Malik bin Dinar Hazretleri anlatıyor:
Hz. Rabia’nın yanına gittim, abdest alırken kullandığı bir kırık testiden su içerken gördüm onu. Altına da eski püskü bir hasır sermiş, bir kerpici de başına yastık yapmıştı.
Bunu görünce içim acıdı;
"Ey Râbia! Zengin dostlarım var. Eğer izin verirsen senin için onlardan bir şey isteyeyim" dedim.
"Ya Mâlik! Bana da onlara da rızk veren bir ve aynı Zât değil midir?" dedi.
"Evet, öyledir" dedim.
"Şu hâlde; O, fakirleri fakir oldukları için unutuyor da zenginleri yalnızca zenginlikleri nedeniyle mi hatırlıyor ve yardım ediyor?" dedi.
"Hayır, hiç de öyle değil" dedim.
"O, halimi bildiğine göre kendisine neyi hatırlatacağım? O öyle istiyor, biz de O’nun istediğini razı olmuş durumdayız" dedi.
Notlarımı karıştırırken denk geldiğim bu yaşanmışlık, işin teslimiyet boyutunu anlatan ve üzerinde tepindiğimiz manevi mirasın ruh köklerimize kodlaması gereken değerlerden, çok küçük bir cüz idi sadece.
Ancak biz; bugün içinde kaybolduğumuz, dişlileri arasında ezildiğimiz tüketim çarkında bu tür misalleri anlamaktan epeyce uzaktayız. Çünkü göğsünden süt emdiğimiz kapital çağ, bize hep “daha fazlasını” öğütleyerek ruh köklerimize kodlanan şahit olmayı, sahip olmaya çevirmek için yürek teri döküyor.
Oysa kabul etmeliyiz ki daha çok tüketim, daha çok eğlence, daha fazla refah, daha fazla konfor adına hayatını birer mutluluk sarhoşu olarak yaşayan, yaşamaya çalışan, böyle bir yaşamayı ihtirasla isteyen kitleler; aslında hayattan “kendi payına düşenin fazlasını” istemiş oluyorlar.
Dolayısıyla kim nasip edilen rızkından daha fazlasına talipse ya da kim kendi payına düşen hayatı “ölçüsüzce” büyütmek istiyorsa; bilsin ki, bunu bir başkasının hayattan aldığı payı “küçültmek” pahasına, onun hakkını gasp ederek istiyor.
Bu hırsımızdan olsa gerek donuk, canlılığını yitirmiş bir şuur; öğrendiğini ezbere dönüştürmüş, tekrarlara tutunarak yaşamaya çalışan beyhude kişiliklerimizle, her şey gün geçtikçe daha cilalı, daha törensel, daha laçka hale geliyor ve zengin gelenekler ister istemez cafcaflı gösterilere, kutsanmış esaslar abartılı törenselliklere, mütevazı gayeler heveskâr vasıtalara feda oluyor.
Ama yetmiyor; bu gasp kültürü, artık can almaya, yaratan kudretin aziz ve mukaddes kıldığı cana üstelik artık sıradan insanlarla kastetmeye de başladı.
Malumunuzdur…
Algı krallığının tahtında oturan medya, sanki karanlık gölgelerle söz birliği etmişçesine ve bu mümbit coğrafyada “sevgi, iyilik ve merhamet adına hiçbir şey yokmuş gibi” hemen her gün ülkenin herhangi bir coğrafyasında ortaya çıkan bir kötüyü ve onun sergilediği kötülükleri canımızı acıta acıta, yüreğimizi kanata kanata zihnimizin derinliklerine boca ediyor.
Kapital bir dünyada kötüyü ve kötülüğü özellikle haber unsuru yapmak istemelerinin sebebini kendi cephemde zorlansam da bir parça anlamaya çalışıyorum ama bu tür olayların birer haber niteliği taşıyıp taşımadığı konusu çok uzun sürecek bir tartışma.
