Bir gün birbirini hiç tanımayan ama mecburen bir arada olmaları gereken altı insanın yolu bir yerde kesişti ve hep birlikte uzun ama tehlikeli bir yolculuğa çıktılar.
Ayazın iliklerini dondurduğu bu yolculuk sırasında hava kararmak üzereyken bindikleri araç arızalandı ve kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde yolda kaldılar.
Kısa sürede etraftan topladıkları çalı çırpı ile büyük bir ateş yakıp etrafında halkalanarak ısınmaya ve gecenin karanlığını dağıtmaya çalıştılar ama bir süre sonra yanan ateş sönmeye, yüzlerindeki sıcaklık hızla azalmaya başladı ve alevler cılız hale geldikçe de karanlık derinleşti. Derinleşen karanlıkla yalnızlıkları arttı ve soğuğu iliklerine kadar hissetmeye başladılar.
Ya ateşe odun atacak ya da oracıkta donup öleceklerdi.
Ateşi devam ettirmek ve bu sayede hem soğuktan hem de karanlıktan korunmak zorundalardı. Her birinin elinde birer odun vardı ama kimse elindeki odun parçasını sönmek üzere olan bu ateşe atmaya yanaşmıyordu.
Halkanın en başında oturmakta olan kadın, ateşin etrafındaki adamlardan biri zenci olduğu için elindeki odunu arkasına saklamıştı; çünkü bir zenci için feda edecek bir şeyi yoktu.
Kadının hemen yanında oturan diğer adam tek tek herkesin yüzünü alevin cılız aydınlığında inceledi. Altı yol arkadaşının içinde kendi milletinden kimse yoktu ve elindeki odunu ateşe atarsa odun sadece kendisini değil “kendinden olmayanları” da ısıtacaktı. Bu yüzden “onları da ısıtmaktansa soğukta kalmaya razıyım” fikriyle elindeki odunu daha bir sıkı tutmaya başladı.
Hemen onun yanında oturan ve hayatı boyunca bir eli yağda bir eli balda yaşayan zengin adam "sıradan" insanların arasına sığınmak zorunda oluşuna lanetler okumakla meşguldu. Sahip olduğu onca serveti, malı, mülkü, zenginliği zaten “kimseyle paylaşmadığı için” elde etmemiş miydi? Soğukta dahi kalsa elindeki tek serveti olan odunu bu “miskin” insanlar için ateşe atamazdı.
Bu zengin adamın yanında oturan diğer adam oldukça yoksuldu ve üstelik üzerindeki tek ceketini bir hırsıza kaptırmıştı. İnsanların emeğini sömürüp semiren ve haklarını gaspeden zengin adamı iyice süzdü. Zihni böylesine bencil bir adamı ısıtmaktansa soğuktan ölmeye razı olması gerektiğini fısıldıyordu.
Yoksul adamın yanında oturan zenci adam ise “beyazlara” karşı nefret dolu idi, çünkü hayatı boyunca bu beyazlar ona ve arkadaşlarına eziyetler etmişlerdi. Belki şu an bile “zenci” olduğu için ona yeniden saldırabilirlerdi ve elindeki odun kendini onlara karşı korumak için tek silahtı. Onu ateşe atarsa “beyazlara” karşı “savunmasız” kalacaktı. Bu yüzden soğuktan ölse dahi elindeki bu tek silahını ateşe atamaz ve kendini bildiği günden bu yana ona ve arkadaşlarına türlü işkenceler eden bu insanları ısıtamazdı.
Halkanın en sonundaki genç adam ise bugüne kadar hiç kimseye hiçbir şeyi karşılıksız vermemişti. Anne ve babası ona ancak “aldığı zaman verebileceği”ni öğretmişti. Elindeki tek serveti olan odunu ateşe atarsa hem servetinden olacak hem de onunla birlikte ısınacak diğer beş kişi ona hiçbir şey vermeyecekti. Bu yüzden o da elindeki odunu ateşe atmaktan vazgeçti.
