Müşriklerin hazırladıkları orduya karşılık savunma konumuna geçen Alemlere rahmet olan ve sahabe Bedir Kuyuları’nın etrafında karargâh kurmuşlar. Henüz otuzlu yaşlarda olan Hubab bin Munzir (ra.) adında bir sahabe Alemlere rahmet olanın çadırına izin isteyerek giriyor ve “bizi bu kuyuların etrafında toplayan emir vahye mi aittir, yoksa senin fikrin midir ey Allah’ın Resulü?” diye soruyor. “Benim fikrim” cevabını alınca da bu genç sahabe, karargâhın müşriklere en yakın kuyunun yanına kurulması gerektiğini ve diğer su kuyularının da kapatılması gerektiği fikrini savunuyor.
Yapılan istişarede bu genç sahabenin fikri, Alemlere rahmet olanın da hoşuna gidiyor ve karargâh en yakın kuyunun yanına kurularak diğer kuyular kapatılıyor ve Bedir zaferle sonuçlanıyor.
Nebevi ahlâkın en önemli nişanelerinden biri olan “istişare” ahlâkının güzel bir örneği olan bu yaşanmışlıkta dikkatinizi çekti mi bilmiyorum!
Ama Alemlere rahmet olan, “hooop, sen kimsin de bana gelmiş akıl veriyorsun? Ben Allah’tan vahiy alan bir peygamberim! Kararlarımı sana mı danışacağım? Siz kim benim verdiğim kararları tartışmak kim” demiyor!
Aksine ısrarla “ben de sizin gibi bir beşerim, hata yapabilirim!” imajını hep canlı tuttuğu için otuzlu yaşlarda bir sahabenin ortaya attığı fikre, ruhunun ve zihninin pencerelerini açık tutarak; yönetimin hükmetmek değil, istişare ahlakıyla en doğruya ulaşarak hizmet etmek olduğu fikrinin altını aldığı kararlarla imzalıyor.
Geçmişin, zamanımızın kalbine fısıldadığı bu yaşanmışlığı alıp günümüze kodlayalım;
Ülkenin her tarafı ama sabotaj, ama doğal sonuçlar, ama kasıt, ama ihmallerle cayır cayır yanıyor. Bir diğer cephede ciddi bir mülteci istilası altındayız. Başka bir cephede her gün şiddet haberleri, öfke ve nefretin sebep olduğu sahneler; gözümüze hatta benliğimize durup dinlenmek bilmeyen bir enformasyon sağanağı ile çarpıyor.
Sosyal medyada birbirini “öteki” ilan eden ve bu ötekileştirme üzerinden dudaklarının kenarından sızan kardeş kanlarını görmeksizin, kelimelerle katleden muazzam bir kalabalık harfleri kılıç kalkan kuşanmış birbirini haklamakla meşgul.
Tevazu peçeli kibrimiz, ihlas libaslı riyamız, zekâ kılıklı üçkâğıtçılığımız, uyanıklık suretli dalaveremiz; kulluğu ibadetten ibaret zannedişimizle kendimize, fikrimize, insanımıza, tarihimize, coğrafyamıza, değerlerimize ve en önemlisi de insan yanımıza düşman oluş serüvenimiz sarf edilen her kelime; öfke ve nefret kusan her hitapla daha da hızlanıyor.
Ancak sadece bu kadarla değil tablo.
Karanlık eller; toplumu ayrıştırmak, bölmek, gruplara ayırmak adına ekilen fitne tohumlarını fesad ağaçlarına dönüştürmek için tarih boyunca belki de görülmemiş bir mesai ile canla başla didiniyor. Onların bu canhıraş mesaileri yoğunlaştıkça da tarlalarımız nemli olduğu için ektikleri fitne tohumları anında birer fesat ağacına dönüşüyor ve biz yeşeren her fesat ağacı ile bizi insan kılan meziyetlerimizi de kaybediyoruz yavaş yavaş.
Lafın kısası, herkesin kötüsü “bir başkası” olduğu için, toplumsal olarak kolektif kibrimizin, kitlesel kayıtsızlığımızın, ölçüsüz tutumlarımızın, düşüncesiz kararlarımızın, salgın gibi yayılan narsizm ve bencilliğimizin, idrak yetimliğimiz ve tüketim hırsımızın bedeli zorlu bir süreçten geçiyoruz ve insan denen varlık tüm şefkat tokatlarına ve tüm ikazlara rağmen, “birbirine emanet edildiği” bir eko sistem içinde hem kendi varlığına hem de ona secde ettirilen kâinata edebiyatın kifayetsiz kaldığı bir ihanet içinde yaşam sürmeye devam ediyor.