Zira kötülüğü beslemekten, karanlığın siyahını artırmaktan, kamusal vicdanda onulmaz yaralar açmaktan başka bir işe yaradığını sanmıyorum bu tür haberlerin.
Bakın mesela…
Son bir hafta içinde öpmeye dahi kıyamayacağınız henüz küçücük bir çocuğumuzun karanlık eller tarafından öldürülerek battaniyeye sarılı cesedini derin dondurucuda saklayan caniler, bir şarkının sözlerini bilmediği için egosu tatmin olmayan bedbahtlarca yüzü ve boynu parçalanarak katledilen sanatçı bir baba ve onun bir ömür boynu bükük bırakılan yavrusu, son olarak da yaşlı, hasta ve biçare bir kadına üstelik özel bir hastanede uygulanan şiddetten haberdar olduk.
Tabi bunlar buzdağının görünen yüzü.
Kim bilir korku, endişe ve adalet kavramına karşı yitirdiğimiz güven duygusu hangi karanlık ellerin sebep olduğu hangi acıları örtüyor da bizim haberimiz olmuyor.
Boyutlarıyla, tahribatıyla, gönül coğrafyamızda uyandırdığı dehşet dalgalanmalarıyla elbette sıra dışı hadiseler bunlar, evet ama bu kanlı madalyonun diğer yüzünde böylesine yürek yakan şiddet gösterileriyle rahatlıkla bağdaştıramayacağımız sıradan mekanlar, sıradan zamanlar, sıradan hayatlar ve sıradan insanlar var.
Çünkü elimizdeki ve gözümüzün önündeki ekranlardan ısrarla “şiddet” pompalayan modernlik (!) kültürü, olgunlaşan meyvesini şiddete meyilli ve insani vasıflarını yitirmiş karakterler üzerinden değil, artık sıradan insanlar üzerinden veriyor.
Peki ne oldu da sıradan insanlar artık şiddetin öznesi haline geldi ve yazık ki geliyor?
Biz nasıl bir felaket yaşadık ki yaratan kudret dahi kötüleri cezalandırmayı ötelere saklarken; biz, bizim gibi düşünmeyen, akletmeyen, yaşamayan, fikretmeyen herkese anında haddini bildiren(!) faşist zihinlere sahip olduk?
Sanırım bu sorunun cevabına ulaşmak için son 30-40 yıllık sosyolojik röntgenimize bakmamız gerekiyor. Zira o röntgen bize zaten var olan ama 90’lı yılların başından itibaren yoğunlaşan kültürel saldırıların, zihinlerimizi hedef aldığını açıkça gösteriyor.
Küreselleşme adı altında ülkesizleştirilen zihinlerimizle; yaşama dair amacımızı, bize yaşamın nasıl bir ödev olduğunu fısıldayan şuurumuzu, bize insanca yaşamanın kodlarını sunan manevi dinamiklerimizi, iyi yaşamak değil ancak iyi işler yapmakla bir insanın erdemli olabileceğini ikrarla ikaz eden ruh köklerimizi düşürüp yitirdik bir yerlerde.
Sadece bir kaçımız değil, (başta kendi zavallı nefsim) hemen hepimiz, sevgiyi ve merhameti her kesim için iktidar yapmak adına döktüğümüz yürek terimizden vazgeçtik. Sorumluluklarımızın ihmali olan bu vazgeçiş, yaşam ve zihin konforlarımızı bizler için birer tapınç nesnesi haline getirdi.
Hemen hepimiz insan olmanın, insan kalabilmenin faziletlerini hemen her gün gündeme getirip en yüksek perdeden konuşuyor, okkalı cümlelerle anıyor olsak da halimiz, dilimizi yalanlar hale geldi. Nefislerimiz tabiatı gereği belki evliyalığa razı gelmedi ama vicdanlarımız da yazık ki eşkiyalığı reddedecek kadar omurgalı duramadı.