Ertesi gün küllenmiş bir ateşin etrafında donarak ölmüş altı insan cesedi bulundu ve her birinin donmuş ellerinde ateşe atıp ısınmak yerine sıkı sıkıya tuttukları altı tane odun vardı.
Soğuktan donmuş ellerini bir başkası için vermeye yanaşmayan bencillikleri tutmuştu. Sadece elleri değil aynı zamanda yürekleri de donmuştu her birinin, zira içlerine "senden eksilen aslında sana kalır!" gerçeğinin sımsıcak güneşi hiç doğmamıştı. Gözleri de bencilliğinin ayazından nasiplenmiş, çünkü kendilerinden başkasını görmeyi hiç öğrenmemişlerdi. Kabuğunu kıramayan "ben"likleri "infak" meyvesine durmadan içine kapanıvermiş, çürümüştü.
Tutulan raporlarda hepsinin “soğuktan donarak” öldükleri yazılı idi ama ellerini vermekten geri tutan cimriliğin daha soğuk olduğu kayıtlara geçmemişti. İnsanı büyüklenmenin vadilerine savuran aldırışsızlığın daha karanlık olduğunu o raporlara yazmak kimsenin aklına gelmemişti. "Ben!" dedirten bencilliğin giderek yuvarlanan çığının en amansız ayaz olduğunu da kimse yazmamıştı. Başkalarını görmekten alıkoyan körlüğün en soğuk karanlıkları emzirdirdiğini; onları öldürenin dışarıdaki soğuğun değil, içlerindeki soğukluk olduğunu ise kimse anlamamıştı.
Nerden okuduğumu tam olarak anımsamadığım (ve bazı kısımlarını yazımın amacına uyarladığım) bu yaşanmışlığı her anımsadığımda aslında ne kadar muhteşem bir manevi zenginliğe sahip olduğumuzu anımsıyor beynim;
Zira “vermeyene vereceksin!” diyerek bu soğuğun ayazına güneş gibi doğup buzları hepsini eriten sımsıcak kelimeleri fısıldıyor bu zenginlik.
Yetmiyor, “gelmeyene gideceksin!” diyerek karanlıkları dağıtan heceleri fısıldıyor; “kötülük edene iyilik edeceksin!” diyerek de “ben”cilliğin katı duvarlarını yıkan balyozlarını indiriyor insan kalabilenin yüreğine.
Beynim ise bu zenginliğe rağmen “neden bu haldeyiz?” sorusuna cevap bulmak için üşüten bir yolculuğa çıkıyor çağımızın zemheri karanlığında;
1900 lü yıllarda yaşamış Alman sosyolog Georg Simmel “Rüzgar altındaki ağaç, rüzgar dindikten sonra gövdesiyle eski duruş şekline döner” diyor ve; “fakat bu ağaç aynı yönde sürekli esen rüzgara maruz kaldığında en nihayetinde bu yönde eğilir ve daha sonra eğildiği yönde büyümeye devam eder. Toplumsal ilişkiler de insan iradesini, insan bu ilişkilere uyum gösterinceye ve ilişkilerin zorladığı şeyleri önce gereklilik ve daha sonra kendi içinde kendisinden ayrılmaz bir irade olarak hissedinceye kadar kendi yönlerine eğip bükerler” sözleriyle bu tespitini tamamlıyor.
Bize çok hızlı görünen ancak yaklaşık yarım asırdır aslında devam eden haz, hız ve ayartıcı güçlerden beslenen popülist ve nihilist kültür rüzgârının etkisiyle de eğildiği yönde (yazık ki farkında bile olmadan) büyümeye devam eden günümüz insanının yapısı bundan daha enfes bir şekilde tabir edilemezdi sanırım.
Öyle ya herkese imajlar, kalıplar, ezberler üzerinden baktığımız, bilgiden ziyade duygu ile hareket ettiğimiz, herkese dair fikirlerimizi sekiz on farklı karakter şablonuyla ifade ettiğimiz günümüzde, birbirimizi gerçekte göremediğimiz için; neredeyse birbirini hiç tanımayan, tanımaya imkân bulamadığı gibi buna ihtiyaç da hissetmeyen garip bir toplum haline geliyoruz yavaş yavaş.
