Hocam “Büyüklerimizden duyduğumuz kadarıyla eskiye oranla maddi durumlarımız çok iyi olduğu halde, neden ruhlarımız doymuyor” diye sormuştu gençlerimizden biri, bir söyleşi esnasında.
Anımsıyorum o an kısaca “kapitalizm” demiştim o delikanlıya ve eklemiştim; “her birimiz doymak bilmez birer tüketim makinesi haline getirildik çünkü.”
Bu delikanlının sorduğu “ruhlarımız neden aç” sorusuna cevap bulmak adına dönüp bakalım bu yazımızla olsun yaşamlarımıza;
Teknoloji ilerledikçe ve makinelerin istilası devam ettikçe “doğal” olanı bırakıp “yapay” olana yönlenme hızımız da eş zamanlı ilerliyor artık ve bu sayede yaşamın sahici, doğrudan seyrine dalınabilen, el uzatıp dokunabileceğimiz tüm güzellikleri malum mecralarca birtakım süreçlerden geçirilerek digital malzemelere dönüştürülüp katılıyor artık yaşantılarımıza.
O yüzden olsa gerek ki yaşı kırk ve üstü okuyucu ve takipçilerimin dimağlarında bazı şeyler canlılığını korusa da özellikle “Z Kuşağı” olarak tabir ettiğimiz iki binli yıllardan sonra dünyaya gelen neslimizin bellek kapısı genellikle kapalı duruyor ve yaşamları harici bellekler üzerinde cereyan ediyor.
Onların aşina olduğu ama gaz lambası çağından ilkin bilgisayar çağına ve ışık hızıyla da teknoloji çağına hormonlu bir geçiş yapan bizlerin ciddi anlamda bocaladığı bu süreçte andığım bu “z kuşağı”mızın rehberliğinde doğaya karşı derin bir özlem mi içeriyoruz, artık hayatımızın her alanında vazgeçilmezimiz olan telefon veya tabletlerimizden yüksek çözünürlükteki fotoğraflara, ultra keskin video görüntülerine bakıp sözün ona bu özlemimizi gideriyoruz uzun uzun.
Ya da rutin yaşamlarımıza biraz heyecan katmak için sayısı milyonları bulan oyunlar, filmler, diziler, bin bir türlü efekt ve simülasyon hazır durumda o harici belleklerde. Hazır söz kalıpları, aforizmalar, özlü ifadeler drajeler halinde o malum mecralardan aktığı için kendimizi ifade etmek ve belli bir bilgi dağarcığına sahip olmak için kitap okumaya dahi gerek kalmıyor artık.
Buram buram merhamet, rahmet, paylaşım ve kardeşlik kokan mahalle ilişkilerimiz çoktan tarihin tozlu raflarında yerini alıp “nostalji” haline geldiği için yeni insanlar tanımak adına yine o malum mecralarda herkes kendi kişiliğinin vitrinini düzüyor.
Ancak benim kısaca saydığım ve sizlerin sayısını onlarca artırabileceğiniz bu donelerin hiçbiri hayatın doyulmaz güzelliklerini, zenginliklerini, karakterlerini verecek kadar gerçek olmadığı gibi hayatın içinden geçmediği, hayata dokunmadığı için ruhun ihtiyacı olan gıdayı da yazık ki karşılamıyor.
Öyle ya her biri yapay, kurgusal, rötuşlanmış, işlenmiş, kılıfına uydurulmuş gerçeklikler olduğu için adı üstünde sanal bir dünyanın malzemeleri bunlar.
Doğanın herhangi bir güzelliğine saatlerce, defalarca, bir ömür döne döne hayranlıkla dalıp gidebilirsiniz, peki ekranlarımızda gördüğümüz aynı güzelliklerin fotoğraflarına kaç kez dönüp bakıyoruz sizce?
Yağan bir yağmurun altında şımarık bir ruh hali ıslanmanın, bu yağmur sonrası etrafa yayılan buram buram toprak kokusunu ciğerlerimize kadar çekmenin veya bir seher vakti ruhumuzu okşayan kuş cıvıltılarının verdiği hazzın dimağımızda kalan enfes lezzetini hangi marka digital ekran daimî kılar ve aynı tadı verir sizce?
