Tarih ve güncel şahittir ki artık her kesime, her gruba, her düşünceye ve dahi her kuruma kene gibi yapışmış ahlaki zaaflarımız toplumu çürütüyor. Çünkü bu zaaflar gücü,parayı ve otoriteyi pompalıyarak hakkın gücünü değil, gücün hakkını önceliyor. Ama bu imitasyon güç sevdası ile semiren zihinler, sadece geçici dünya nimetini ve bu nimetlerin vazettiği malı,mülkü,parayı,makamı, şöhreti canına yük etmiyor; aynı zamanda bu toplumu bin küsur yıldır ayakta tutan; vazgeçilemez ve taviz verilemez ahlaki değerlerini de zehirleyerek geleceğin teminatı ve asıl sahibi olan gençlerimizin de “rol- model” hakkını da gaspediyor.
İşin, gençlik kısmındaki yansıması çok derin ve uzun bir konu olduğu için başka bir yazıya diyerek “neyi, nasıl zehirliyoruz” sorusuna cevap aramak istiyorum bu yazımda;
Hepimizin kabul edeceği gibi yaşadığımız çağa uyum olarak nitelendirdiğimiz medeniyet dediğimiz kavram, merkezine insan ve kainatı alan kozmoloji düşüncesine dayanır. Bu kozmolojik tasavvurun merkezine köklerinizden gelen ve sizi besleyerek geleceğe taşıyan kültürünüzü, inancınızı, değerlerinizi, manevi dinamiklerinizi entegre edemezseniz, seküler (sadece dünya hayatına odaklı) bir anlayışa sahip olur ve ait olduğunuz dinamiklerinizin yaşam konforunuza fısıldadığı paylaşım, kardeşlik, birlik ruhunu yitirir; modernite hapishanesinin tutsağı olursunuz ki bu tutsaklık sayesinde de gözünüz, kendinizden başka hiçbir şeyi görmez.
Toplumun büyük kesimi tarafından eş anlamlı olduğuna inanılan ama içerdiği anlam itibariyle birbirinden farklı olan medeniyet ve uygarlık kavramları tam da burada devreye girer. Zira medeniyet, dikey eksende (Medine gibi bir çöl şehrinden inşa edilen bilincin yansımasında da gördüğümüz üzere) manevi bir bilinci bir inşa ederken; uygarlık yatay eksende maddesel bilinci yani dünyevi kavramları işaret eder.
Ancak dikey tasavvurun yani medeniyet inşasının en tehlikeli tarafı -tarihte de sıkça görüldüğü üzere- dinsel terminolojiyi kullanarak Allah’ın temsilciliğine soyunan ve onun insanlığa gönderdiği vahyi kendi tekeline alan kabile mantığıyla hareket eden sultanlıklara dönüşme riskidir ki bunu İslam tarihinde Kerbela ile noktalanan süreçte çok bariz okuyabiliyoruz.
Çünkü kutsallık atfedilen kavramlar ile putperestlik kavramı arasındaki ayrım; o kadar ince bir çizgide seyreder ki bu ölçünün ucu kaçtığında adalet, iyilik, paylaşım, doğruluk, merhamet için gelmiş vahyin soluğu, Allah’ın gölgesi sıfatıyla dolaşan zorbaların menfaatleri için bir araç haline gelir.
Yatay tasavvur dediğimiz uygarlıkta ise; Allah,din,ibadet gibi kavramlar ya da bu kavramların işaret ettiği değerler ya dışlanmış ve dünya düşüncesi hakim olmuş; ya da paranteze alınarak soyut bir kavram olarak, mistik bir anlayışla insanlara sunulmuştur. Yani realitede bir izdüşüm, hayatın akışında bir varlık göremezsiniz.
Bu tasavvur sadece somut olan, elle tutulup gözle görülebilen maddi anlamda ilerlemenin sembolü haline geleceği için insan denen varlık bu sayede fıtratından, bu fıtrata kodlanan sevgi,merhamet, paylaşım ve adalet kavramlarından hızla uzaklaşarak kökleriyle bağını koparır.
