mi?
Evet, namaz kılıyor, oruç tutuyor, sinirleri alınmış olsa ve yazık ki içi boşaltılmış olsa da zekâtımızı veriyoruz. Defalarca kez hac yapan hatta hemen her yıl umre yapan inananların sayısı gün geçtikçe artıyor.
Bu eylemlerimizde Allah’ın ve O’nun en muhteşem ayeti olan, en büyük kutsal olan insanın rızası nerede; asıl sorun burda işte!
Haydi; gönlümüzü zihnimizle buluşturarak hakikatin derdiyle tenhaya çekilip, ilahlaştırdığımız nice köksüz sevgiler, menfaatler ve ihtiraslarla çevrelendiğimizin farkındalığıyla bizi gönül mabedimize çağıran ezanlar hürmetince hicret edelim kendi gönül çölümüze…
Mademki bu dünyaya sahip olmak için değil şahit olmak için gönderildik;
Saray yavrusu evlerimizde yünlü seccadelerimizde Firdevslere talip iken dışardaki kaç imdat çığlığına kulak kabartabildik, kaçının feryadına yetişebildik? Kaç yetimin başını okşayıp yüreğinde tebessüm olabildik? Kaç yoksul sofrasına konuk olup umutlarını diriltebildik? Ellerimizi açıp dua ettiğimizde eşimizin, çocuklarımızın, dostlarımızın ve sevdiklerimizin arasına samimane bir şekilde kaç mazlum girebildi? Asra bedel kaç geceyi sabah edip gurup vaktinin ziyasına kadar damla damla kan düşürdük gönüllerimize yeryüzünün mazlumları adına? Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyorken kaçını kurtarabildik? Dünya üzerinde 1,5 milyar insan aç iken, günde 15 bin civarında insan açlıktan ölüyorken kaçına uzanabildik? Üzerine ölü toprağı serpilmiş kaç ruhta inşirah yaratabildik? Siyonist şeytanlık dört bir yanımızı sarmışken, emperyalizmin elinde inim inim inliyorken, kapitalizm bugün dünya üzerinde en büyük “din” iken kaç kişiyi hakikat ile buluşturabildik?
Bu din “güzel ahlâk”tan ibaret iken, lisanımız kalbimizin ve idrakimizin aynası olması gerekirken kaç kişi bizim vesilemizle kendine çeki düzen vermeye çalıştı? Allah’a olan namaz, oruç, zekât, hac borcumuzu (!) öderken; O’nun en muhteşem ayeti olan ve bize emanet ettiği insanlara karşı adalet, merhamet, şefkat, rahmet, nezaket borçlarımızdan kaçını ödeyebildik? Varlığımız kaç insan için ümit, güven veya huzur sebebi? Kaç tanıdığımız bizi görünce “Allah iyi ki seni yaratmış!” diyebiliyor?
Kâinatın gözbebeği olup kıymet nazarında emsalsizliğimizi müjdeleyen “insan yanımızın” bize sunduğu ödevler bu “kaç”ların neresinde?
On, on iki asır boyunca evrene, kâinata ve âlemlere aynı anda bakan, aynı hakikat peşinde koşan; evrende gördüklerini kâinata, kâinatta gördüklerini âlemlere taşıyan; bilgiyi idrake, idraki şuur ve şahitliğe döndüren “yeryüzünün efendileri” olma şerefine ulaşmış ceddimizin buram buram huzur, kardeşlik, rahmet, merhamet, birlik kokan maneviyatı nereye kayboldu?
Evet, yazık ki ardı arkası gelmeyecek bu sorulara vereceğimiz samimi cevaplar da gösteriyor ki; “yeryüzünü ihmal ederek semadan nasip aramanın” küstahlığı içindeyiz. Zira kaybedecek varlıkları çoğalan bizler, başkalarının kaybettikleriyle ilgilenmez durumdayız artık.
Oysa iman iddiasında bulunduğumuz İslami, Kur’ani ve Muhammedi hakikatler Allah’a olan yakınlığımızın göstergesinin yaratılmış için ortaya koyduğumuz gayret ve katkının ta kendisi olduğunu haykırıyor.
İşte bu yüzden “gayret etmek” diyorum! O muhteşem hesap gününde tüm defterler bir bir açıldığında mahcubiyet ateşiyle yanmaktansa pişmanlıklarımızdan doğmaya çalışarak bugün yapmamız gereken tek şey bu.