Ya da gerçeğin sabitlenmiş görünümleri, sözlerin dolaşımda değer ve derinlik kaybına uğrayan anlamları, insanların kendini dışavurma, öne çıkarma çabalarıyla dönüştürdükleri kişilikleri ne kadar süre oyalar, ne kadar ikna eder ki bizleri!
Farkında mısınız bilmiyorum, neredeyse birbirini hiç tanımayan, tanımaya hiç imkân bulamayan, buna ihtiyaç da hissetmeyen; herkese imajlar, kalıplar, ezberler üzerinden bakan ve bu nedenle de birbirini göremeyen insanlar haline geliyoruz hızla.
Kabul etsek de etmesek de hepimiz bir savrulma hali içinde her günün içini tıka basa dolduracak bir sürü meşguliyete sahibiz ama ne tuhaf ki bu denli bir meşguliyet içinde hayata dair avucumuzda bir şey yok.
Bence her birimiz malum mecralardan apardığımız bilgi dağarcığı ile “her şeyi anlıyoruz aslında” ama “o her şeyin kendimizle ilgisini kuramıyoruz”
Peki neden bu kopukluk sizce?
Biz ne oldu da yaşamdan bu kadar koptuk da ruhlarımız çıplak kaldı dersiniz?
Şahsım adına dünyadaki neredeyse tüm medyanın küçük bir aile tarafından yönetildiğini öğrendiğim yaklaşık on yıldan beri zihnimi bu iğfalden kurtarmak ve bu enformasyon sağanağında kirlenmemek için televizyon izleyen biri değilim.
Ancak iletişim kanallarından artmasından kaynaklı tümüyle dışlayamadığımız teknolojinin başınızdan aşağı boca ettiği yığınla haber var ve bu haberlerin neredeyse tamamının dili ya bir felaket ya bir katliam ya hırsızlık ya cinayet ya da topluma dair negatif bir haber üzerine kurgulanmış. İyiliğe, sevgiye, muhabbete, kardeşliğe, merhamete ve en çok da adalete dair bu mümbit coğrafyada hiç mi iyi bir şey olmuyor anlamış değilim.
Bu tespitimin “kendimizi koruma amaçlı” da olsa hayattan kopuşumuzda, kendi benlik kuyumuza inmemize ve “yalnızlaşmamıza” önemli bir payı var evet ama kanımca daha da önemli iki unsur var:
Birincisi;
Son yıllarda toplum hayatımızda pek de bize özgü olmayan, esasen ülke meselelerini kavrayışımızı zorlaştıran hatta bu meselelere ilişkin ‘ortak bilincin’ oluşmasını, olgunlaşmasını geciktiren, zorlaştıran, bazen doğrudan hastalığın yayılmasına karşı tedbir almamızı engelleyen körleştirici bir hamaset kültürü hükmünü yürütüyor.
Meseleleri asli zemininden uzaklaştıran, yaşadığımız sıkıntıları gerçek boyutları ve derinlikleri ile görmemizi engelleyen ve geniş kitleleri statik ve belki de güdümlü birtakım algılamalara mahkûm kılan bir hamaset kültürünün lehimize olmadığı açık. Zira gerçekleri, görmek istediklerimizle değiştirdiğimizde yalanla koyun koyuna yaşamak kaderimiz olur ve “gerçekten” uzaklaştırabildiğiniz kitleleri de her şeye rahatlıkla inandırabilir, manipüle edebilirsiniz.
Tarihimize objektif bir gözle bakarsak, inandırıldıklarımız ile gerçek arasında zaman zaman ne kadar büyük uçurumlar olabildiğini, gerçeğe rağmen yalana ne kadar rahatlıkla inandırılabildiğimizi somut örneklerle müşahede edebiliriz.
Kim bilir belki de bu yüzden ibadeti israfla, örtünmeyi modayla, zenginliği gösterişle, sözü yalan dolanla, ticareti her türlü dümenle, işi gücü liyakatsizlikle, emaneti imtiyazla, fikri klişelerle, tarihi hamasetle, kültürü şovla, itirazı hakaretle bir arada yaşıyor; pek de rahatsız olmuyoruz artık bütün bunlardan.