Böyle bir anlayışta hemen tüm kutsallar; mistik kavramlara havale edilmiş, keramet ve insanüstü olarak nitelendirebileceğimiz olaylar gerçeklerin önüne geçmiş; rivayetler riayetlerin önün tıkamış; kutsallık gömleği giydirilen tüm kavramlar hayatın içinden alınarak belli zaman dilimlerine ve bonusu bol vakitlere havale edilmiş; hayatın içinde akması gereken ve topluma hayat vermesi gereken değerler ise bireysel konfor alanına indirgenmiştir.
İnsanı herşeyin merkezine alan ve ilahlaştıran paganizm; işte sözünü ettiğim bu tasavvurun çocuğudur. Deizm denen saçmalık bu algının baharı, ateizm yaz mevsimi, hiçcilik olarak anlatılan nihilizm ise bu algının sonbaharıdır.
Tüm bunlarla atılan tohumlar, toplumun hemen her kesiminde baş döndürücü bir hızla “ben” merkezi etrafında dönen ve yaşamı kendi Kabe’sini tavaf etmekten ibaret gören narsist kimliklerin inşasını sağlamaktadır. Zira atılan bu tohumlar sayesinde insan denen kavram artık fıtri ve ulvi melekelerinden yeterince uzaklaşmış ve gönderiliş gayesini ziyadesiyle unutmuş durumdadır.
Gerçeklik kavramını sadece bu dünyaya indirgeyen bu anlayış, önce kültür emperyalizmi sayesinde asimile ederek toplumları kültürlerinden uzaklaştırır sonra elimine ederek kainatta kutsallar da dahil ne varsa kendisi dışındaki tüm olguları kendi kontrolüne alarak sömürge olarak kullanır.
İşte bu yüzdendir ki hemen herşey bugün yoğun bir sis maskesi arkasında saklanıyor ve bizler sadece izin verildiği kadarını görebiliyoruz.
Oysa ki kelimelerin gücünü kullanan ve bizim ait olduğumuz iddiası ile kıvrandığımız, ancak neredeyse son 400 yıldır bu ruhu yaşamak yerine dillendirdiğimiz vahiy medeniyeti; hem yatay hem de dikey boyutta bir gelişmeyi içerir ki ecdadımızın bin yıl boyunca dünyaya hükmetmesinin altında yatan asıl sebep de budur. Çünkü hem yatay hem de dikey boyutta bir gelişme, dünyayla birlikte ahiret inancını da işler ve karşınıza teşekkürü kuldan beklemek yerine takdir görecekleri o muhteşem günün temsilcileri çıkar.
Bu sayede adım adım koşulsuz bir sevgi, katıksız bir merhamet ve amasız bir adaletle ilahi kodlamada “darüs-selam” diye tabir edilen bu dünya cenneti inşa edilir. Ama bu dünyada dil, din, ırk, renk, cinsiyet ayrımı yoktur ve cennet denen şey koşulsuz sevginin bir ödülü olarak ötekiye rağmen değil, öteki ile birlikte inşa edilir.
Aslında pek çoğumuzun bildiği ama belki de zihinsel konforunu bozmamak adına ötelediği bu açıklamalar ışığında günümüz dünyasına bakarak iman iddiasındaki bizlerin varlık imtihanını nasıl kaybettiğini; dikey ve yatay boyutta bir gelişmenin takipçisi olup hem dünyayı hem ukbayı inşa etmek yerine sadece dikey inşanın peşine düşerek yatay inşayı nasıl ihmal ettiğimizi ve sorumluluklarımızın ihmali sahiplik iddiamızın bizi hangi mecralara sürüklediğini hep beraber irdeleyelim;
Teknolojinin sınır tanımaz “yükselişi” ve önlenemez “tüketim maddesi” olarak kullanılmaya başlanması ile birlikte meydana gelen bir yarış ve koşturma bireylerin bilgiye çok kolay ulaşmasını sağlayacak imkânlar oluşturdu ve otuzbeş yaş üstü bireylerin tozlu kütüphane raflarında karıştırdıkları kalın kitapların içinde aradığı bilgi, “diploma mühründen kurtulup” serbest dolaşım hakkını elde etti.
Ancak geçmişte elde ettiği bilgiyle sevgiye, merhamete, adalete ulaşarak yaşadığı çevreyi gücü yettiğinde güzelleştirmeye çalışan insan türü için bu kolaylığın yaşam kalitesini daha çok artırması beklenirken tam tersi oldu. Çünkü yukarda sözünü ettiğim pagan anlayış, bunları ötelemeyi emrediyor, insana “benlik” çukurundan mutluluk fısıldıyordu.
