Meşhur hikayedir belki de asırlardan beri rivayet edilip günümüze kadar gelen;
Vaktin birinde bir kral, şehirde gezerken gördüğü genç bir kadından çok etkilenir. Maiyetindekilere emirler yağdırarak kadın hakkında bilgi toplatılmasını ister ve bir süre sonra gelen haberciler kadının ülkenin en bilinen, en sevilen demircisinin karısı olduğunu bildirir.
Kadını unutmak istese de aklından atamadığı gibi arzusu günden güne büyür. “Nasıl unuturum?” kıvranırken danıştığı etrafındaki dalkavuklar; “unutmanıza ne gerek var kralım, demirciyi asalım sorun kalmasın” diye akıl verirler.
Durup dururken hemde şehrin en sevilen esnafını astırmak konusunda şüpheye düşer kral ama ona da çözüm bulur varlıklarıyla şeytana rahmet okutan dalkavuklar;
“Yeni sarayınız için ertesi güne bin çivi yapmasını isteriz“.
Bu filir kralın aklına yatar ve demirciyi huzura çağırtıp;
“Yarına kadar bin tane çivi yapmazsan, şafakta asılacaksın” der.
Demirci bir günde bin çivinin yapılamayacağını bilse de, endişelerinden sıyrılıp çivi yapmaya başlar; hem de herzamankinden daha özene bezene. Durumdan haberdar olan karısı ve yakınları feryat figan ağlayıp sızlarken; o, çalışmaktan ağlamaya zaman bile bulamaz.
Kaygısızlığını hele hele bu kadar özenerek çivi yapmasını dile getirenlere de “Tuzak kuranların en hayırlısı Allah’tır” teslimiyeti içinde;
“Sabahın da bir sahibi var” der.
Şafak yaklaşırken daha çivi sayısı yüzlerde iken saraydan bir adamın koşarak geldiği görülür. Yakınları ağlamayı ağıtlara çevirip feryatlarını tüm şehirden duyulacak kadar arttırsalar da demirci tüm geceki sakin tavrı ile aynı cümleyi kullanır;
“Sabahın da bir sahibi var”
Kapıya ulaşan saraydan gelen adam kapıyı can havliyle çalmakta ve bağırmaktadır;
“Demirci, ne kadar çivi yaptıysan hemen ver. Kral az önce öldü, çivileri tabutuna çakacağız!”
Adli ilahinin milim şaşmaz terazisini benliğimize tokat gibi çarpan böyle bir olay yaşandı mı bilmiyorum; lakin gönül coğrafyasındaki umutları yeşerten, en zifiri karanlıkların dahi içinden aydınlıkların yakın olduğunu fısıldayan bu ve benzeri yaşanmışlıklar, hayata dair şartlar ne olursa olsun umutsuzluğa yer olmadığını, küfrün belki ebedi olduğunu ama zulmün ömrünün kısa olduğunu kazıyor adeta hafızalarımıza.
Allahualem Kerbübela Romanı’nın dördüncü cildini yazarken denk gelmiştim;
Hz Hüseyin(r.a) kendisi ve diğer refiklerini öldürmeye gelen Yezid’in askerlerine haykırıyordu;
“Ey insanlar biliniz ki, zulüm üç çeşittir:
Allah'ın affetmeyeceği zulüm, Allah'ın affedeceği zulüm ve Allah'ın ondan vazgeçmeyeceği (hesapsız bırakmayacağı) zulüm. Allah'ın affetmeyeceği zulüm, Allah'a şirk koşmaktır. Allah'ın affedeceği zulüm, insanın kendisiyle Allah arasında olan bir şeyde zulüm etmesidir. Allah'ın ondan geçmeyeceği zulüm ise yarattıklarına yapılan zulümdür.”
Bundan olsa gerek ki bir çalının dahi kendisine sığınan kuşu itmesine müsaade etmeyen ilahi kodlama, bazen o kuş yuvasına varsın diye fırtınalar çıkarır da biz duvardan ötesini görmekten aciz, tek bir hareketimizin karanlığa mahkûm bıraktığı gözlerimizle olan bitenin farkına dahi varamayız.
Bundan olsa gerek ki zulümde hak aramak ya da haksızlığa uğradığını hissettiği anda öfke ve hırsla kirlenen akıl; hakkaniyet, merhamet terazisinden uzaklaştığı anda intikam duygusunun toprağında yeşeren o necis duyguyla tüm bedeni zehirli bir sarmaşık gibi ele geçiriyor ve aslında mazlum olan kişi bu necasetle zalim konumuna geçiyor.