Belki de bu yüzden hayat(lar)ımızla delillendirmedikçe kendimizi nasıl isimlendirdiğimizin hakikat nezdinde bir geçerliliği olmadığını atlayarak geri dönülmesi giderek güçleşen bir bozulma yaşıyoruz.
Belki de bu yüzden bizi biz yapan değerlere ait zayıflayan ne varsa; şatafata boğarak çoğaltıyor, kendimizi bir şekilde ikna etmeye, duygularımızın, inançlarımızın, fikirlerimizin, değerlerimizin ve kimliklerimizin aslı astarı olduğuna inandırmaya çalışıyoruz.
Belki de bu yüzden her şeyi kozmetik bir abartıyla, gerçek olamayacak bir sunilikle yapar hale gelen bizler dini vecibeleri vesile kılarak bir araya geliyor ve bunların her birini de tanıtım, propaganda, reklam, sunum ve saire için birer bulunmaz fırsat gibi görüyoruz. Yaptıkça da alışıyoruz ve normalmiş gibi gelmeye başlıyor bütün bu değer gaspları, bu zihniyet anormallikleri hepimize.
Kabul edip kendimizle yüzleşelim artık…
İnsan içinden aleme bakmayı unuttu.
Sadece gözünün görmeye yetmeyeceği değil, aklının da almayacağı, kendisinden büyük, kavrayışından engin, bir hakikate yüzünü dönmeyi; oradan oraya savrulup durduğu halde kalbinde hiçbir yere savrulmayan vicdan denen bir kulp bulunduğunu; kendini hiç değilse bazen, kendindeki mahpusluğundan dışarıya çıkarak azad etmeyi unuttu.
Her şeyin peşine takılıp gitti ama ufka doğru yürümeyi; kendini kendinden daha yukarılara çıkaracak merdivenin yerini ve yazık ki kendi denklemini sadece kendisinin çözebileceğini de unuttu.
Bakın yaşamlarımıza…
Gerçekten birbirimizin insanlığında dokunabileceğimiz bir yer var veya zihnimizde, kalbimizde, içimizde başka insanlara gerçekten yer var mı?
Kabul etsek de etmesek de hepimiz dünyayı kendimizle doldurmaya çalışıyoruz.
Her sözümüz dünyada söylenen son söz olsun istiyoruz. Her söylediğimizle meselelerin aradığı ana fikrini bulmasını, oradan öteye hiç kimsenin geçmemesini bekliyoruz.
Hayır hayır, bunu yüksek sesle söylemiyoruz, dünyaya ilan etmiyoruz belki ama bu sinsi, bu zehirli, bu çürütücü arzunun içimizin her köşesini adım adım işgal etmesine, bütün benliğimizi ele geçirmesine, uzun zaman içinde güç bela inşa ettiğimiz bütün insanlığı tarumar etmesine ses çıkarmıyor, engel olmuyoruz.
Bu nedenle de insan olmak için bir arada tutmaya çalıştığımız her şey kopuyor, çözülüyor, uzaklaşıyor birbirinden. Metruk bir ev gibi, çok uzun sürecek bir yıkılışı, çöküşü, devrilişi günbegün yaşıyor insanlığımız. İnsan yapısının böyle olduğunu, insanın bir anda çökmediğini, gün gün bir çöküntüyü ömür diye yaşayabildiğini hatırımızda tutmuyoruz. Günlük yaşıyor, her söylenene, her olan bitene, her ortaya getirilmiş meseleye laf yetiştirmeye çalışıyoruz.
Evet, eskilerde ‘konuşulacak yer’ ve ‘susulacak yer’ diye bir ayrım vardı ve bir insan için ‘susulacak yer’, ‘konuşulacak yer’den çok daha büyük bir şeydi. Konuşulduğunda anlamı olan şeyleri söyleyenlerin ortak özelliği, ‘susulacak yer’i iyi biliyor olmalarıydı. O yüzden az konuşurlar, söylediklerinde sözün hakkını verir, anlama mevzi kazandırırlardı.
Şimdi bir adım geri çekilip bakalım; şimdi laf çitleyerek her gün bir yenisini yükselttiğimiz şu konuşma dağlarında sadra şifa olacak, derde derman, halimize ferman olacak ne var?