Peki asıl sebep ne?
İnsanlığın kendini kemirme süreci olarak gördüğüm bu zaman diliminde sığındığımız uyuşmalardan, fanatiği haline geldiğimiz taraftarlıklarımızdan elimizi eteğimizi çekip, canımızı yakacak bir zihin ve kalp berraklığına kendimizi teslim edebilir miyiz veya bu derece zıvanasından çıkmış zihinler, yanaşır mı böyle ağır bir bedeli ödemeye bilmiyorum.
Ama bugünkü tablonun bence iki sebebi var;
İlki ve bence en önemlisi üzerimizden bir türlü çıkarıp atamadığımız “taraftarlık” gömleğimiz. İkincisi ise elindeki birkaç kırıntılık malumatla hemen her alanda devasa fikirler bina edebilen mütefekkirlerimiz(!).
Yazmıştım ve sanırım bu konuyu ısrarla yazmaya da işlemeye de devam edeceğim;
Arz ettiğim gibi ilk ve en önemli karın ağrımız, “taraftarlık!”
Hepimiz değilse bile toplumun azımsanmayacak kadar büyük bir kesimi sorunları başkası üretiyor, biz de o sorunların mağduruymuşuz gibi düşünüyor ve ona göre hareket ediyoruz.
Algılarımızın tahtına oturan medya krallığının sayesinde hangi fikir, ideoloji ve düşünceye sahip olursa olsun artık hemen her ferdimiz, bir ‘idrak yolları enfeksiyonu’ ile ufacık bir yanlışı eleştireni “hain”, bir tehlikeyi dillendireni “fetbaz”, kendisi gibi düşünmeyeni veya onun tekeline aldığını sandığı doğrularıyla hareket etmeyeni “işe yaramaz” addederek ötekileştiriyor. ‘Öteki’nin iyiliğini, kurtuluşunu kendisine benzemesi, onun istediği gibi fikretmesi şartına bağlayarak üstelik.
Hangi taraf, düşünce, fikir olursa olsun her taraf kendini en iyi, en doğru, en güzel ilan etmiş durumda ve bu yüzden “öteki” ilan ettikleri de hep hatalı, kusurlu,günahkâr,bilinçsiz, ahlâksız, cahil. Az buçuk görüp çok buçuk hükümler verilen bir toplumda da doğal olarak herkes bir başkasının sağırı, kendisine benzemeyenin körü.
“Taraf olma” duygusu bizi o kadar esir almış durumda ki, fiili değil faili merkeze alan bakışlarımıza sadece duyduklarımızı tercüman kılarak; ilkeler yerine ilişkileri önemseyerek, ne söylediğimizden ziyade neden söylediğimiz ve en önemlisi de hangi tarafa söylediğimiz odak noktası haline geldi.
Konu ne olursa olsun olan bitenin “duygu”su bizi tatmin ettiği için “bilgi”sini sorgulamıyoruz bile. Zira manayı ve hikmeti aramak yerine imajlarla yetinen, hipnotik sözcüklerle duygulanıp sloganik cümlelerle düşünen bir toplum haline geldik.
Bu yüzden de söz konusu bu mümbit coğrafya ve ortak yaşam alanlarımız olsa dahi, kurduğumuz duygusal, sosyo-ekonomik, ideolojik veya kimliksel ilişkilerimizden bağımsız bir şekilde doğruya doğru eğriye eğri diyemez hale geldik.
“Benden olan, benim gibi düşünen, istediğim gibi davranan kötü olsa bile iyidir; benden olmayan, benim gibi düşünmeyen, istediğim gibi davranmayan iyi olsa bile kötüdür” anlayışı üzerine bina ettiğimiz fikir dünyamız; bizden olan kötüleri bile bizden uzaklaştırırken, bizden olmayanları da bize iyice düşman edip hasım haline getirdi.
Ancak bu sadece bir kesim için değil, emin olun ki gördüğüm ve algıladığım kadarıyla her kesim için böyle. Görünen o ki olmaya da devam edecek.
