Garip, sisli ve beyazları iyiden iyiye kirlenmiş bir iklimden geçiyoruz her birimiz. Hemen herkesin “benlik” çukuruna gömüldüğü ve o benlik çukurundan görünür olmaya çalıştığı; acı çekmeden, gözyaşı dökmeden, meşakkatlere katlanmadan, hayata dair her ne varsa katlanmadan her şeyi öğrenme, bu bilgi kırıntıları ile etrafına bilgelik yayma ve kendindeki “üstün” meziyetleri başkalarına gösterme sevdası ile kıvrandığı bu iklim, adım adım bilincimizin köklerini kurutuyor, idraklerimizi perdeliyor ve biz, yazık ki “biz” olmaktan hızla uzaklaşıyoruz.
Bundan olsa gerek ki mezarlığa uğramamış, ölüm ve ayrılık acısını iliklerine kadar yaşamamış; otogar, havaalanı, garlardaki ayrılık ve buluşmalara tanıklık etmemiş; dua kanallarının ardına kadar açıldığı, acziyetin doruklara çıktığı ameliyathanelerin önündeki çaresiz bekleyişi görmemiş; açlık çekmemiş, yoklukla buluşmamış, ihanet nedir yaşamamış; yarı yolda bırakılmamış insanların google’dan aşırdıkları malumat kırıntıları ile bilgelik peşinde olduğu veya popüler kitaplardan hayatın anlamını aradığı bu kirli zaman diliminde ruhlarımız avuçlarımızda yazık ki bir hüzün yumağı gibi artık.
Kafamızı hangi tarafa çevirsek kişisel gelişim kitapları, on adımda yükselmenin karekodları, fısır fısır okumalarla bir ayda zengin olmanın yolları, “ben”liği işaret eden aforizmalar, tılsımlar, şifreler, nuskalar, büyüler tarzından kitap, paylaşım ve yazılar benliğimize tokat gibi çarpıyor; ne kadar kaçarsanız kaçın başımızdan aşağı yağdırılan enformasyon sağanağı ile gözümüzün içine sokuluyor.
Bu nedenle de sosyal çevremizden tutun da eğitim hayatımıza, çeşitlenen ve her geçen gün sayısı artan medya araçlarından, türedi iletişim mecralarına kadar çoklu bir etkileşim ortamı içinde zihinlerimiz yoğun bir işgal altında!
Hemen her cephede savaşan bir akla sahip iken de, bırakın kendimizle baş başa kalmayı, bir şeylerin cevabını aramayı ya da bireysel merakımızından doğan “kendi sorularımızı” üretmeyi, gerçekten içimizdeki sesi duyamıyor, onunla yeniden buluşamıyoruz!
Öyle ya, herkesin her şeyden haberdar olmayı adeta ihtiras haline getirdiği bir zamanda; insan, dışarının sağır edici gürültüsünden içindeki sesi duyabilir, o sese kulak kabartabilir mi?
Nasıl yaşamamız gerektiği başta olmak üzere; “neyi hedeflemeliyiz, neye ihtiyaç duymalıyız, nasıl bir kariyer yapmalı, hayatımızı kiminle birleştirmeliyiz, ölmeden önce nereleri görmeli, neleri okumalı, neleri seyretmeliyiz”e kadar zihnimizden aşağı boca edilen seri üretilmiş hazır cevaplar ve paket menülerin içinden gerçekten ‘bize lazım olanları’ seçebiliyor muyuz; yoksa başkalarının seçtiği ‘lüzumlu’lar, yakamızdan bir şekilde yakalayıp hem zamanımızı, hem paramızı, hem enerjimizi, hem de adına ‘değerler’ dediğimiz tüm maneviyatımızı sünger gibi emerek bizim kendimizle buluşma yolculuğumuzu sürekli erteliyor mu?
Bu enformasyon zırvalığı arasında kendi hatırını sormaya, kendini özlemeye bile vakti olmayan; yedisinden yetmişine ‘evin içinde dahi olsa’ giydiği kıyafetlerin birbiri ile uyumlu olmasına azami dikkat eden ama ‘kendini göremediği için’ davranışlarının insan olmasıyla uyumlu olup olmadığını zerrece umursamayan insan, bütün kişisel performanslarını görünür kılmanın peşine bu kadar düşmüşken kendisiyle hangi ara buluşacak; hangi hakikate ve en önemlisi ‘ne zaman’ teslim olacak dersiniz?