Adına “milenium” denen ve büyük kutlamalar, şaşalı gösterilerle adım attığımız bu ölçüsüzlük çağının başından bu yana aynı hoyrat havanda dövülüp, aynı derinliksiz kalıba döküldük. Plastik kokulu bu çağın bütün öğretileri yatırımı içimize değil kalıbımıza yapmamızı öğütlediği için “el alem ne der?” putuna tazim edip sahip olma hırsı içinde insanlığımızı, fıtratımızı, tabiatımızı çağın çarkları arasında öğüterek varlık gayemizin, yaşam ödevimizin fersah fersah gurbetine düştük.
Peki üşüyen ruhlarımıza, ufka dalıp giden gözlerimize, yürek ülkelerimizdeki kavuran hasretimize rağmen bu gurbetin farkında mıyız? Yazık ki hayır!
Sonradan edindiklerimizi sanki kırk yıldır bizimlermiş gibi ihtirasla sahiplenirken, dünyanın geleceği ya da insanlığın esenliği için en ufak bir kazanımımızdan, en türedi bir alışkanlığımızdan vazgeçmeyi dahi kabul ettiremiyoruz kendimize.
Zira hayata herhangi bir ekrandan, monitörden ya da tabletten bakan, sadece kulaklığındaki müziğe kulak veren, sadece futbola ya da basketbola ilgi duyan, sadece fastfood ürünlerini yenebilir bulan, hayata ve insana kapalı koca bir kalabalık suçu, günahı, yanlışı, kiri ve karanlığı sürekli başkalarında teşhis etmekle, kendini bunlardan temizlediğini zannediyor, başkasının kusurunun kendi günahını temizleyeceği vehmi içinde çirkine engel olarak değil ondan sadece söz ederek güzelleşebileceğini sanıyor.
Bu yüzden olsa gerek; başkalarının kötülüğü üzerinden yürüyen hesapların toplamından bize hiçbir pay düşmeyebileceğini umuyor, aslında pasif iyiliğimizden beslenen kötülüklerin hemen tamamının üzerindeki parmak izlerimizi göremiyoruz.
Kötülerin eylemleri ile, kötülüklerin ise karanlığı ile başka kötüleri ve kötülükleri çağırdığını unutuyor; sürekli karanlığı solumanın bize aydınlığı unutturacağını atlıyor; imtiyazla elde edilmiş herhangi bir kazancın bedelinin, bir başkasının mağduriyeti olduğunu umursamıyor; fazladan tükettiğimiz bir lokmanın bedelinin, bir başka insan kardeşimizi aç bıraktığını aklımıza dahi getirmiyoruz.
Ama çok az bir kesim için ''hayat standardı'' sayılan bütün zamane oyuncakları, ezici bir çoğunluğu yoksul, aç, bakımsız, hasta ve mağdur kılıyor.
Oysa ki kalp gözümüzle baksak kötülüğün boyasından, karanlığın siyahından hepimize bulaşan bir şeyler olduğunu görebilecek; kötülüğün durup dinlenmek bilmeyen dokunuşlarının yaşattığı her travmayla vicdan duvarlarımızdan birer tuğla düşürdüğünü teşhis edebileceğiz.
Bu bakış, bizi düzelmeye bugün sanıldığı gibi siyaset, ekonomi, diplomasi, kültür, sanat, mimari, şehircilik ve çevreden değil, insandan başlamamız gerektiğini işaret edecek; kendi fıtratının gurbetine düşen günümüz insanının, özünden yeni bir insanlık inşa etmek üzere kendini yeniden sıranın en başına koyması gerektiğini benliğimize çarpacaktır.
Herkesin gülecek bir saçmalık, konuşacak bir mavra, çevirecek bir makara, merak edecek bir acayiplik peşinde olduğu bir yerde, elinizdeki bu can yakan meseleyi, derdi, endişeyi nereye koyacaksınız; kime, nerede ve nasıl anlatacaksınız bilmiyorum ama bütün dünya toplumlarının, mutluluğa giden yolun tüketme özgürlüğünden geçtiğine inandırıldığı şu zaman diliminde bu vaktin çocuğu olarak bu makus gidişatın adl-i ilahi ile terbiye edileceğini bilecek kadar tarih koklamış biriyim.