Bu yüzden olsa gerek ki kimse artık kimseyi anlamadığı gibi anlamaya da yanaşmıyor. Birbirimize karşı olan ilgisizliğimizin sonucu olan bir birikimle her günün içini tıka basa dolduracak bir sürü meşguliyete sahibiz ama artık bize ait “yaşanacak bir hayatımız yok” maalesef, zira yönümüzü biz değil esen rüzgâr(lar) belirliyor.
Esen rüzgâr(lar)ın yönü ve şiddetince yaşadığımız bu savrulma haliyle alışveriş yapmak, yeni bir şeyler almak, herkesin sahip olduklarına sahip olmak, popüler şeylerden haberdar olmak, günün trendlerini takip etmek, ekran başlarına çivilenmek, dokunmatik olan her şeye yüzlerce kere dokunmak ama aslında gerçek olan hiçbir şeye dokunamamaktan ibaret gördüğümüz; herşeyi “harcamak” üzerine bina ettiğimiz ve en nihayetinde de bize “yaşayalım” ve yaşadığımız dünyayı en yakın çevremizden başlayarak “cennete çevirelim” diye emanet edilen hayatımızı bozuk para gibi harcadığımız bir yaşam tarzımız var çünkü artık.
Üstelik tüm bunları (histerik bir şekilde) eşimiz dostumuz başta olmak üzere en yakın çevremizden başlayarak bütün dünyaya gösterebilmek, üstümüze takıp takıştırıp sergilemek, insanlığımızın orasına burasına iliştirip kişisel vitrinimize koyabilmek için bilerek,isteyerek, farkındalıkla yapıyoruz.
Kendi bedenimizden daha iyi bir beden, o bedeni örten elbisemizden daha çarpıcı bir elbise, kendi yüzümüzden daha güzel bir yüz, kendi yaşantımızdan daha şaşaalı bir yaşantı arayışı içinde olduğumuz için de, içinde dönüp durduğumuz ve bizi kan ter içinde bırakan bütün bu ‘parlak’ performansların boşa kürek çekmekten başka bir şey olmadığı düşüncesi içinizi kemirmiyor artık.
Aldığımız ve sahip olduğumuz her “yeni” ile varolanı “eskittiğimizin” farkında dahi olmadan, hep “yeni” nin peşinde koşan benliğimiz ile kendi kendimizi kemirdiğimizi unutmuş bir halde; kendi gölgemize yetişmek uğruna hakikatten her geçen gün biraz daha uzaklaşmamızın acıklı hikayesi bu maalesef.
Modernliğe atılan ilk adımla beraber başlayan bu hikâyede sahip olduğumuz “eski”, bize asli hakikatimizi hatırlatıyor olmasına rağmen; “yeni” olanı kutsamak adına gözden düşürmeyi kabullendiğimiz “eski”mizin değeri azaldıkça bizi toprağımızla irtibatlı kılan köklerimizle de bağımız koptu ve bu kopuş hayatımıza kattığımız her “yeni” ile birlikte hızına hız katıyor.
Hayatın anlamını sunan ve bu anlamı ötelere taşıyarak ebedi huzuru vadeden o kökler yerinde duruyor ama biz onları göremez, bilemez ve yazık ki umursa(ya)maz haldeyiz artık. Zira modların davranışın yerine geçtiği, kodların standart karaktere dönüştüğü bu zaman diliminde kendini bulması gerekirken kendinden kaçan, kendi gerçekliğine ısrarla gözlerini kapatan, duygusal cetvelinin milimetrik ayrımlarını dahi silmek için çabalayan ve koskoca güneş dururken cılız ışıklarla ömrünü aydınlatma gayretindeki günümüz insanı, herşeyi anlayan ama o herşeyin kendisiyle bağını kuramayan şaşkın bir ruh hali içinde vadedilenin değil, “peşin” olanın derdiyle kıvranıyor.