Adına “bilgi” konan çağın insanlara ‘bilgelik’ getirmediği, iletişim teknolojilerinin var olan muhabbeti törpüleyerek ruhunu aldığı, karşıtlıkların ortak alanları tümüyle yok ettiği, herkesin gerçekleri kendi menfaatine göre eğip bükebildiği, hakkaniyet ve adaletin yeşermesi için kılını kıpırdatmayanların her zaman ve mekânda kendilerini haklı gösterecek argümanlar bulmakta zorlanmadığı; insanlık tarihi boyunca olduğu gibi güçlünün güçsüzü ezmeye devam ettiği, zenginin yoksulun sırtından semirdiği, endüstrinin tabiatı yok etmek için artık vardiyalı çalıştığı, taraftarlığın ötekileştirmeyi zorunlu doğurduğu bu paslı zaman diliminde kilitlenen kalbimizin anahtarını nerede kaybettik dersiniz?
Olan bitene bu anlam derinliği üzerinden baktığımızda modların davranışın yerine geçtiği, kodların standart karaktere dönüştüğü bu gidişat içinde kendini bulması gerekirken kendinden kaçan, kendi gerçekliğine ısrarla gözlerini kapatan, duygusal cetvelinin milimetrik ayrımlarını dahi silmek için çabalayan ve koskoca güneş dururken cılız ışıklarla ömrünü aydınlatma gayretindeki insanın gidebileceği bir mesafe; içi zifiri karanlık iken aydınlatabileceği bir zaman veya mekân var mıdır sizce?
Kurgunun krallığı gönül coğrafyamızdaki tüm kaleleri tek tek ele geçirirken; anlam haritalarımızı yerle bir ederek ritmini değiştirdiği yaşantımızda olan biteni asli yapısından, özgül ağırlığından koparıp anlamsızlığın çukuruna iterken; bırakın malını, mülkünü, parasını, arabasını, makamını, mevkisini; aldığı nefesi, taşıdığı canı bile günü geldiğinde teslim edeceğini bilen insan; ne oldu da iman ettiğini iddia ettiği kutsallara ilk adımını atarken dahi “şahidim ki” diye beyan ettiği ikrarındaki şahitliği, gem vuramadığı ihtiraslarıyla “sahibim ki”ye dönüştürme uğraşında ömür tüketip, kendisine tanınan vade içinde sadece “kendini” yaşamaya odaklandığı halde, “kendinden ibaret kalamaz” hale geldi ve özünü, anlamını bu kadar kaybetti?
Evet, farkındayım, farkındasınız, farkındalar…
İnsan hikâyeleri giderek birbirine benziyor, aynılaşıyor, silikleşiyor. İçini dolduramadığımız bu hikâyelerle yaşadığımız herşey koca bir boşluk halini alıyor.
Zira vaktinin devasa parçalarını sanal dünyadaki rivayetlere kurban veren günümüz modern insanı bu anlam kargaşaları içinde kendi yaşamını zengin kılacak tecrübeleri yaşamaya artık vakit bulamıyor. Çünkü bütün duygusal ve zihinsel enerjisini “dokunamadığı” sanal bir dünya için harcıyor ve içinde yaşadığı hayatı yüzüstü bırakıyor. Bu öğüten ve öğütme hızını her geçen gün artıran teknoloji değirmeni içinde de “benim hayatım” diyebileceği pek bir şey kalmıyor.
Bu anlamsızlık çukuru içinde kederlerden arıtılmış bir dünyanın hayali kurulsa da, hızlarını arttırmak için bütün anlam ağırlıklarından kurtulmaya çalışan; herkesin büyülenmiş gibi aynı şeyleri yaptığı ve bunları sürekli tekrar ettiği; yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz anlam oksijenini dumana boğmak için kalabalıkların birbiri ile yarıştığı; neredeyse her şeyin satın alınabilir hale geldiği çağımızda; hayatımız, yaşama kültürümüz, kullandığımız eşya ve araçlar, yaşadığımız şehir ve mekanlar, tutku ve arzularımız, alışkanlık ve bağımlılıklarımız ve en çok da bizi biz yapan değerlerimiz ‘hız’la değişiyor.