Sadece yazımın başında andığım mecraların gösterdiği yere bakıyor; oraya kilitlenip kalıyor; başka bir şey düşünemiyor; başka bir şey merak edemiyor; oraya bakan kişiden başka biri olamıyor; oraya bakan milyonlarca bakıştan başka bir bakışa sahip olamıyoruz.
Sonra zaman doluyor, bu kez başka bir şey gösteriyorlar, biz yeniden oraya bakıyor, orada donup kalıyoruz. Her gün üç beş ‘şey’ belirleniyor, hepimiz oraya bakıyoruz, başka her şeyden kopuyoruz.
Nedir o üç beş ‘şey’?
İtip kakmaya müsait sözler, deşip kanatılabilecek ayıplar, doğru hissettirebilecek yanlışlar, vurup kırmaya amade duygular, efsunlu banallikler, ucuz gülmelikler, sığ lafazanlıklar ve bütün bunları aşan kişilik bozuklukları.
Biz bu sayede insanın karanlık yüzünde kilitli kalıp; izan geçirmez inatlarla, köşeye kıstırılmış zihinlerle, çürüten ısrarlarla hayatın olmadığı yere bakarken, hayat ise bak(a)madığımız her yerde olanca gürlüğü, güzelliği, renkliliğiyle akıp gidiyor. Biz ise bütün bu katıksız esaret bizim başımıza sarılı değilmiş gibi, her gün üç kuruşluk oyalamalar için şuursuzca hayatın elini bırakıyor, bırakıyoruz.
Bu tablo içinde ruhlarımız nasıl doyar dersiniz?
Bir ikincisi ise bize yetmeyen zaman.
Kilim dokuyanların, hamur yoğuranların, yemeni oyalayanların, nakış işleyenlerin, taşı, ahşabı oyanların, bağa bahçeye bakanların, çiçek yetiştirenlerin, hatla tezhible meşgul olanların, tespih dizenlerin, kundura tamir edenlerin, mintan dikenlerin, sözü şerh edenlerin, kitap ciltleyenlerin, seyyah olup şu alemi gezenlerin, aleme bakıp tefekkür edenlerin, mehtaba çıkanların, yağmuru seyredenlerin, ufka doğru dalıp gidenlerin, uzun tasvir ve tariflerden yüksünmeyenlerin, çarşıya pazara yürüyerek gidenlerin, esnafla iki satır muhabbet edenlerin, cemaate devam edenlerin, hayatı hızlandırmak için değil içini hayatla doldurmak için yaşayanların zamanı kendilerine yetecek kadar uzundu eskiden ama işlerini makinelere yaptıran ve sadece tuşlara dokunan günümüz insanının zamanı çok kısa ve her bir yerlere yetişme telaşında.
Bu telaş içinde de kafamızın içindeki dünya ile yaşadığımız dünyanın arası giderek açılıyor ve biz böyle bir şey yokmuş gibi yapıyor; kafamızın içindeki dünyadan dokuduğumuz elbiseleri, yaşadığımız dünyada bocalamakta olan ve bocaladığının dahi farkında olmayan bedenlerimize giymeye, giydirmeye çalışıyoruz.
Birbirine benzemeyen iki dünya ve bu iki dünya arasındaki arafta habire sersemleyeduran günümüz insanının içi başka bir yere ait, dışı başka bir yere; içi bir yere bakıyor, dışı başka bir yere. Aklından geçenler kalbine sığmıyor, kalbinden geçenler aklına uymuyor.
Yaşanabilir mi böyle derseniz yaşanıyor işte!
En azından nefes alınıp verilebiliyor ve hayatiyet bir şekilde sürdürülebiliyor ama içten içe çözülüp gidiyor insan, metruk bir evin duvarları gibi irili ufaklı parçalar halinde dökülüp duruyor insanlığının duvarları.
Kim bilir belki de bu yüzden suratları asık günümüz insanının. Kimse içten kahkahalarla gülmüyor, gülemiyor. Derinlerimizde kederler, öfkeler, küskünlükler ve hayal kırıklıklarıyla, yani birbirini takip eden farklı ölçekli infilaklarla yaşıyoruz.
Dışımız, gece yarılarına kadar eve dönmeyen hayta bir oğul; içimiz, pencerenin kenarında sabahlara kadar sabır ve metanetle onu bekleyen munis, şefkatli bir ana.