Bu fısltıya kulak kabartan ve sosyo ekonomik bir ayrım olmadan hayatın her safhasında bilgiye ulaşan insanlık, şuuru boşaltılmış sürüler haline getirildi ve artık her yeni başlayan günle kendilerini nereye götürdüğünü bilmedikleri bir zaman tüneline direnmeden ve zerrece sorgulama ihtiyacı hissetmeden üstelik büyük bir heyecanla girmeye başladılar.
Düşünme ve hissetme melekelerini teslim etmekle başlayan bu yolculuk; dağınık ama birlikte olabilme özlemi ile dolu toplum kültürüne sahip olan insanı, yine birlik içinde ama bu kez “birbirinden ayrı” bir toplum kültürüne taşıdı.
Ama suda pişen kurbağa misali bu taşınmanın farkında bile olmayan insan, eskiden ulaşamadığı ve “çok kıymetli” olan bilgi deryasının ortasında bugün bir başına, şuursuz, sorumsuz ve yazık ki savunmasız halde ordan oraya savruluyor.
Bu savrulmanın farkına zaman zaman da olsa varan insan yanımızın özlemini duyduğu, genlerindeki o ilkel ve en saf hali ile barış içinde birlikte yaşama tarihinin yeniden dirilmesi gerekiyor ama televizyon kanallarımızın “dizileri”, sosyal medya hesaplarımızın “femonenliği”, elimizdeki gazetelerin “manşetleri”, ana haber bültenlerimizin “son dakika haberlerinin” ortaya koymak için adeta yarıştıkları ve “zenginlik, şöhret, para, lüks arabalar, yatlar,katlar,villalar, doymaz bilmez entrikalar, kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan ilişkilerden örülü” özendirici “lüks” yaşam algısı bu farkındalığı gizlemek için günün yirmi dört saati, yılın üç yüz altmış beş günü hiç durmadan çalışıyor.
İnsan ruhunun zayıflıklarından doğan merakları gidermek üzere denkleştirilen her türlü pornografik malzeme ile lüks yaşam alışkanlıklarının sonu gelmez reklamları içinde bizim baş ağrılarımızın, evlat endişelerimizin, geçim gailelerimizin, aşk yaralarımızın, kalp kırıklıklarımızın, heyecansız kalmalarımızın,toplumun içindeki manevi yangınlarımızın hiç yeri olmamasına rağmen toplumun ezici bir çoğunluğu efsunlanmış gibi gözlerinin önünden film şeridi gibi geçen bu hayatı çaresiz, etkisiz, kimliksiz izliyor.
Lütfedilen yaşama sımsıkı sarılmak; her anına en berrak dikkatlerimizle eğilmek, her ayrıntısının farkına varmak, her kıvrımını tanımak, sevmek yerine; hayatımızın kıyısından akıp geçen, bizde kalmayan, benliğimizde konaklamayan, bizim hiç olmayan bu illüzyonun, bu durduraksız, çılgın akıntının seyirciliğiyle harcıyoruz bütün zamanımızı.
Bundan olacak ki yaşadığımız çağın bütün insanlarının hikayesi neredeyse aynı artık. Kendilerine ait bir izleri olmadan savıp gidiyorlar hayat sıralarını. Bu kapan; hayatı istatistiklere,rakamlara, ulaşılamayacak hayallere hapsederek yok ediyor çünkü. Bu yokluğun sunduğu manasızlık; bereketsiz ve anlamsız bir yığın koşturmacanın içinde ruhlarımızı nefessiz bırakıyor ve başta kendi benliğimiz olmak üzere gitgide yabancılaşıyoruz her şeye.
Bir kitapta kaybolmaya, sıcak bir muhabbete ve durup öylece güzel bir manzaraya dalmaya bu yüzden vakti yok artık kimsenin. Kabul etsek de etmesek de anmaya çalıştığım bu zamanın kirini, karasını, zehrini hepimiz üstümüze başımıza bulaştırdık. Her geçen gün biraz daha kirleniyor, kararıyor, zehirleniyoruz ve herkesin bir ucundan çekiştirdiği gökkubemiz büyük bir çatırtıyla başımızdan aşağı düşmek üzere.
Peki çözüm ne?
Yukarda bu dünyadaki cennetin inşası için üç şart koymuştuk ortaya.