Bu gidişatta neyin yanlış olduğu, nelerin bizi yanlışlara götürdüğüne dair akla gelebilecek her tespit bu gidişattan mustarip olan herkeste bir karşılık bulsa da ne tuhaftır ki artık bu karşılıktan bir etki doğmuyor.
Çünkü çağın modern insanı(!) birkaç satır okusun, üç beş tweet takip etsin, tv de birkaç hararetli tartışma izlesin ve bu sayede her şeyin hakikatini iki dakikada çözsün, her konuda bilgi ve kanaat sahibi olsun istiyor. Geçtiği eğitim sürecinde kafasından aşağı zorla boca edilen bilginin -gerçek hayatta çok da işine yaramadığını gördüğü için olsa gerek- bilgi sahibi olmanın maliyetini ödemeye mecali yok, yıllarca okuyup araştırmayı gözü kesmiyor artık. Bilgili görünme çabası da sadece yaşadığı toplumda sahip olduğu konum, makam, mevki için geçerli. Yoksa ezici bir çoğunluğun ona bile ihtiyaç duymayacak kadar kendini zeki sandığına eminim.
Heyecanı hız limitlerinin üstünde arayan, her şeyi hızlı yapmayı marifet bilen; bu nedenle de hızlı iletişim ağları, hızlı ulaşım araçları, hızlı okuma yöntemlerini kıyasıya araştıran günümüz insanı; aynı hızla düşünüp unutmaya, aynı hızla sevip soğumaya, aynı hızla kopyalayıp yapıştırmaya, aynı hızla yükleyip indirmeye de başladı farkında olmadan.
Belki de bu yüzden yukarda andığım insan zekâsıyla alay eden kişisel gelişim drajeleri, tılsımlar, cifirler, çabuk zengin olmanın yollarını öğreten kitaplar yok satıyor: Çünkü bunların zihniyetimizdeki her türlü vitamin eksikliğini gidereceğine inandık daha doğrusu inandırıldık.
Dünyada gelmiş geçmiş en büyük kişisel gelişim uzmanının aslında Âlemlere rahmet olarak gönderilen olduğunu nerden bileceğiz ki, merak salıp sevdiğimizi iddia ettiğimiz ama -bu sevginin hakkını vermek adına dahi olsa- ona benzemeye çalışmak için hayatını en ince ayrıntısına kadar araştıralım.
Edebî ifadenin, hikmetli sözün yanına tefekkürü koymak yerine; altına fon müziği, yanına kahve fincanı koymamızın sebebi bu değil mi sizce de?
Peki ya; kitaplarımızı ‘mutlaka okunması gereken 100 kitap’ listelerinden, filmlerimizi ‘ölmeden önce izlenmesi gereken 100 film’ seçmelerinden, gündemimizi hashtag dökümlerinden, trend topic sıralamalarından, fikirlerimizi ‘omuz atın, bugün şu fikri savunuyoruz’ dolduruşlarından, hayallerimizi ‘in-out’ güncellemelerinden, zevklerimizi ‘ne yenir ne giyilir ne alınır, nerede kalınır’ güdülemelerinden almamızın altında da bu sebep yatmıyor mu?
“Aslında evet” dediğinizi duyar gibiyim!
Çünkü bu ‘medyatik ezber’ hem herkesten bir eksiğimizi bırakmayacak hem de en seçkin olarak bizi işaret edecek sanıyoruz. Sorulmuş soruların üstüne sorulmamış bir soru eklemek, verilmiş cevapların ötesinde verilmemiş bir cevap aramak; bu yüzden kimsenin aklına gelmiyor.
Ortaya atılan bir konu, filanca yazardan birkaç alıntı, filanca kitaptan üç beş anekdot, şu filozoftan icap ettiği kadar hikmet, bu ariften bir tutam irfanla da her şeyi bilen, her konuda ahkam kesen, elindeki malumat kırıntısı ile allame olan bir toplum çıkıyor ortaya.