Üstelik bu davranışı ile en büyük haksızlığı kendisine yaptığının farkına dahi varmadan züccaciye dükkanına giren fil gibi etrafında ne varsa kırıp döküyor. Tarih şahittir ki nice ulu çınar bu zehirli sarmaşığın elinde helak olup gitmiş, nice mazlum karınca ahlarıyla koca koca padişahları yerle yeksan etmiştir.
Doğrunun da yanlışın da tarifini en ince ayrıntısına kadar yapan bu ilahi kodlama doğrunun içine yanlış katmaktan, yanlışın içinde doğru aramaktan sakındırarak ısrarla “amasız” adalete işaret ediyor. Ucu size dokunsa dahi adil olun ve bundan asla taviz vermeyin, o an yapacağınız bir haksızlık nefsinizin hoşuna gitse dahi bunun bedeli sizin için çok ağır olur diye uyarıyor. Bu hassasiyet korunmaksızın yürünen hiçbir yoldan hakiki bir gayeye varılmayacağının; içinde hakikate sadakat taşımayan hiçbir mücadeleden hayırlı bir netice çıkmayacağının da altını çiziyor.
Bu tespitlerden yola çıkarak diyebiliriz ki aslında hak, hukuk ve adalet gibi kavramlar tarifini kafamıza, keyfimize, menfaatimize göre değiştirebileceğimiz; yoğurarak istediğimiz şekli verebileceğimiz, su katarak istediğimiz kıvama getirebileceğimiz, kendimize doğru yontabileceğimiz şeyler değil.
Çünkü kabul etmek zorundayız ki;
Kişinin iyi ve doğru olmasında ölçümüz hak ve hakikattir. Adalet ancak bu şekilde “amasız” hale gelir. Kişiler, bize yahut sevdiklerimize sağladıkları fayda sebebiyle değil, hakikate nispetlerine göre iyi ve doğru olarak tarif edilir. Aksi halde bize faydası olduğu düşüncesiyle kötüyü ve yanlışı sahiplenip, bize zararı olduğu vehmiyle iyiyi ve doğruyu ortadan kaldırmak durumunda kalırız ki zaten bugün boğuştuğumuz konuların asıl sebebi de bu teraziyi kuramamaktan kaynaklanmaktadır.
Madem ki kulluğu kendisinden öğrendiğimiz tek ve hakiki kul, çağlar ötesinden zamanımızın kalbine üfürerek “din samimiyettir” diyor, anlayacağız ki eğri oturup da doğru konuşmak nasıl mümkün değilse eğri bakıp doğru görmek, doğru kararlar almak da öylece imkânsız!
Yani bizim lehimize iken şerbet olanı aleyhimize iken zehir de olsa yudumladığımızda, bize yapıldığında zulüm olanı bir başkasına yapıp zalimlerden olmadığımızda, dostumuz için istediğimiz adaleti düşman bellediğimiz “ötekilerden” esirgemediğimizde, güçlüyken gösteremediğimiz merhameti zayıfken kimseden beklemediğimizde, geceyi örtü kılanın hatırına gündüz taşıyamayacağımız yüke karanlıkta hamallık yapmadığımızda; “adalet” denen o iki ucu keskin kılıçla “kıssasa kıssas” diyen “sabahın sahibi”, hak edene hakkını verecek ve mazlumu hiçbir surette zalime yem etmeyecektir.
Sizce de bu tılsımı kaybetmiş olmamızdan değil midir ki;
En mühim meselelerde dahi bir araya gelememek yetmiyor artık bize; ne yapıp edip en küçük farklılıkta bile kavga edebilmenin orijinal yollarını buluyoruz!
Veya sırf bu yüzden değil midir ki, hayatımızda her şey yolundayken kerameti hep kendimizden biliyor, bunları kendimiz elde ettiğimiz vehminde boğuluyor ama işler sarpa sarınca kabahati hep başkalarına yüklüyoruz!
Bakın artık yazık ki bozkırlaşan gönül coğrafyalarımıza, “adil” sıfatı mucibince sebepleri yaratandan gâfil bir halde sebebe itimat ettiğimiz için işimiz olunca sebebe teşekkür ediyor, olmayınca sebeple kavga ediyoruz artık.
Öyle ya sebepler dünyasında yaşamıyor ve bu sebepler zincirinin hikmetlerinden mahrum, maddeye teslim bir dünyada vaat edileni bırakmış peşin olanın derdinde ömür sermayemizi tüketmiyor muyuz?