Neydi bunlar?
Koşulsuz sevgi, katıksız merhamet ve amasız adalet.
Bugün iman iddiamıza rağmen ve sevginin koşulsuzluk ilkesi “birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız” nebevi ikazıyla imanın şartı olarak çağımızın göğsüne fısıldanmasına rağmen sevgimiz koşulsuz,merhametimiz katıksız adaletimiz amasız mı? Yazık ki hayır!
Zira bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi giyinmeyen, bizim istediğimiz gibi davranmayan kişi sevgimizin “koşulsuzluğundan”, merhametimizin “katıksızlığından”, adalet anlayışımızın “amasızlığından” faydalanamıyor. Çünkü biz, sevgimizi de, merhametimiz de, adaletimizi de sadece “bizden” olanlara besliyoruz.
Sadece “biz” odaklı beslediğimiz sevgi,merhemet ve adalet ise doğal olarak “öteki” kavramını yaratıyor ve biz kendimizi kendi ellerimizle yarattığımız bu “öteki” üzerinden tarif ediyor; kendimizi onun beşeriyetinden kaynaklı olası kusur, yanlış, hata ve eksikleri üzerinden aziz ilan ediyor, imkan ve fırsat bulduğumuz taktirde “ötekiyi” al aşağı etmek için hiçbir kutsal tanımadan elimizden geleni yapıyoruz.
Bu davranış biçimi, sadece sevginin “koşulsuzluk”, merhametin “katıksızlık”, adaletin ise “amasızlık” ilkelerinin katline sebep olmuyor aynı zamanda topluma kısa sürede fesat ağaçlarına dönüşen fitne tohumları da ekilmesine sebep oluyor ve toplum bütünleşmek yerine ayrıştıça ayrışıyor.
Peki “koşulsuzluk” sıfatını yitiren sevgimiz, “katıksızlık” özelliğini yitiren merhametimiz, “amasızlık” vasfını yitiren adaletimiz sadece bu kadar mı hasar verdi? Bence hayır!
Sanırım yazmıştım; ama “hatırlatmak fayda verir” ilahi ikazınca yineleyelim;
Ehliyetsiz kişileri bizim doğrumuzun savunuculuğunu yapıyor diye sevmeye başladık, liyakatli adamlara bizim yanlışımızı eleştiriyor diye sövmek böylelikle normalleşti. Eleştirdiği için yerinden edilen ehil insanların boşluğunu da methettiği için ‘layık’ ilan edilen ‘ehliyetsizler’ doldurdu. Ehliyet ve liyakatin ölçüsü, işi yapabilme hususundaki kabiliyetiniz değil, işi elde edebilmek için eğilebilme potansiyeliniz oldu.
“Liyakat değil sadakat” ile başlayan bu hikâyemizde; ehliyetsizlere bizim derdimizin amigoluğunu yapıyor diye “iyi” dedik, ehillere bizim davamızın sloganını atmaktan imtina ediyor diye “kötü” dedik, bir de baktık ki ortada ne doğrudan eser kalmış ne güzelden bir haber! Öyle ya, menfaati için eğilmeyi maharet sananların insanlık davası için dik durmasını bekleyebilir misiniz?
Liyakat olmayınca emanet kayboldu, emanet yitince de adaletin yerinde yeller esmeye başladı.
Bakın halimize bugün; öyle bir hal aldık ki; kimsenin tefekküre, tenkide, ilme, hakikate tahammülü yok artık.
Soru belli ve tek:
Sen kimden yanasın? Bu kadar!
Bu fikriyat sabit olduğu için de, cenneti inşa edecek, yaşadığı çağa ayak uydurmak yerine çağı kendine ve değerlerine uyduracak dertlilere değil, sloganımızı atacak amigolara ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü bilgi gayret istiyor, tefekkür ıstırapla oluşuyor, hakikat bedelsiz ele geçmiyor, derdi yüreğine yük etmek ise nasip meselesi.
Bugünkü toplumsal kavgamızın sebebi tam da bu işte!
Çünkü, fikrimiz yok; zira bilgimiz yok. Malumat da yetecek, ama o da yok.
Söylenene dair malumatımız bile olmayınca geriye bir tek şey kalıyor: “sözü söyleyene duyduğumuz sevgi yahut nefret.”
