Zamanın birinde henüz yeni evli bir çift vardı.
Evliliklerinin daha ilk aylarında, bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını düşünmeye başlamışlardı. Aslında severek evlenmişlerdi ve birbirlerini seviyorlardı ancak son zamanlarda küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkmasına yetiyor da artıyordu. Üstelik ilk başlarda hemen her gün fısıldanan ve ruhlarına coşku veren sevgi sözcüklerinden eser de yoktu. Birlikteliklerinin heyecanı kaybolmuştu sanki.
Bir akşam oturup ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler.
Her ikisi de boşanmayı istememekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydı; ama bu duruma bir çözüm bulmak gerektiğini de biliyorlardı.
Erkek, “aklıma bir fikir geldi” diyerek epeydir süren sessizliği bozdu;
“Bahçeye birlikte bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse ayrılmayı bir daha aklımızdan geçirmeyelim. İstersen de bu süre içinde ayrı ayrı odalarda kalalım.”
Bu ilginç fikir kadının da hoşuna gitmişti.
Ertesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler. Birbirleri ile olan iletişimlerini mümkün mertebe sınırlı tuttukları birinci ayın sonunda bir gece evin bahçesinde karşılaştılar ve birbirlerine ilk günkü gibi taptaze ve onları iliklerine kadar titreten bir heyecanla sarıldılar. Zira her ikisinin de elinde “diktikleri fidan kurumasın diye” içi su dolu birer bidon vardı.
Günümüz insan ilişkilerine, beraberliklerine ve özellikle de evliliklerine adeta “manevi” bir reçete olan bu yaşanmışlığı okuyunca gözümden akan yaşlara engel olamadım nedense.
Zira ancak samimiyet olduğu zaman aşılamaz sanılan bütün engeller aşılıyor; açılamaz sanılan bütün kapılar açılıyor ve Rahmân belki de bu katıksız samimiyetin hatırına iki tarafı da “Vedud” esması ile kucaklayarak rahmetiyle muamele edip; vefakâr, fedakâr ve cefakâr hakikat erlerine kol kanat geriyor.
Ne güzel söylemiş eskiler 'evvel refîk bade'l-tarîk' (önce yoldaş sonra yol) diye!
Ne dersiniz, belki de bu yüzdendir bir yoldaş bulamayışımız, hayâlini kurduğumuz muhabbetkâr insanlara denk gelemeyişimiz, orta halli bir ahlâk beklerken zerresini bulamayışımız, karanlıktan ışığa bakmaya korkan insanlar haline gelişimiz!
Bu yaşanmışlığın zihin torbama doldurduğu hisse ile yüzleştiğimde bir kez daha fark ettim ki, bugün hemen herkes tarafından meyledildiği gibi boy, pos, kaş, göz, yakışıklılık, güzellik, para, pul, mal, mülk değil insanı kıymetlendiren. Onlar eskilerin de deyimiyle “dünyalık”, bugün var yarın yok, kim bilir belki şu an var, saniyeler sonra yok.
Peki nedir değerimiz?
"Bana! Önce bana! Sadece bana! Hep bana!" diyen ve dünyanın sadece kendi çevrelerinde döndüğünü düşünen, büyümemiş, ıstırapla sınanmamış, ağrıyı ve acıyı gördüğü yerde hayalet görmüş gibi kaçan bir insan kuşağı dünyayı istila etse de kanımca bu dünyadaki değerimiz ve ederimiz yaşadığımız çağın göğsüne ektiğimiz sevgi, merhamet ve adalet kadardır; hiç tanımadığımız birinin acısına kanadığımız kadardır; bir yetimin yüreğine gülümseme olduğumuz kadardır; bir düşmüşe uzattığımız el kadardır; zora kolaylık, dara genişlik olduğumuz kadardır, kaderi kaderimizle kesişen yaratılmışın hayatını hiçbir karşılık beklemeden cennete çevirebildiğimiz kadardır.
İşte “refik” denen yol arkadaşlığı tam da burada önem kazanıyor.
Zira çok da derin bir tefekkür olmadan hesap yaptığınızda anlıyorsunuz ki ömür dediğimiz ortalama 70 yıl civarında.