Hayatın çılgın akışkanlığı yavaşlayıp kendimizle baş başa kaldığımız, yorgun argın kendi zihinlerimize döndüğümüz gecenin ilerleyen saatlerinde; yani her şey o korkunç hızını kaybettiğinde, döngü az da olsa yavaşladığında yakalıyoruz bu farkındalığı.
Tam da bu vakitlerde oluşan sessizliğin iç kulağımızı zorlayan uğultusunda hayat bulan bir boşluk yakalıyor bizi.
Donup kalan insanlığımızla sarsıcı biçimde yüz yüze gelme fırsatı yakalıyor; kendi hayat hikayemizi özetinden nasıl hızlıca okumaya çalıştığımızın, bu özetin öznesi olmak için kendimizi nasıl “görünür” kılmak için paraladığımızın, kişisel tarihimizden toplayarak gelirken sırtımıza aldığımız yüklerimizden kurtulma isteğimizin, sahip olduğumuz her “yeni” ile aslında çoğalmak yerine ne kadar azaldığımızın ve en önemlisi de hayatı gerçekten yaşamak yerine “hovardaca” nasıl harcadığımızın acısını hissediyoruz en derinlerimizde.
Ruhumuz bu boşlukta kulaç atarken gözlerimiz uykunun mahmurluğuna yenik düşüyor ama hayatın eskimeyen, gerçek anlamını fısıldayan ve üstünden ne kadar hoyratça geçilirse geçilsin izleri tamamen silinemeyen bu farkındalığını daha az unutalım, daha sık hatırlayalım istiyoruz içten içe.
Zihnimizin koridorlarında herkesin birbirini ittiği, birbirinden kuşkulandığı, bazen küçük sebeplerle bazen sebepsizce nefret ettiği bu paslı zaman diliminde sıkışan yüreğimizin katıksız, beklentisiz ve çıkarsız bir sevgiye ne kadar ihtiyacını olduğunu farkediyoruz o an.
Uykumuzu kaçıran bu ihtiyaçla yatağımızda doğruluyor; zihnimizin yanyana getirdiği kelimelerin ruhunu nasıl kaybettiğimizi, anlam derinliklerini nasıl yitirdiğimizi, aciz halimizle bize bahşedilen bu yaşam sürecinde başarabildiğimiz tek şeyin “hatırlamak” olduğunu içimiz ezilerek farkediyoruz.
Yürüdüğümüz yolun yanlışlığını, hovardaca harcayarak boşa sarf ettiğimiz zamanın kıymetini o anlarda çok yoğun bir duyguyla hissediyoruz ama geriye doğru yürüyerek kendi özümüze, tabiatımıza, insanlığımıza geri dönemiyoruz. Çünkü bu kez üzerimizdeki iğreti elbiseleri tek tek çıkarıp atarak adeta bir firari gibi kaçıp sığındığımız uyuşmalardan elimizi eteğimizi çekip, canımızı yakacak bir zihin ve kalp berraklığına kendimizi teslim edebilecek gücü kendimizde bulamıyor; zıvanadan çıkmış zihnimizin böylesi ağır bir bedel ödemeye razı olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz.
Bütünlüğümüzle, aslımızla, esasımızla aramıza giren; adımlarımızın cesaretini kıran bu “kişisel vitrin” “elalem ne der” putuna tazim ediyor çünkü.
Bu tazim kısıtlanan ama kontrolden çıkmaya her zaman müsait arzularımızla bir dünya inşa ediyor bize ama bu dünya “biz”den çok uzakta. Biz ise nefsimizi okşayan cazibesiyle hayalimizdeki bu ruhsuz dünyaya ulaşmak için yıllar var yollardayız. Bu yoldaki tek yoldaşımız “sahip olma” arzumuz ama kendimizi o kadar kaptırmış durumdayız ki sahip olmak için çırpındıkça bizi insan kılan meziyetlerimizi de yavaş yavaş kaybettiğimizin farkında bile değiliz.