Öyle olmasa kendimizi aynı coğrafyada yaşadığımız, aynı ortak paydalar etrafında buluştuğumuz, aynı acılarla hemdem olduğumuz, aynı sevinçle sürura erdiğimiz; hatta ezici bir çoğunlukla aynı Rabbe iman ettiğimiz, aynı kıbleye döndüğümüz, aynı manevi mirasa sahip olduğumuz halde, “öteki” bellediklerimizin aynasında aklamaya çalışır mıydık?
Sağ-sol, Türk-Kürt, dindar-laik; hatta bin küsur yıllık Alevi-Sünni, Ehl-i Sünnet-Şia sürtüşmesinin temel nedeni de; toplumdaki bütün zıtlaşmaların, inatlaşmaların, kavgaların, düşmanlıkların; kan, kin ve nefret olaylarının arkasında yatan tek kavram “taraftarlık” değil mi sizce de?
Bugün aynı cemaate, tarikata, fikriyata sahip olmayanların camileri bile farklı artık farkında mısınız? Bir toplum için bu kadar uç ve bu kadar keskin ayrışmalardan daha büyük bela, daha büyük musibet olur mu bilmiyorum!
Tarih ve güncel şahit ki; dinsel, mezhepsel, ırksal ve siyasal etiketlerimizden kurtulup “düz insan” olmaya çalışmadıkça; aynı gemide olduğumuzun farkına varıp kenetlenmedikçe, birbirimizi yiyip bitirdiğimiz bu anlamsız ve mantıksız zıtlaşmalardan, kavgalardan, düşmanlıklardan; kan, kin ve nefret ortamından kurtulmamız mümkün değildir!
İkinci sebep ise “liyakatsizlik!”
Bu üzerinde ciltler dolusu kitaplar yazılacak bir konu olsa da, ben “liyakat” konusunu gündemimize endekslemek adına sadece mevcut tablo ile sınırlı tutmaya çalışacağım.
Ülkemize ait resmi istatistikler irdelendiğinde bile, her bin kişiden sadece iki kişinin düzenli kitap okuduğu; okumayanların ise ya okuduğu üç beş kitabın önsözü, ya ordan burdan (ç)aldığı malumat kırıntıları ya da Google’dan apardıkları ile başımızdan aşağı bu kırıntıları bilgi diye boca ettiği bu çağda (hep arz ettiğim gibi) herkes herşeyi biliyor.
Zilletin tevazu, sünepeliğin ise tevekkül etiketi ile pazarlandığı, hemen herkesin hemen her şeyden şikayetçi olduğu, ama bu şikâyet furyasına rağmen kimsenin hiçbir şey yapmak için çaba göstermediği ve eskilerin “kanaat” olarak adlandırdıkları kavramın yerinde yeller estiği puslu bir çağın göğsünden süt emiyoruz hepimiz.
Bakın ekranlarımıza mesela; başta sağlık olmak üzere siyaset, eğitim, ekonomi, magazin, spor, alışveriş, deprem, sel, yangın, terör (sayın sayabildiğiniz kadar) konularında konuşanlar hep aynı kişiler hep aynı yüzler. Sanırsınız ki her birini ayrı ayrı kopyalayıp aynı anda farklı fakültelere ışınlayarak, tüm bilim- ilim- eğitim- sağlık- ekonomi- siyaset okullarından mezun ederek her konuda bilgi sahibi yapmışlar.
Sadece ekranlarda mı böyle bu durum? Hayır maalesef!
Ülkede az evvel andığım okuma oranına rağmen günde iki yüz civarında yeni kitap çıkıyor ve köşe yazarı sayımız milyonu katlamış durumda. Metin yazarlığı, içerik editörlüğü gibi henüz yeni yeni filizlenen alanları saymayacağım.
Böyle olunca da doğunca annesinin, okulda öğretmeninin, evlilikte eşinin, askerde (erkek ise) komutanının, işte patron veya amirinin susturduğu bir toplum konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor.
Alemlere rahmet olanın dahi kendisine inen ilk ilahi emri “bilmiyorum” şeklinde bir hitapla karşıladığı, eskilerin “bilmiyorum” erdemiyle tevazunun zirvesine ulaştığı bir manevi mirasın üzerinde tepinirken, bilgelik(!) taraftarlık gibi bir vebayla buluşunca ne olur bunu tahmin etmek zor değil.