Kalbimden zihnime damlayan kelimelerle “sebepler” konusunu biraz daha açalım isterseniz.
Rahmet olsun ecdadımıza dedem anlatırdı;
Tüm geçimini topraktan sağlayan bir köyde aylarca yağmur yapmamış, gözler bulutlara hasret kalmış, dereler kurumuş, her taraftan adeta ateş püskürür hale gelmiş.
Köylü yağmur duasına çıkmış ama nafile; ne ters giyilen cübbeler fayda etmiş ne doyurulan açlar ne giydirilen fakirler ne başı okşanan yetimler rahmeti celbetmiş. Ahali perişan halde.
Dışı harabe içi hazine dervişlerin yollara revan olup hikmet aradıkları eski zamanlar.
Yana yakıla derdini açmış köylü, bu gariban dervişe;
“Ne yaptıysak olmuyor. Aç doyurduk olmadı, garip sevindirdik olmadı, yetim başı okşadık olmadı. Bırak yağmuru gökte tek bulut yok, derelerde su kalmadı, toprak kupkuru, hayvanlarımız susuzluktan helak oldu. Ne yapmalıyız bilmiyoruz ama ne olur bir de siz açın ellerinizi yağmurun Rabbine ki, bize merhamet etsin”
Derviş olan biteni dinledikten sonra tek kelime etmeden köy meydanına doğru yürümüş ve cebindeki şekerlerden birer ikişer etrafına üşüşen çocuklara vermiş. Köylünün şaşkın ama meraklı bakışları altında çocukların hepsiyle teker teker sohbet etmeye başlamış.
O esnada gözü küçük bir çocuğa takılmış. Ayağındaki ayakkabılar yırtık, dışarı fırlayan ayak parmakları kan revan içinde. Çocuğu yanına çağırarak kucağına almış. Avucuna sıkıştırdığı iki akide şekeri ile sormuş;
“Senin ayakkabın yok mu evladım?”
“Var efendim, babam bana geçen bayramda aldı ama giymeye kıyamıyorum. Her gece de Allah’a dua ediyorum; “Allah’ım! Ne olur yağmur yağmasın ve ayakkabılarım eskimesin. Babam fakir bana bir daha ayakkabı alamaz.” diye.
Gariban derviş gülümsemiş ve çocuğun güneşten katmer katmer olmuş yanaklarına küçük bir buse kondurup köylüye seslenmiş;
“Buraya gelin, işte derdinizin dermanı bu çocuk!”
Çocuk kısa süre içinde iki çift yeni ayakkabı ile memnun edilmiş. Bulutların Rabbi çocuğun yüreğindeki gülümsemeyi görmüş ve haydi demiş yağmura şenlendirin köylünün de yüreğini.
Yanisi “bir dervişin gözüyle bakmayı unuttuk” dünyaya.
Hoş, susmayı, dinlemeyi, söylemeyi, muhabbeti, nezâketi, dinini, geleneğini, haddini bilen o dervişler de yok artık. Binip gittiler atlarına.
Binip gittiler çünkü, bir maç çıkışında elindeki bıçak ile rakip taraftarı doğramak için koşturan fanatikler gibiyiz çoğumuz. Sığ düşünceler, ucuz sloganlar, ezber cümlelerden yaptığımız bıçaklarla bizim gibi düşünmeyenleri, düşman bellediklerimizi, menfaatlerimizle çakışan “öteki”leri habire doğruyoruz. Doğradığımız sadece muhatabımız olmuyor üstelik. Onların yarınlarını, umutlarını, dualarını, duygularını, huzura dair kalan iki yudumluk nefeslerini de yok ediyoruz.
Bulmak için aramak lazım diyordu ya arifler, aramak için de kaybettiğini bilmek sanırım.
Ruhuna üflenen nefesi kendi içinde kaybettiğini bilmeyene ne anlatılır bilmem ama mazlumların umudu olan “sabahın sahibi”nin mazluma da sonuna kadar sahiplik yapacağını iyi bilirim.
Ezcümle gelip geçtiğimiz şu dünyada kötüye kötü diyecek kadar cesaretimiz yok belki ama hiç olmazsa yanlışa doğru demeyecek kadar kendimize saygımız olsun! Ama bunu yaparken de cimri bir tüccar gibi fayda zarar hesabı ile değil; “sabahın sahibi”nin adaletine teslim olmuş bir şekilde, faydadan feragat ederek zararı göze alarak kötünün kötülüğünü, çirkinin çirkinliğini, yanlışın yanlışlığını ifade edebilmek şartıyla.