Hiçbir hayran olunası zenginliği, inceliği, derinliği, başkalığı olmayan ama buna rağmen sebepsizce başkalarının hayranlığını kazanmayı bekleyen şaşkın, heveskâr bir kalabalığın olduğu bir ortamda insanlar; üretmek, okumak, bilgilenmek için neden uğraşsın ki?
Ama bence şu manzaranın en acınası tarafı da bu kadar aktivite, bu kadar harcama, bu kadar didinip durma, bu kadar ondan bundan bahsetme, bu kadar afili poz, bu kadar cafcaf ve parıltıyla mutlu olmaya çalışan bu güruhun hala “ben neden mutlu, huzurlu değilim” sorusunu keşfedememiş olması.
Böyle bir keşif sancısı olmayan toplumun sosyolojik bir röntgeni çekilse; birbiriyle sürekli didişen, birbirinin hakkına hukukuna riayetkâr olmaktan hızla uzaklaşan, ahlâklı davranışı hep başkalarında görmek isteyen, yargılarken kaba ve katı, severken ölçüsüz ve bencil, meseleleri derinliğine kavramak yerine zihnini klişelere teslim eden, tabii olan her şeyi tahrip eden, muhasebesiz, muhakemesiz, her oltaya gelen, her zokayı yutan, her rüzgâra kapılan, liyakate sahip çıkmayan, değerlerinden yeni değerler üretemeyen ve yeniliklerle kaidesini kaybeden bir görüntü çıkar ortaya kanımca.
Farkında mısınız bilmiyorum ama bence bu yüzden büyük kelimelerle konuşuyor, küçük anlamlarla idare etmeye çalışıyor; büyük meseleleri çözmeye soyunuyor, küçük engellere takılıp kalıyoruz.
Yanlışın tarifinde hemen hepimiz hemfikiriz ama oradan doğrunun pratiğine geçemiyoruz.
Bu yüzden olsa gerek, ben sürekli birilerinden bahsediyorum ya da birileri sürekli benden bahsediyor; ne zaman bir araya gelsek başkalarını konuşuyoruz. Bu yüzden olsa gerek, hiç kimse hiçbir zaman kendinden bahsetmiyor; hiç kimse hiçbir zaman kendinde olmuyor, hiç kimse hiçbir zaman kendini yaşamıyor. Bu yüzden olsa gerek, bize hatamızı, yanlışımızı, eksiğimizi, eksikliğimizi söyleyeni anında düşman belliyoruz.
Çünkü her birimiz (başta zavallı nefsim) o kadar inanmışız, inandırılmışız ki kusursuzluğumuza; o kadar mükemmel, o kadar kusursuz görüyoruz ki kendimizi; neyi beğensek o kayıtsız şartsız güzeldir sanıyoruz. Neyi sevmesek, sırf biz sevmedik diye o şey her ne ise çirkinin ta kendisi oluyor. Hatanın hiçbir şekliyle bize zinhar yakışmayacağına, yanlış adına herhangi bir ihtimalin üstümüzde ilişecek hiçbir yeri olmadığına inanıyoruz.
Bu kir tutmazlığımızın nedenine, nasılına dair ise en ufak bir muhakememiz olmadığı gibi bu kemâle ne yaparak eriştiğimiz sorusunun cevabını bulabilene aşk olsun.
Dayanaksız, boş, havada asılı duran, içini neyle doldurabileceğimizi hiç düşünmediğimiz kibrimizle; ucu muhtemel bir sorgulamaya, yüzleşmeye, muhasebeye çıkan hiçbir sokağa adımımızı atmadığımız için böyle bir sorumuz da yok zaten.
Bu sorgusuzluk ve gamsızlık, aynı zamanda canımızı sıkacak her şeyi etkisiz hale getirebilen; hiçbir uyarı, nasihat ve eleştirinin delemeyeceği kalınlıkta bir zırh örüyor her birimiz için. Üzerine üzüntü ve kaygı yapışmış; kumaşı kibir, süsü ise gurur olan bu zırhlara bürünüp ahlâkı, iyiliği, dürüstlüğü, adaleti, hakkaniyeti, diğerkâmlığı, inceliği, güzelliği toplumsal kampanyalarla, özlü sözler ya da gösterişli bilboardlarla ayakta tutabilmek için çabalıyoruz ama nafile. Nafile, çünkü bütün bu değerleri önce ferdî planda ve bu sayede toplumsal hayatta vazgeçilmezimiz kılarak, hayatımızın her anında bunun mücadelesini vererek, karşılaştığımız her müşkülde insan olmaya, öyle kalmaya dikkat ve sadakat göstererek yaşatabiliriz.