Göremiyoruz ama yorulan umudumuzun fitilini ateşlediği öfkelerimiz, sırf bu aktarmaya çalıştıklarım yüzünden her an için uyanık. Ancak öfkeyle yaşamak, her güne nefretle, endişeyle, korkuyla uyanmak, içinde durmadan kötülük biriktirmek, herkesten önce kişinin kendi insanlığını çürütüyor, kendi hayatını herkesten önce kendisi için günden güne ağırlaşan bir yüke dönüştürüyor.
Çünkü öfke, endişe ve korkularımızın ateşli topları önce bizim içimizde patlıyor. Nefretlerimizin zehirli okları başkalarına ulaşmadan önce bizi zehirliyor. Kötülükler, dışa vurduğumuzdan çok daha fazla içimizde kökleşiyor. İçimizde kök salmasına izin verdiğimiz bütün bu kötülüklerle de hayatı ve bu hayatın bize sunduğu anlamı yavaş yavaş yok ediyoruz. Bu sayede de her geçen gün biraz daha kirleniyor, kararıyor, zehirleniyoruz.
Bakın mesela, artık sosyolojik röntgenimiz haline gelen sosyal medyaya;
Hayatı doğduğu günden, yaşadığı şehirden, bitirdiği okullardan, gittiği ülkelerden, okuduğu kitaplardan, izlediği filmlerden, kullandığı markalardan, takıldığı ortamlardan, bulunduğu mekânlardan, donattığı sofralardan, yaptığı paylaşımlardan, gülümsediği fotoğraflardan, süründüğü kokulardan, yakaladığı trendlerden, kendisini öznesi sandığı bilişiminden, iletişiminden, etkileşiminden, baktığı ekranlardan, dokunduğu tuşlardan, tıkladığı linklerden, yaptığı yatırımlardan, açtırdığı hesaplardan ibaret sanıyor artık insanlar.
Zihin dünyamızın barometresi olarak gördüğüm sosyal medya hesaplarından (başta kendi nefsim) neredeyse hepimiz “insanın pek kendinde olmadığının” farkındalığıyla olsa gerek, sürekli insanı kendine çağıran laflar ediyoruz, ama nafile. Nafile çünkü; bu çağrılar, bu çağrıları yapanlar da dahil olmak kendine dönmek üzere herhangi bir şey yapmıyor.
Çünkü sözler samimiyet barındırmıyor. Samimiyet barındıran sözler de bunca hengâme içinde kaybolup gidiyor. Bu sebeple de kendinde olmama hali da giderek yerleşip “normal” görülmeye başlanıyor. Zira biz kabul etmesek de kendimize dönme ihtimallerine dair o hoş tekerlemeleri, kendinde olmadan yaşama suçunu aklamak için birer imkân olarak kullanıyoruz.
Peki bu işi nasıl başaracağız derseniz?
Öncelikle “dönüşümün” kendimizden başlaması gerektiği gerçeği ile yüzleşmek zorundayız. Çünkü, âlemlere rahmet olanın hayatına baktığınızda yaklaşık beş yıl süren “Hira Okulu” bu değişimin bireyden başlaması gerektiğinin en önemli işaretlerinden biridir.
“Nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez” gerçeğini benliğimize fısıldayan bu okul; hakikate talip olan, bilgeliğe erişerek sevgiyi, merhameti, adaleti yaymak isteyen ve bu sayede de toplumun ıslahına çalışan kişiyi özüyle buluşturduğu gibi aynı zamanda mekânsal olarak bir “mağara” olduğu için hayat standartlarındaki en alt seviyeyi gösteriyor.
Yani bu okulun ilk şartı, “fedakârlık”.
Öyle ya, fedakârlık olmadan hiçbir dava yürümez, yürütülemez. Ama bu fedakârlık, okuyarak ve dinleyerek değil ancak yaşamakla, yaşatmakla öğrenilir ki, bu durumda yaşayan modeller çok önemlidir.
Konuyu fazla uzatmamak adına “fedakârlık” konusuna burda girmek istemesem de kısaca diyebilirim ki, bugünkü İslam dünyasının en büyük çıkmazı öndeki zatların sorunlu olmasıdır!