Oğul eve dönünce ananın yüzü gülecek ve kararan ne varsa aydınlanacak!
Bu kadar basit mi yani?
Bu kadar kolayca çözülebilir mi bu asırlık düğüm?
Eve dönmeye yetecek kadar irade gösterene, evet, bu kadar basit!
Feraset dileklerimle
Hamdi TEMEL
Geleceğin Anahtarı: Topraktaki Şifa ve Tarımda Bio-İnovasyon
Kadir Erol
İnsâni Yardım....!
Öztürk Samuk
Zemin Uygun, Kitle Müsait
Seyfettin BUDAK
Kimse görmeyecekse hâlâ iyi kalabilir misin!
Halil MERT
Millî Ekonomi: Güçlü Ve Büyük Türkiye'nin Omurgası
Aydan KURT
Müsait Değilim
Hasan KARADEMİR
ÜÇ FIKRA
Ömer Naci Yılmaz
Kürt Kadını
Recep YAZGAN
Gerçekten tuhaf değil mi!
Ziya GÜNDÜZ
Düşünmek Çok Yoğun Bir Çabayı Zorunlu Kılar!
Eyüphan KAYA
Koç alnına bir kara leke sördü!
Mehmet Ali Çamoğlu
Akıl Oyunları, İlahi Hesap ve Geçilen Tövbeler
Songül KARAMAN
BEKLER KABEM
Burak Çileli
“BİR ADAM YARATMAK”DA İDAM-I NEFS VE VAROLMA MÜŞKÜLÜ SEMBOLÜ: İNCİR AĞACI
Hüseyin KURT
Bir Yanlışı Eleştirmek, Diğerini Savunmak Değildir
Özlem Gürbüz
Kurban Bayramı Ve Manevî Değerlerimiz
Nihat Güç
Zuhruf Suresi 37. Ayet
Gülay ÇETKİN
Denizli Eğitim Gücü Sen’den Proje Okulu Çağrısı
Mehmet BOZKURT
Türkiye'nin CHP ile tarihi yolculuğu...
Mesut BALYEMEZ
Ulan kapitalizm.
Bülent ERTEKİN
Engelliler İçin Söz Değil, İcraat Gerekiyor
Aydın BENLİ
Çok Gerginiz Çok!
Adnan ÖZ
Bu sezon samsunspor’a yakıştı!
Vehbi KARA
Kocatepe Muhribi’nin Batması ve Liyakatsizlik Sorunu
Murat GÜLŞAN
Maskeler düştü: saha yeşil, zihniyet kara!
Mesut CİHAT
Adamlığın Sende Kalsın
Adnan İPEKDAL
ODTÜ Semalarında Amerikan bayrağı Dalgalanacak mı!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SADAKAT: RUHUN CENNETİ!
İsa ÇOLAKER
YAZAR TIKANIKLIĞI
MUSTAFA GÜLTEKİN
SIRRIN SAKLANMA ZORUNLULUĞU
Mehmet Nuri BİNGÖL
En Büyük Miyar: Kanaat
Cevahir AYDIN
Ruhun Bahçıvanı: Sinaptik Budama ve İlahi Tasfiye
Memiş OKUYUCU
İyilikle İyileştirerek Eğitim
Servet ZEYREK
Hevasını İlahlaştıran Kişiyi Gördün Mü!
Ahmet SAĞLAM
Din Düşmanlığı
Ahmet Eren KURT
Görülmeyen Bir Dağılma
Ahmet DÜZGÜN
Artık seviye eğitim sistemi şart
Ravza ZEYBEK
Düştüğü Yerden Kalkacak Ümmet
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Eğitimde Yapay Zeka
Özhan KIZILTAN
Athanor Mason Locası
Fatih ORUÇ
Abd-Suriye Savaşı ve Rakka Katliamı
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 79
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Unutma Hakkını Kaybeden Toplum: Her Şeyi Hatırlayıp Hiçbir Şeyi Anlamayan İnsanlar
Fatma Saçak Akbulut
İLİŞKİ RUTİNİ
Levent ERTEKİN
Çimler üzerinde bir festival: tire’nin kazancı mı, kaybı mı?
Batuhan ŞUORUÇ
Daha Az Tanıdık Olana
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)