Manen çöl olmaya yüz tutmuş asrımızın dilsiz dudaksız bir tanığı olarak, telaffuzum elverdiği ve Rabbimin nasibince, ahlâkının varisi olduğumuz Alemlere rahmet olana benzediğimiz nisbette değer kazanacağımız bilincinin ihya ettiği bir ikna dili içinde; yaşadığım çağın yaralarına dokunmak, sevgi ve merhamet ışığının taşıyıcısı olmak adına kendi yürek arzımdan çıkanlar kendi zihin semamı doldursa da tam da bu noktada sormak istiyorum;
Dışı bu kadar kalabalık olan insan içerdeki sesi duyabilir mi veya içerden bu kalabalığı gören ben gibi acizler kendi kabuğundan çıkıp bu anlamsızlığın bir parçası olur mu?
Müebbet Muhabbetle!
Halil MERT
İslam Dünyası Neden Paramparça?
Songül KARAMAN
İSLAM
Mehmet Nuri BİNGÖL
ABD, İran, Vekâlet Savaşları ve Caydırıcılık Meselesi
Eyüphan KAYA
Bir İslam Toplumunun devleti laik olamaz!
Levent ERTEKİN
Karatüre Üzerinden Kültürel Restorasyon (3)
Adnan ÖZ
Samsunspor böyle oynarsa önümüz açık!
Fatih ORUÇ
ABD-IRAK savaşı veya I. Körfez savaşı
Aydın BENLİ
İran’a saldırı, bölgeye saldırıdır!
Aydan KURT
Oyunlar…
Mehmet BOZKURT
Siyaset Kurumuna Sitemim Var!
Seyfettin BUDAK
Kayısının Gölgesinde Kayıp Bir Dünya: Mahalle Nereye Kayboldu?
Hamdi TEMEL
Ramazan’da Baş Ağrısı ve Böbrekler
Özlem Gürbüz
Evren tek mi?
Nihat Güç
Rü’yet-i Hilal Meselesi Ve Diyanet İşleri Başkanlığı
Ravza ZEYBEK
Ramazan Ayı Özgürlüktür
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Z kuşağı daha az zeki mi, yoksa daha fazla yorgun mu?
Fatma Saçak Akbulut
Sevmek
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 76
İsa ÇOLAKER
Şiirin Gürültülü Sessizliği
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Matematik Eğitiminin Önemi
Bülent ERTEKİN
EŞKİYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Recep YAZGAN
Beyaz leke gösterir…
Hasan KARADEMİR
HALK (!) PARTİSİ
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SUS GÖNLÜM!
Gülay ÇETKİN
Denizli milli eğitimde usulsüz lojman mı tahsis edildi?
Ahmet DÜZGÜN
Bir Oy Vermenin Değeri
Ahmet SAĞLAM
İNANMAK
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Adnan İPEKDAL
Ne Vereyim Abime, Biraz Sokak Kültürü Alır mısınız?
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Servet ZEYREK
Dünden Bugüne Çarşamba'da Eğitim
Özhan KIZILTAN
İyi Polis ve Kötü Polisten Sonra Mason Polis Tartışması
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Cevahir AYDIN
El alem Jürisinin Sahte Kürsüsü
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Ahmet Eren KURT
Sessizlik Bazen Bir Tercih Değil, Son Çaredir
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Hüseyin KURT
Telekonferansın Ardındaki Gerçek: Büyük Kürdistan’ın Güncel Senaryosu
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Mesut CİHAT
Allah'ın Zatı ve Subuti Sıfatları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Batuhan ŞUORUÇ
Şıracılar
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Memiş OKUYUCU
Zübeyir Yetik’in Ardından…
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)