“Sabahın sahibi” bizi “amasız” adaletten ayırmasın!
Bu vesile ile 11 aylık dünya telaşına verilen bir ara olarak okuduğum ve bu okumaya istinaden içsel yolculukla yavaşlayıp daha çok içime döndüğüm; paylaşılacak bir şeyim yoksa gülümsememi, selamımı, gözyaşımı ve belki de en çok duamı paylaştığım;
Aklımı tamire, nefsimi mahkumiyete, gönlümü ibrete ve sahipliğimi şahitliğe döndürmeye çalıştığım;
Taklitten tahkike geçişin gerçekleştiği, Rahman'ın bir öksüz ve yetimin tertemiz vicdanından dünya ehline SON kez haykırmak adına insanlığa bir uyarıcı olarak gönderdiği Kur'an ayının;
Başta dostlarım, okuyucu ve takipçilerim olmak üzere tüm insanlık alemine huzur, barış, kardeşlik, mutluluk ve refaha vesile olmasını, feraset ve basiretimizin açılarak marifet ruhuyla bezenmemize vesile olmasını diler;
Bu manevi iklimin feyzinden hepimizin kana kana faydalanarak gönül heybelerimizi doldurmamız, sınırsız isteyen nefsin insanlıktan çıkarıcı isteklerine boyun eğmeyecek bir irade gücüne sahip olmamızın alkışlandığı Ramazan Bayramı’na ulaşabilmemiz duasıyla Ramazan-i Şerif'inizi tebrik ederim!
Müebbet muhabbetle!
İsa ÇOLAKER
Şiirin Gürültülü Sessizliği
Eyüphan KAYA
Allah dilediğini aziz, dilediğini rezil eder
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Fatih ORUÇ
ABD’nin Vietnam Savaşı ve My Lai Katliamı
Seyfettin BUDAK
Neden Lise Yılları Unutulmaz?
Adnan ÖZ
Atanı ve tutanı kaliteli olan trabzonspor kazandı!
Songül KARAMAN
Vuslat Kapısı
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Matematik Eğitiminin Önemi
Bülent ERTEKİN
EŞKİYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Hamdi TEMEL
Acı Yakıyor Ama Mutlu Ediyor: Acı Biberin Şaşırtıcı Gücü
Recep YAZGAN
Beyaz leke gösterir…
Hasan KARADEMİR
HALK (!) PARTİSİ
Mehmet BOZKURT
Dünya bir utancı konuşuyor!
Özlem Gürbüz
Bilimin Sınırlarında Dolaşmak
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SUS GÖNLÜM!
Gülay ÇETKİN
Denizli milli eğitimde usulsüz lojman mı tahsis edildi?
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Kaldığımız Yerden mi, Kandırıldığımız Yerden mi Devam Edeceğiz?
Ahmet DÜZGÜN
Bir Oy Vermenin Değeri
Aydın BENLİ
Son Kale Haymana ve Memleket Onuru- Recep Tümtürk
Ahmet SAĞLAM
İNANMAK
Halil MERT
Bu Coğrafya Bizimdir
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Nihat Güç
Bir Ve Beraber Hareket Etmek Zorundayız!
Adnan İPEKDAL
Ne Vereyim Abime, Biraz Sokak Kültürü Alır mısınız?
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Ravza ZEYBEK
İlim Neyi Bilmektir?
Servet ZEYREK
Dünden Bugüne Çarşamba'da Eğitim
Özhan KIZILTAN
İyi Polis ve Kötü Polisten Sonra Mason Polis Tartışması
Aydan KURT
Yorulmuyor musun?
Mehmet Nuri BİNGÖL
Sahtelerin Tasallutu
Fatma Saçak Akbulut
SEVGİ DİLİ
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Cevahir AYDIN
El alem Jürisinin Sahte Kürsüsü
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Ahmet Eren KURT
Sessizlik Bazen Bir Tercih Değil, Son Çaredir
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Hüseyin KURT
Telekonferansın Ardındaki Gerçek: Büyük Kürdistan’ın Güncel Senaryosu
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Mesut CİHAT
Allah'ın Zatı ve Subuti Sıfatları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Batuhan ŞUORUÇ
Şıracılar
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Memiş OKUYUCU
Zübeyir Yetik’in Ardından…
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Cahit KURBANOĞLU
Nefis nedir ve ne istiyor?
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Levent ERTEKİN
Fakir Halkın Bağışladığı 350 Uçak
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)