İlk 20 yılı yerimizi aramakla, kendimizi keşfetmekle geçiyor. Bu yüzden olsa gerek bu 20 yılda sadece kendi sesimizi duymaya ve duyurmaya çalışıyoruz.
Kalan kırk yılın otuzu uyku, yeme-içme, TV ve diğer anlamsız işlerle geçiyor ve bu dönemde hep dış sesleri duyduğumuz ve dışarının sağır edici sesine kulak kesildiğimiz için iç sesimizi duyma imkânımız kalmıyor. Bu dönemde enerjimizi türetilmiş ihtiyaçlar, tüketen ihtiraslar, esir edici tutkular, maliyetli zevkler, statü endişesi ve başkaları ne der takıntısıyla tüketiyoruz. Bundan olsa gerek ki yaşamın içine inemiyor, sadece kıyısında yaşıyor; ruhlarımızı tam da bu dönemde bereketsiz ve anlamsız bir yığın koşturmacanın içinde nefessiz bırakıyoruz.
Altmıştan sonrası ise el ayak çekme dönemi ve bu dönemde insan sessizliğin bile sesini duyar hale geliyor.
Kısacası ortalama bir ömür bahşedilen insanın, sınırlı miktarda “iyi” vakti var.
Bu yüzden ömür dediğimiz “minicik bir parantezin içinde yaşıyor, kendimizi kitabın içindeki her şeyden haberdar sanıyoruz” derim hep.
Anmış olduğum o “kısıtlı” iyi vakitte yaşadığın hayata bir şeyler katabilmek, yaşadığın çağa olan sevgi, şefkat, merhamet ve adalet borçlarını ödeyebilmek için “yalnızlığın sadece Allah’a mahsus olduğu” gerçeğinden yola çıkarak “vefa ehli” bir yol arkadaşına ihtiyacın var.
Zira ne yaparsanız yapın en son “haşerat karnını kolayca doyurabilsin diye” kefenimizin ipini gevşetecekleri bir yer burası ve yaşınız kaç olursa olsun kimse sizi en fazla 100 yıl sonra anımsamayacak bile. İşte bu yüzden mevcut potansiyelimizi kişisel menfaatlerin, kısırdöngü kavgaların, ideolojik saplantıların ve rövanşist hesapların arasında tüketip heba etmememiz gerektiğini bir an evvel anlamamız gerekiyor.
Gönül gözüyle baktığınızda suratımıza tokat gibi çarpan bu realiteden yola çıkarak diyebiliriz ki;
Hayata alınacak bu refik, önce, Hz. Ebûbekir (r.a) karakteri olmalı ve bu karakterle hakikatin önünü açan, yolunu yapan, hakikatin iki tarafın yaşamında hayat bulmasını sağlayan; hakikat adamlarının sağ kolu olup önündeki çakıl taşlarını temizleyen insan olmalıdır.
Sonra Hz. Ömer (r.a) karakteri olmalı ve bu karakterle adaleti, hakkaniyeti öğütlemelidir. Bu öğüdü yaşama dökerek hakikatin iki tarafta da hayat olmasını sağlayarak; hakikat adamlarının sol kolu olmalı ve hakikatin yapı taşlarını döşemesine yardım etmelidir.
Daha sonra bu refik, Hz. Osman (r.a) karakterine bürünmeli; hayayı, edebi, ruhu tahkim etmeli; bu konuda rehberlik etmeli, edebin, adabın, muaşeret ve hayanın kaynağı olup o kaynaktan su içirirerek refiğinin ruhunu beslemelidir.
Son olarak ise bu refik, Hz. Ali karakteri olmalıdır ki; edindiği ilmi, biriktirdiği değerleri, ölümüne sahip çıktığı kutsalları; basireti, feraseti ile rehberlik yapabilsin ve hakikat adamlarının arkasından giderek, hakikatin herkese hayat sunması için gerekirse canını feda edebilsin.
Peki, günümüzde sayısı artık çokça artan boşanma oranları, toplumumuzun yapı taşı olan aile kurumunda oluşan derin çatlaklar, bir türlü anlaşamayan çiftler?
