İyi, güzel, doğru, hak ve hakikat adına ne varsa; sevgi, şefkat, rahmet, merhamet ve en çok da adalet adına ne varsa yaşamayıp sadece dillendirdiğimiz için mi eğriye ve yanlışa olan bu aşkımız yoksa sırf Rabbin ihtişam ve kudretini görebilmek adına birer nimet olarak verilen gözlerimizi külfete çevirip onun bunun şunun ayıp, günah ve kusuruna odaklanmak daha mı kolayımıza kaçıyor!
Dede kurşun kalemle yazı yazmaktadır. Torununun kendisini seyrettiğini fark eder, bir ara başını kaldırır ve “evladım kurşun kalemden insanın öğreneceği beş şey vardır. "der:
Ne kadar harikalar meydana getirirse de onu yöneten bir el vardır. Bizde bu el yaratıcıdır.
Dede, arada durur ve sonra kalemi sivriltir.
Bu kaleme acı verse de onu güzelleştirir, hayattaki acılar da böyledir. Yanlış yaptığında silmene olanak tanır, sen de yapılan hataların telafisine imkan ver. Kalemi değerli kılan dışındaki tahta değil, içindeki kurşundur, dışını değil içini güzelleştir ve insanların dış güzelliğine değil, iç zenginliğine değer ver.
“Unutma” evlat der bu kez…
Kurşun kalem her yerde bir iz bırakır, sen de yaptıklarınla hayatta güzel bir iz bırakarak git.
Evet, aslında dedemizin dediği gibi insanlar birbirinin sadece dışını görür. Allah ise hem dışımızı hem de içimizi görür. Bunu bilen bir kimsenin bütün işleri ve düşünceleri edepli olur. Bu nedenle, bedenine değil, kalbine değer vermeye meylet ve gönlünü olgunlaştırmak için çabalamak lazım. Çünkü kişi; bedeni kadar değil, ruhu kadar insandır.
Ama hayatın eskiye oranla daha hızlı aktığı bir zaman dilimini yaşıyoruz artık ve bu zaman diliminde değişirken bir şeyleri de bırakıyoruz geride yerine başka şeyler koyarak. Ama ne zamanın götürdüklerine mâni olabiliyor ne de getirdikleriyle nasıl başa çıkabileceğimize dair net bir teklif ortaya koyabiliyoruz.
Herşeyin çok hızlı yaşandığı, çok çabuk tüketildiği, iman iddiasında olduğumuz kitabımızın 75 ayetinde emredilmesine rağmen akletmenin ve düşünmenin lüks ve yazık ki zaman israfı sayıldığı bir çağ bizimkisi. Aynı çağın göğsünden süt emdiğimiz insanları anlamak bir yana çocukluğumuzdan itibaren yaşadığımız herşey bizi hızla ama farkettirmeden dönüştürürken bu hıza ayak uydurmak ve çağın gerisinde kalmamak için odaklanmış beyinlerimiz bir kalp taşıdığını unutuyor ve bu koşturmaca içinde kalbin ritmi, fıtri düzeni kaybolup gidiyor.
Zira birbirimizi görmemek, anlamamak, duymamak için yaşanmışlık ve aldanmışlıklarımızın tezahürü önyargılarımızdan, egolarımızdan, aidiyetlerimizden, zaaflarımızdan, ideolojilerimizden, anlama ve kavrama biçimlerimizden, yorum farklılıklarımızdan, ırkımızdan, cinsiyetimizden, kibrimizden, ezberlerimizden, statümüzden, şehrimizden, muhitimizden ve daha bilmem nelerimizin hepsinden birden duvarlar örmüşüz. İç içe geçmiş, birbirini bazen örten, sıklıkla tahakküm altına alan ama hep sinsice saklayan milyonlarca görünmez duvarın ardından birbirimizi işitmeye, görmeye ve anlamaya çalışıyoruz.
Kıymetli bir üstadın dediği gibi kelimenin tam anlamıyla “mış gibi” yaşıyoruz.
Dinlermiş gibi…Anlarmış gibi… Duyarmış gibi. Körler çarşısında ayna satan tacir misali tüm bunların farkına vardığımızda ise iş işten geçmiş oluyor; çünkü avuçlarda kalan tek şey adına “tecrübe” koyduğumuz aldanmışlıklara eklenen can kırıklarıyla tıka basa dolu koca bir yalnızlık oluyor.