İşte bu yüzdendir ki bugün duygusu bizi tatmin ettiği için ihtiyaç duymadığımız basit bilgi kırıntılarının, sahte aidiyetlerin içinde ömür tüketiyoruz!
Farkettiniz mi iman etmenin önemli bir şartı olarak önümüze konan “koşulsuz sevginin” , ilk harfinden son harfine “katıksız merhameti” işaret eden ilahi kodlamanın, “ben adilim siz de aranızda adaletle hükmedin” diyen kudretin bizim gaflet ve delaletimiz ile bize neleri verip, aramızdan neleri aldığını?
Eşzamanlı olarak sürdürmemiz gereken uygarlık ve medeniyet çizgilerindeki sapma(lar)mızın geleceğimizin teminatı ve yarınımızın asıl sahibi olan gençlerimiz üzerindeki bıraktığı hasarı ise hayal ve düşünce dünyanıza bırakıyorum!
Farkı fark edebilme ve bu derdi yüreğimize yük edebilme temennisiyle!
Ravza ZEYBEK
İlim Neyi Bilmektir?
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Aynı Evde Büyüyen Yalnızlık: Narsistik Ebeveynlik Ve Görünmeyen Çocuklar
Hamdi TEMEL
Türkiye’nin Bor Hazinesi Sağlık İçin İşleniyor
Adnan ÖZ
Bu kadro ile bu kadar!
Seyfettin BUDAK
Günah mı, Saygı mı? Korku İle Yaşanan Hayat Gerçekten Bizim mi?
Mehmet BOZKURT
Üzgünüm Ey Milletim!
Fatih ORUÇ
Amerikaʼnın Kızılderili Soykırımı
Servet ZEYREK
Dünden Bugüne Çarşamba'da Eğitim
Erol AYDIN
Köyden Kente Sosyolojik Dönüşüm
Özhan KIZILTAN
İyi Polis ve Kötü Polisten Sonra Mason Polis Tartışması
Songül KARAMAN
Bir Yağmur
Nihat Güç
Rol Modellerimz (!)
Halil MERT
İran… Abd’nin Pehlevi Dayatması
Önder GÜZELARSLAN
Muğla Şehit Ziya İlhan Dağdaş Mesleki Ve Teknik Anadolu Lisesi
Aydan KURT
Yorulmuyor musun?
Mehmet Nuri BİNGÖL
Sahtelerin Tasallutu
Eyüphan KAYA
İnsanlık Alemi Veda Hutbesini Arıyor
Gülay ÇETKİN
Denizlide okullar kaosa mı sürükleniyor?
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
21. Yüzyılın Öğrenci Profili: Alfa Kuşağı
Fatma Saçak Akbulut
SEVGİ DİLİ
Aydın BENLİ
MİLLİ DUYGULAR ÖLDÜRÜLÜRSE NE OLUR?
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Ahmet SAĞLAM
Kaçınılması Gerekenler
Cevahir AYDIN
El alem Jürisinin Sahte Kürsüsü
Özlem Gürbüz
Geçmişten Ders, Geleceğe Umut
Recep YAZGAN
Beyaz leke gösterir…
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Adnan İPEKDAL
Dijital İçerik Üretme Seferberliği
Bülent ERTEKİN
Bayraklı’daki Söyleşi Üzerinden Ciddi İddialar
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Ahmet DÜZGÜN
Kimse mucize beklemesin
Vehbi KARA
Kocatepe Olayı
Ahmet Eren KURT
Sessizlik Bazen Bir Tercih Değil, Son Çaredir
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Hüseyin KURT
Telekonferansın Ardındaki Gerçek: Büyük Kürdistan’ın Güncel Senaryosu
Hasan KARADEMİR
Giriş: Foucault'nun Eleştirel Soykütüğünün Temelleri
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı iken oruç tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (1)
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Mesut CİHAT
Allah'ın Zatı ve Subuti Sıfatları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Batuhan ŞUORUÇ
Şıracılar
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
Mahremiyet, insanın özgür iradesiyle var oluşu!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
İsa ÇOLAKER
Aşık Veysel Şiirinin Renkleri
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Memiş OKUYUCU
Zübeyir Yetik’in Ardından…
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Cahit KURBANOĞLU
Nefis nedir ve ne istiyor?
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Levent ERTEKİN
Fakir Halkın Bağışladığı 350 Uçak
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)