Zira âlemlere rahmet olanın kanaat, şükür, tevazu dolu ve “hiçlik” üzerine bina edilmiş yaşamına rağmen; bu değerleri anlatan, O’nun kürsüsünden, O’nun hırkasıyla bağıran ama bir eli yağda bir eli balda olan lider ve hocalardan fedakârlık değil ancak sefahat öğrenilebilinir!
Çünkü kendinden başlamak adına “Hira Okulu”na adım atan birey; dünya adına tüm beklenti, istek ve taleplerini o “mağara”nın kapısında bırakacak ve böylelikle de bu standarda alışan bir birey olarak hayatta karşısına çıkan hiçbir engele karşı yılgınlık göstermeyecek, şikayet yerine şükür makamında olacak; okuma ve anlamalarından elde ettiği bilgiyi “hâliyle” “yaşa”maya başlayacağı için yaşadığı çağa (çevresinden başlayarak) “taşı”maya da adım atmış olacaktır.
Rabbim her birimize “özünden” okumayı, bu “özü” anlamayı ve yaşamayı; dilimizden ziyade “hâlimizle” taşımayı ve sorunlarımızı “ortak akıl” ile, “istişare ahlakı” ile çözebilmeyi nasip etsin!
Songül KARAMAN
Vuslat Kapısı
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Matematik Eğitiminin Önemi
Bülent ERTEKİN
EŞKİYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Hamdi TEMEL
Acı Yakıyor Ama Mutlu Ediyor: Acı Biberin Şaşırtıcı Gücü
Recep YAZGAN
Beyaz leke gösterir…
Hasan KARADEMİR
HALK (!) PARTİSİ
Mehmet BOZKURT
Dünya bir utancı konuşuyor!
Özlem Gürbüz
Bilimin Sınırlarında Dolaşmak
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SUS GÖNLÜM!
Gülay ÇETKİN
Denizli milli eğitimde usulsüz lojman mı tahsis edildi?
Adnan ÖZ
Şimdi Sıra Trabzonspor Maçında!
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Kaldığımız Yerden mi, Kandırıldığımız Yerden mi Devam Edeceğiz?
Ahmet DÜZGÜN
Bir Oy Vermenin Değeri
Fatih ORUÇ
Amerika’nın Hiroşima ve Nagasaki Katliamları
Aydın BENLİ
Son Kale Haymana ve Memleket Onuru- Recep Tümtürk
Ahmet SAĞLAM
İNANMAK
Halil MERT
Bu Coğrafya Bizimdir
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Nihat Güç
Bir Ve Beraber Hareket Etmek Zorundayız!
Önder GÜZELARSLAN
Gaziantep’te Bir Dulkadiroğlu Eseri: Alaüddevle Camisi
Seyfettin BUDAK
Uyanış ve Sürüden Ayrılan Penguen: Yaşamak mı, Sürüklenmek mi?
Adnan İPEKDAL
Ne Vereyim Abime, Biraz Sokak Kültürü Alır mısınız?
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Ravza ZEYBEK
İlim Neyi Bilmektir?
Servet ZEYREK
Dünden Bugüne Çarşamba'da Eğitim
Özhan KIZILTAN
İyi Polis ve Kötü Polisten Sonra Mason Polis Tartışması
Aydan KURT
Yorulmuyor musun?
Mehmet Nuri BİNGÖL
Sahtelerin Tasallutu
Eyüphan KAYA
İnsanlık Alemi Veda Hutbesini Arıyor
Fatma Saçak Akbulut
SEVGİ DİLİ
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Cevahir AYDIN
El alem Jürisinin Sahte Kürsüsü
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Ahmet Eren KURT
Sessizlik Bazen Bir Tercih Değil, Son Çaredir
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Hüseyin KURT
Telekonferansın Ardındaki Gerçek: Büyük Kürdistan’ın Güncel Senaryosu
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Mesut CİHAT
Allah'ın Zatı ve Subuti Sıfatları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Batuhan ŞUORUÇ
Şıracılar
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
İsa ÇOLAKER
Aşık Veysel Şiirinin Renkleri
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Memiş OKUYUCU
Zübeyir Yetik’in Ardından…
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Cahit KURBANOĞLU
Nefis nedir ve ne istiyor?
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Levent ERTEKİN
Fakir Halkın Bağışladığı 350 Uçak
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)