Çünkü güce, zenginliğe, tartışılmaz güzelliğe, zevk ve sefaya, ölümsüzlüğe, bu dünyada sahip olunabilecek her şeye sahip olmanın en tabii hakkımız olduğuna inandırılan günümüz insanı dünya imtihanının güç kadar güçsüzlükle, zenginlik kadar yoksullukla, güzellik kadar çirkinlikle, zevk ve sefa kadar acı ve çileyle, hayat kadar ölümle örülmüş bir dramatik denge üzerinde yaşandığını bir daha hiç hatırlamamak üzere unutmuş gibi görünüyor.
Biz üzerimize düşeni yapıp, emanet edilen kalemi zayii etmemek adına Hz. Ömer (ra)’in “Sizi hayra davet edip uyarmıyorsak bizde hayır yoktur; buna kulak verip kendinize çeki düzen vermiyorsanız sizde hayır yoktur!” ikazınca anımsatalım;
Emin olalım ki, sırf ölümü unutmak için kendimizi kollarına attığımız bu dünya da bir gün ölecek ve biz, bize ayrılan ömür vadesinde yaşadığımız çağda tüm yaratılmış için karşı koşulsuz sevgi, katıksız merhamet ve amasız adalete dair gönül heybemize ne koyabildiğimize dair çetin bir hesap vereceğiz!
İnanmıyorsanız, mezarlıklara gidin ve pişmanlığın o derin sessizliğini yudumlayın!
O derin sessizliğin içinde kaybolmuş mezar taşlarındaki biyografilere bakın, başında bir doğum tarihi ve bir de ölüm tarihi göreceksiniz. Ortada ise iki tarihi birbirinden ayıran ince bir tire var sadece!
Yani aslında peşine düştüğümüz, uğruna birbirimizi kırıp geçirdiğimiz bu dünya, doğduğumuz günle öldüğümüz gün arasına ilişen o küçük tireden ibaret!
Belki de eskiler, sırf bu yüzden gönlünün duvarına kendi ölümünün portresini asmış gibi kefenini alıp bir bohçanın içinde saklardı. Çünkü farkındalardı, fani olanın eteklerine sıkı sıkıya yapışmakla ellerine bir şey geçmeyeceğinin.
Bu algıyla olsun bakalım mı bugün etrafımıza;
Dün beraber yaşadığımız, yediğimiz, içtiğimiz, gülüp eğlendiğimiz insanların kaçı bugün aramızda veya kimler hâlâ bizimle birlikte, kimlerin gülümseyen yüzü eksildi resimlerde?
Evet!
Günü gelen, vadesi dolan tıpkı kendisinden öncekiler gibi, ardında üç beş kırık dökük hatıra ve birkaç beyhude diyalog bırakarak ayrılıyor dünya hayatından. Çünkü, hayattan sonrasının adını koymak için doğduk hepimiz.
Bunu bilmeyenimiz yok ama içinde bulunduğumuz gaflet hali, sanki bu bilgiye ihanet etmemizi sağlıyor ve bu ihanetle de dünyanın bir sonu yokmuş, acı bir salâ zamanın herhangi bir yerinde gününün gelmesini beklemiyormuş gibi yapıyoruz.
Ama her şeye rağmen ölümü, hayatın neredeyse en az telaffuz edilen kelimesi haline getirmiş insanlar olarak, gelip geçen hayatla barışık “eski” gönül medeniyetinden ve onların akıttığı yürek terinden tümüyle habersiz değiliz.
Ancak bilmekle olmak arasında epeyce fark var.
Zira onlar, “şahit olma” bilinci içinde hesabı çetin olur diyerek, ihtiyaç fazlası her şeyin fazlasından kaçarken; torunun hali ecdada benzemiyor maalesef. Çünkü biz onların tam aksine şahitliği sahipliğe çevirme telaşı içinde hep daha fazlasını istiyoruz sahip olduklarımızın.