"Tez kızaran güllerden kendini sakın" derdi ceddimiz ve çabuk açan gülün kokusu olmayacağını; güle kokuyu verenin zaman ve acı olduğunu da eklemeden geçemezlerdi.
İşte bu konudaki düğümlerimizi çözecek asıl sorular tam da bu noktada devreye giriyor;
Öyle ya, kendini sadece eğlenme kodlayıp tüketmeye odaklanmış, herkesin ganimet derdine düştüğü bir dünyada; hayata bu gözle bakma yetisini yitiren insan, yaşamsal süreçteki anlam derinliğini kavrayabilir; kalbinin acıdıkça güzelleşeceğini, ruhunun acıdıkça derinleşeceğini, bedenin acıdıkça güçleneceğini fark edebilir mi?
Peki ya kalbini ve zihnini sadece “sahip olmaya” odaklamış; sahip olduğu her bir şeyini ‘görünür’ kılma çabası içinde, elindeki sabır tesbihini kaldırıp atan günümüz insanı; insanlığın tekamül yolculuğunda Hz Adem (as)’in şeytanla, Hz Musa (as)’nın kendi evinden kovulmakla, Hz Hacer’in yalnızlıkla, Hz Yunus (as)’un bir balığın karnında kalmakla, Hz Asiye’nin Firavunla, Hz Yusuf (as)’un kardeşleriyle, Hz İbrahim (as)’in oğluyla, Hz Lut (as)’un sapıklarla, Hz Nuh (as)’un onunla alay edenlerle, Alemlere rahmet olanın ise sevdiklerinin firakı ile başlayan; toplumsal vicdanda kazanan ve insanlık tarihine yön veren bu güzidelerin olgunlaşma sürecinin içinde sözünü ettiğim güzelleşmenin, derinliğin ve güçlenmenin kodlarını görebilir; onların çektiği acıların, döktüğü gözyaşlarının, katlandıkları eziyetlerin meyvesi olan İslam’ın kokusunu bugün alabilir mi?
“Hayır” dediğinizi duyar gibiyim.
Peki neden hayır?
Kabul edelim ki “doğru” dediğimiz şey kendimize esir ettiğimiz, teslim alıp servetimize kattığımız bir şey değildir ve olamaz da. Zira doğru; tutunduğumuz, sığındığımız, gözden kaçırmamamız, sürekli gözetmemiz gereken; onunla irtibatımızı koruyabildiğimiz ölçüde ayakta kalabilen bir şey!
Hiç kimse, bir kere doğruyla temas etti diye ömür boyu doğruluk hakkı kazanmıyor ve yine hiç kimse doğruluğu çağrıştıran kelimeleri çok kullandığı için doğruluğun tapusunu elde etmiyor.
Sürekli doğru tarafta olduğu vehmiyle yaşamak vehimlerin en tehlikelisi ve aslında kazanılmış tek bir kayda değer muharebesi olmayanların, atlarını en tekinsiz yollara en gözü kapalı, en tedbirsiz bir halde sürerken, doğruların bütün zaferlerini bir şekilde terkilerinde taşıyor olduklarını zannetmeleri, kibrin en aldatıcı, en sinsi, farkına en zor varılan senaryosu.
Bu yüzden olsa gerek ki görünüşte hak verilen, doğruyu ifade ettiği kabul edilen sözler bile bizi bir yanlışımızdan uzaklaştırmaya yetmiyor artık. Zira kendi derinliklerimizde doğruyu iyi kötü bildiğimiz, işitince tanıdığımız, farkında olduğumuz aşikâr ama doğruya hak verip, halimize yazıklanıp, yanlışa devam ediyoruz.
Bizi yanlıştan alıp doğrunun yoluna koymamıza engel olan, bizi yanlıştan dışarıya bırakmayan, şuurumuzu körelten asıl kopuş da burada başlıyor;
Girdiğim her platformda gerek dilimle gerek kalemimle haykırıyorum, öyle bir hale geldik ki artık muhataplarımızı insan olarak değil imkân olarak görüyoruz, işimiz bitince de kaldırıp atıyoruz diye.