Günün sonunda, kendimizle başbaşa kaldığımızda bu yitiklerimizin farkına varıyor, hatta çoğu kez yoğun bir arzu ile geri dönmeyi istiyor olsak bile ışıyan her günle bu arzumuz ölüyor ve biz yolunu kaybedip şarkısından uzağa düşen bir nota gibi ordan oraya savruluyoruz.
Her şeyi bu kadar konuşup tüketmişken ve hiç kimsenin bir şeyleri konuşmaya yeniden başlamaya, yeniden düşünmeye, fikirlerin ve duyguların sıfır noktasına geri dönmeye tahammülü yokken bunca yanlışı nasıl doğruya taşıyacağız bilmiyorum ama suyu çoktan kesilmiş; anlamları yakıp kavuran, geriye meselenin sadece hararetini bırakan bu kara değirmende öğütülenin hayat(lar)ımız olduğunu biliyorum.
Farkında olabilme duasıyla.
Seyfettin BUDAK
İç Pusulan Bozulduğunda Hayat Kime Ait Olur?
Adnan ÖZ
Kupada iki de iki yaptık!
Önder GÜZELARSLAN
Muğla Şehit Ziya İlhan Dağdaş Mesleki Ve Teknik Anadolu Lisesi
Aydan KURT
Yorulmuyor musun?
Mehmet Nuri BİNGÖL
Sahtelerin Tasallutu
Halil MERT
İki Farklı Kader, İki Farklı Devlet Aklı
Fatih ORUÇ
Abd-Cıa ve Darbeler
Eyüphan KAYA
İnsanlık Alemi Veda Hutbesini Arıyor
Erol AYDIN
İnsan Olmanın En Ağır Yükü
Nihat Güç
İyi İnsan, Kötü İnsan
Gülay ÇETKİN
Denizlide okullar kaosa mı sürükleniyor?
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
21. Yüzyılın Öğrenci Profili: Alfa Kuşağı
Fatma Saçak Akbulut
SEVGİ DİLİ
Aydın BENLİ
MİLLİ DUYGULAR ÖLDÜRÜLÜRSE NE OLUR?
Mehmet BOZKURT
Suçlu Kim? Müslümanlar mı?
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Hamdi TEMEL
Limon Tuzu: Masum Bir Ekşilik mi, Bilinmesi Gereken Bir Kimya mı?
Ravza ZEYBEK
Bizim çocukları ateşe atan kim?
Songül KARAMAN
YA RAB
Ahmet SAĞLAM
Kaçınılması Gerekenler
Cevahir AYDIN
El alem Jürisinin Sahte Kürsüsü
Özlem Gürbüz
Geçmişten Ders, Geleceğe Umut
Recep YAZGAN
Beyaz leke gösterir…
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Adnan İPEKDAL
Dijital İçerik Üretme Seferberliği
Bülent ERTEKİN
Bayraklı’daki Söyleşi Üzerinden Ciddi İddialar
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Ahmet DÜZGÜN
Kimse mucize beklemesin
Vehbi KARA
Kocatepe Olayı
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Sevgi Mi Bağ, Yoksa Görünmez Bir Kafes Mi!
Ahmet Eren KURT
Sessizlik Bazen Bir Tercih Değil, Son Çaredir
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Servet ZEYREK
Yedinci Oğul Nerede?
Hüseyin KURT
Telekonferansın Ardındaki Gerçek: Büyük Kürdistan’ın Güncel Senaryosu
Hasan KARADEMİR
Giriş: Foucault'nun Eleştirel Soykütüğünün Temelleri
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı iken oruç tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (1)
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Mesut CİHAT
Allah'ın Zatı ve Subuti Sıfatları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Batuhan ŞUORUÇ
Şıracılar
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
Mahremiyet, insanın özgür iradesiyle var oluşu!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
İsa ÇOLAKER
Aşık Veysel Şiirinin Renkleri
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Özhan KIZILTAN
Duvarların Ardında Filizlenen Hayat
Memiş OKUYUCU
Zübeyir Yetik’in Ardından…
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Cahit KURBANOĞLU
Nefis nedir ve ne istiyor?
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Levent ERTEKİN
Fakir Halkın Bağışladığı 350 Uçak
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)