Bu yüzden olsa gerek sahip olma hırsı içinde ruhunu beslemek yerine kurda böceğe rızık olacak bedenini besleyen; vaat edilenin değil, peşin olanın derdiyle kıvranan çağın modern insanı için en büyük korku, ölüm korkusu.
Çünkü modern olarak tabir edilen bu kirli ve sisli zaman diliminde, hayat denen muamma sadece maddi olanla tarif ediliyor. Maddi gerçekliğin dışında kalan her şey, bugünün insanı için bu yüzden anlaşılmaz ve korkutucu oluyor.
Belki de “kabristan uzak olursa ölüm de öyle olur” sanrısıyla kabristanlarımızı şehirlerimizin dışına çekmemizin sebebi de bu korkudur, kim bilir!
Ancak sevdiklerimizden birinin vadesi tamam olduğunda en çıplak korkularımızla kıskıvrak yakalanıyoruz ölüme. Çünkü, biliyoruz ki bir sonraki seferin adaylarından biri de biziz.
Songül KARAMAN
Vuslat Kapısı
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Matematik Eğitiminin Önemi
Bülent ERTEKİN
EŞKİYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Hamdi TEMEL
Acı Yakıyor Ama Mutlu Ediyor: Acı Biberin Şaşırtıcı Gücü
Recep YAZGAN
Beyaz leke gösterir…
Hasan KARADEMİR
HALK (!) PARTİSİ
Mehmet BOZKURT
Dünya bir utancı konuşuyor!
Özlem Gürbüz
Bilimin Sınırlarında Dolaşmak
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SUS GÖNLÜM!
Gülay ÇETKİN
Denizli milli eğitimde usulsüz lojman mı tahsis edildi?
Adnan ÖZ
Şimdi Sıra Trabzonspor Maçında!
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Kaldığımız Yerden mi, Kandırıldığımız Yerden mi Devam Edeceğiz?
Ahmet DÜZGÜN
Bir Oy Vermenin Değeri
Fatih ORUÇ
Amerika’nın Hiroşima ve Nagasaki Katliamları
Aydın BENLİ
Son Kale Haymana ve Memleket Onuru- Recep Tümtürk
Ahmet SAĞLAM
İNANMAK
Halil MERT
Bu Coğrafya Bizimdir
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Nihat Güç
Bir Ve Beraber Hareket Etmek Zorundayız!
Önder GÜZELARSLAN
Gaziantep’te Bir Dulkadiroğlu Eseri: Alaüddevle Camisi
Seyfettin BUDAK
Uyanış ve Sürüden Ayrılan Penguen: Yaşamak mı, Sürüklenmek mi?
Adnan İPEKDAL
Ne Vereyim Abime, Biraz Sokak Kültürü Alır mısınız?
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Ravza ZEYBEK
İlim Neyi Bilmektir?
Servet ZEYREK
Dünden Bugüne Çarşamba'da Eğitim
Özhan KIZILTAN
İyi Polis ve Kötü Polisten Sonra Mason Polis Tartışması
Aydan KURT
Yorulmuyor musun?
Mehmet Nuri BİNGÖL
Sahtelerin Tasallutu
Eyüphan KAYA
İnsanlık Alemi Veda Hutbesini Arıyor
Fatma Saçak Akbulut
SEVGİ DİLİ
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Cevahir AYDIN
El alem Jürisinin Sahte Kürsüsü
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Ahmet Eren KURT
Sessizlik Bazen Bir Tercih Değil, Son Çaredir
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Hüseyin KURT
Telekonferansın Ardındaki Gerçek: Büyük Kürdistan’ın Güncel Senaryosu
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Mesut CİHAT
Allah'ın Zatı ve Subuti Sıfatları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Batuhan ŞUORUÇ
Şıracılar
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
İsa ÇOLAKER
Aşık Veysel Şiirinin Renkleri
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Memiş OKUYUCU
Zübeyir Yetik’in Ardından…
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Cahit KURBANOĞLU
Nefis nedir ve ne istiyor?
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Levent ERTEKİN
Fakir Halkın Bağışladığı 350 Uçak
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)