Çünkü insanlara kendinden bir şeyler vermekle mutlu olan kalmadı. Herkes ancak almakla, hatta daha açık söyleyelim, satın almakla mutlu oluyor. Başkalarının mutluluğundan mutlu olan yok, herkes mutluluğu kendi malı yapmak, mutluluğun sahibi olmak istiyor. Mutluluk bir mülkiyet bahsi haline geldiğinde hayatın satın alınamayacak bütün güzellikleri bencilce tepişmelerin tozu dumanı arasında mecburen kaybolup gidiyor.
Bakın mesela hayatlarımıza!
İnsanların azımsanamayacak kadar büyük kısmı kendisini neyin mutlu edeceği sorulduğunda ardı ardına markalar sıralamaya başlıyor. Sınırı olmayan bir açlığı cebindeki para kadar doyurabileceğin bir düzenden “mutluluk çıkması” matematik olarak bile imkânsız halbuki!
Aslında, her şeyin insanı sözüm ona “mutlu etmeye ayarlı olduğu” bir zamanın, hiç kimseyi mutlu edememesinde aslında derin ibretler var.
Zira hayat dediğimiz şey, doymadan kalkmamız gereken bir sofra; doyumluk değil sadece tadımlık. Yani her şey gelip geçici ve her şey insan yönünü kaybetmesin, kaybettiyse yeniden bulsun diye var!
Evet belki çok şey okuyor, çok şey biliyor, çok şeyden etkileniyoruz, her konuda pek çok etkinlik yapıyoruz ve bunlar dünyayı yerinden oynatacak şeyler gibi geliyor bize. Ama kabul edelim ki, avucumuzun içindeki bütün bu 'anlam' birikimine rağmen; bırakın herkes için 'hayat'ı ufacık da olsa değiştirebilmeyi, her şeyi önüne katıp götüren bu 'büyük kapılma'dan kendi hayatımızın küçük parçalarını bile kurtaramıyoruz. En parlak cümleleri çıkarılmış silik, sıradan, cansız hikayeler haline geliyoruz yavaş yavaş.
Hayattan başkalarının anladıkları şeyleri kendimize katıyor olmanın yararsız bir şey olduğunu tabi ki söyleyemeyiz; ama bunu hayata dair kendi arama tecrübelerimizin yerine koyuyorsak, bilelim ki o bir tutam kâr, bu büyük zararı karşılamaz.
Çünkü bu dünyadan giderken bütün bu etkileyici, çarpıcı, sarsıcı, müthiş hikâyelerle değil, eni boyu belli “kendi hikâyemizle” gideceğiz.
Köklerimize uzanarak fark etmeliyiz ki;
Tarihsel serencama “biz” penceresinden “samimiyetle” baktığınızda asgari beş hatta altı nesildir kim olduğu, nereden geldiği, nereye gittiği unutturulmaya çalışılan insanların kendisini, kimliğini arayan çocuklarından oluşan bir toplum olduğumuzu fark etmek çok zor değil.
Bu nedenle hiçbir şeyden emin olmadığım kadar eminim ki arkadaşımızdan, yoldaşımızdan, eşimizden, çocuğumuzdan başlayarak kaderi kaderimizle kesişen kim olursa olsun;
Yani doğruyu bilmediği için yanlışa gönül verenimize de, iyi niyetle yaptığı işi tam yapamayanımıza da, doğru yapacağım derken yanlış yapanımıza da, hâlâ hayal ettiğimiz kıvamı tutturamayan münevverimize de, oyunda oynaştaki talebemize de, dedesinin kabir taşını okuyamayan gencimize de, üslubu tutturamayan hatibimize de, irfandan habersiz âlimimize de, sesini bulamayan şairimize de, yolunu şaşıran dervişimize de, yoldan habersiz günahkârımıza da müsamaha ölçüsüyle yaklaşmak borcunda olduğumuzu fark edersek emin olun bu hikaye güzel bitecek, o “sınırlı iyi vakit” güzelliklerle dolacak.
Başta kendimiz olmak üzere tüm mahlukata bu insaf ölçüsüyle bakışımız; bizi daha güzelden, daha iyiden, daha doğrudan mahrum etmeyecek, aksine oralara bir adım daha yaklaştıracak. Yani yanlışa kızgın oluşumuz yanlış yapana şefkatle yaklaşmamıza, müsamaha ile kucaklamamıza mâni olmayacak.