Ama mekân ve zamanla kayıtlı olan “mülk” âlemi yerine, zaman ve mekânı aşkın olan melekût âlemine yükselerek. Zira “Hak” için can vermeyi her şeyden çok isteyenlerimiz dahi “hak” uğruna yaşamayı beceremedikçe, “yaşatmanın en önemli görevimiz olduğu” idrakine varmadıkça, “hak âşıkları” bizler için sadece mazinin süsü olarak hatırlanacaklar.
“Ne zamana kadar gayret” diye sorarsanız da cevabım gayet açık olacak;
Yeryüzündeki en son aç doyuncaya, en son çıplak giyininceye, en son yoksul zenginle eşitleninceye; sevgi, barış, kardeşlik, merhamet ve en çok da adalet tüm dünyaya hâkim oluncaya kadar hiçbirimizin boş durmak gibi bir lüksü yok!
Kanımca o vakit uzanabilir ellerimiz yeryüzünün hakkını verdiğimiz için cömertlerin en cömerdine; kulaklarımızda ise Rahmani bir nefes;
“Ey mutmain olmuş nefis, gir cennetime” ( Fecr,27)
Müebbet Muhabbetle…
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu
Ahmet Eren KURT
Görülmeyen Bir Dağılma
Memiş OKUYUCU
Kapitalizmin Cinneti Sahillerimizi Vururken!
Ahmet DÜZGÜN
Artık seviye eğitim sistemi şart
Songül KARAMAN
ALLAH DER
Hüseyin KURT
Yaşar Doğu’dan Astorya’ya
Seyfettin BUDAK
Dağları Kurtaranlar, Evlerini Kaybedenler
Halil MERT
Tarihsel Gerçeklik: İran’da Türk Hâkimiyeti…
Adnan ÖZ
Samsunspor ve mircea lucescu’nun ardından!
Mehmet BOZKURT
Tarih Konuşuyor, Alınacak Dersler Var! - 1
Recep YAZGAN
Bugün öğretmenler eylemde mi tatilde mi!
Ravza ZEYBEK
Düştüğü Yerden Kalkacak Ümmet
Ömer Naci Yılmaz
Erbakan ve Teknoloji
Eyüphan KAYA
Veda Hutbesi insanlık için bir kurtuluş reçetesidir
Aydın BENLİ
Cengiz Zor “Aile Çökerse Devlet Ayakta Kalamaz” Diyor
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Eğitimde Yapay Zeka
Bülent ERTEKİN
Engel Bedenlerde Değil, Vicdanlarda Başlar!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
Hakikatı hatırlayış ve öze dönüş!
Ahmet SAĞLAM
Mümin mi, Müslüman mı!
Cevahir AYDIN
Hareketsizliğin Makyajı: Şikâyet
Nihat Güç
ABD-İsrail Ve İran Savaşı
Özlem Gürbüz
Helallik Meselesi
Özhan KIZILTAN
Athanor Mason Locası
Mesut CİHAT
İmamoğlu'nu Özel'e, Özel'i Belediyelerine Vursan
Hamdi TEMEL
Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi
Aydan KURT
ÇOK FAZLA ANLAM YÜKLEMEYİN...Part 3 (The End)
Fatih ORUÇ
Abd-Suriye Savaşı ve Rakka Katliamı
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 79
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Unutma Hakkını Kaybeden Toplum: Her Şeyi Hatırlayıp Hiçbir Şeyi Anlamayan İnsanlar
Mehmet Nuri BİNGÖL
Üstad Said Nursi Vefat Etti Ama Eserleri Asırları Parlatıyor
Fatma Saçak Akbulut
İLİŞKİ RUTİNİ
Levent ERTEKİN
Çimler üzerinde bir festival: tire’nin kazancı mı, kaybı mı?
Gülay ÇETKİN
Özgürlük Vaad Ediyoruz; Aslında Öyle Değil, Çok Kolay
Batuhan ŞUORUÇ
Daha Az Tanıdık Olana
İsa ÇOLAKER
Kitap Okurunun Hakları
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Hasan KARADEMİR
HALK (!) PARTİSİ
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Adnan İPEKDAL
Ne Vereyim Abime, Biraz Sokak Kültürü Alır mısınız?
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Servet ZEYREK
Dünden Bugüne Çarşamba'da Eğitim
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)