İşte tam da bu farkındalıkla yazımın başında anmış olduğum yaşanmışlıkta olduğu gibi sesimizi duyuramamaktan şikâyet etmeyi terk edip bir başkasına gerçekten kulak kesilmenin zevkine erecek; anlatma ihtirasından kurtularak anlaşılmamaktan müşteki olmaktan vazgeçecek ve muhatabımızı anlama derdine düşeceğiz.
Bu da bize başkasının gözündeki çöple uğraşmayı bırakıp kendi gözümüzdeki dal budakla meşgul olabilme hassasiyetini kazandıracak ki bu hassasiyet “biz” tohumuna su olacak, güneş olacak, gübre olacak ve bir bakacağız ki “biz” yeşermiş, dal budak sarmış ve o asırlardır bizi arkamızdan kovalayan “ölümsüz” ruhla sarmaş dolaş olmuşuz.
Farkı fark edebilme temennisiyle.
Nihat Güç
İslam’ın Olmadığı Yerlerde Vahşet Ve Dehşet Kardeş Olur
Hüseyin KURT
Yeni Neslin Görünmeyen Krizi
Halil MERT
Türkiye’de Değerler Sistemi Çöktü…
Burak Çileli
Vahşî-Sebaî Batı’dan Doğu’ya Akan Lağım!
Ahmet Eren KURT
Görülmeyen Bir Dağılma
Memiş OKUYUCU
Kapitalizmin Cinneti Sahillerimizi Vururken!
Ahmet DÜZGÜN
Artık seviye eğitim sistemi şart
Songül KARAMAN
ALLAH DER
Seyfettin BUDAK
Dağları Kurtaranlar, Evlerini Kaybedenler
Adnan ÖZ
Samsunspor ve mircea lucescu’nun ardından!
Mehmet BOZKURT
Tarih Konuşuyor, Alınacak Dersler Var! - 1
Recep YAZGAN
Bugün öğretmenler eylemde mi tatilde mi!
Ravza ZEYBEK
Düştüğü Yerden Kalkacak Ümmet
Ömer Naci Yılmaz
Erbakan ve Teknoloji
Eyüphan KAYA
Veda Hutbesi insanlık için bir kurtuluş reçetesidir
Aydın BENLİ
Cengiz Zor “Aile Çökerse Devlet Ayakta Kalamaz” Diyor
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Eğitimde Yapay Zeka
Bülent ERTEKİN
Engel Bedenlerde Değil, Vicdanlarda Başlar!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
Hakikatı hatırlayış ve öze dönüş!
Ahmet SAĞLAM
Mümin mi, Müslüman mı!
Cevahir AYDIN
Hareketsizliğin Makyajı: Şikâyet
Özlem Gürbüz
Helallik Meselesi
Özhan KIZILTAN
Athanor Mason Locası
Mesut CİHAT
İmamoğlu'nu Özel'e, Özel'i Belediyelerine Vursan
Hamdi TEMEL
Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi
Aydan KURT
ÇOK FAZLA ANLAM YÜKLEMEYİN...Part 3 (The End)
Fatih ORUÇ
Abd-Suriye Savaşı ve Rakka Katliamı
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 79
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Unutma Hakkını Kaybeden Toplum: Her Şeyi Hatırlayıp Hiçbir Şeyi Anlamayan İnsanlar
Mehmet Nuri BİNGÖL
Üstad Said Nursi Vefat Etti Ama Eserleri Asırları Parlatıyor
Fatma Saçak Akbulut
İLİŞKİ RUTİNİ
Levent ERTEKİN
Çimler üzerinde bir festival: tire’nin kazancı mı, kaybı mı?
Gülay ÇETKİN
Özgürlük Vaad Ediyoruz; Aslında Öyle Değil, Çok Kolay
Batuhan ŞUORUÇ
Daha Az Tanıdık Olana
İsa ÇOLAKER
Kitap Okurunun Hakları
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Hasan KARADEMİR
HALK (!) PARTİSİ
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Adnan İPEKDAL
Ne Vereyim Abime, Biraz Sokak Kültürü Alır mısınız?
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Servet ZEYREK
Dünden Bugüne Çarşamba'da Eğitim
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)