İşte -şu sıralar olduğu gibi- bu durumlarda anne babasının kavgasından korktuğu için masanın altına saklanıp, ellerini kulaklarına bastırarak hıçkıra hıçkıra ağlayan bir çocuk gibi; anlamsız savaşlardan, ucuz kavgalardan, basit hesaplardan kaçıyor, kalbimin derinliklerine saklanıyorum. Bugün var, yarın yok mevzuların hengâmesi içinde ölüp gitmektense, dünlerin yarınlarda da var olacak olan, hakikat incilerini toplayarak yaşamak daha insanca geliyor bana. Kitaplara sığınıyorum.
Peki neden bu haldeyiz?
Sanırım başta kendi nefsim bu dünyaya ne için gönderilmiş olduğumuzu ve aslında gelmenin gitmenin ilk adımı olduğunu unuttuğumuz için.
Başka bir şey için değil sırf bizi göndereni razı etmeye geldiğimiz gerçeğini hafızamızın en kuytu köşelerine attığımız için.
Kulluğun öylesine şefkat ile yanyana yazılmış olduğunu sandığımız için.
Kişinin kendine şefkatinin kul oluşunun ama başkasına şefkatinin ise Rabbine kul oluşu olduğunu içselleştiremediğimiz için.
Dilimizle ayan beyan her zaman ve mekânda aslında dile getirdiğimiz gerçekleri ahvalimize yansıtamadığımız; söylem ile eylemlerimiz birbirini yalanladığı için.
Ve asıl olanın bilmek değil yapabilmek, söylemek değil yaşayabilmek olduğunu yazık ki ertelediğimiz için.
Sonuçta da yazık ki dilimiz ne olduğunu anlatmaya çalışırken halimiz ne olmadığımızın en büyük ispatçısı ama anlamanın dilini bilmeden anlatmanın sancısıyla ölüyoruz.
Evet, sağımız solumuz önümüz arkamız üstümüz altımız eğri artık ama bundan da zor olanı sanırım “emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak.”
Çünkü inançlarının közüne davranışlarıyla üfleyemeyenler; kötülüğe, haksızlığa, zulme, adaletsizliğe hizmetin onursuz köprüsü oluyor böylelikle. Bunu da kötülük yaparak değil; zulme, haksızlığa, adaletsizliğe sessiz kalarak, yani pasif “iyi” kalarak yapıyorlar.
Bu noktadan baktığımızda ise eli kolu yıkamak, başı meshetmek yetmiyor şüphesiz. Akla abdesti ilimle, gönle abdesti ise samimiyet ve teslimiyet ile aldırmak gerekiyor. Bunlar olmadan vicdan, insaf, feraset ve basiret devreye girmiyor ve sadece tenin aldığı abdest ile namaz kuru bir ritüel halini alıyor ve günümüz çoğunluğunun yaptığı gibi bir borç ödeme seansına(!) dönüşüyor.
Bilmiyorum.
İyi, güzel, doğru, hak ve hakikat adına ne varsa; sevgi, şefkat, rahmet, merhamet ve en çok da adalet adına ne varsa yaşamayıp sadece dillendirdiğimiz için mi eğriye ve yanlışa olan bu aşkımız yoksa sırf Rabbin ihtişam ve kudretini görebilmek adına birer nimet olarak verilen gözlerimizi külfete çevirip onun bunun şunun ayıp, günah ve kusuruna odaklanmak daha mı kolayımıza kaçıyor!
Olmaz dediğiniz o kadar çok olmazı, yapmaz dediklerinizin ihanetini, gitmez dediklerinizin kalleşliğini o kadar derin yaşıyorsunuz ki şaşırmak giderek uzaklaşıyor alıp verdiğiniz her nefesle.
İşte bu yüzden de “dünya eksildi” diyorum her fırsatta…
Sözün erdemine sahip insanlar azaldıkça, doğruluğun paha biçilemez bir hazine olduğu gerçeğini unuttukça, günü kurtarmak adına söylediğimiz yalanların ardı arkası kesilmedikçe, kendimizi olduğumuzdan farklı gösteren maskelerin altında huzurlu hissettikçe tüketiyor, tüketiyor, tüketiyoruz.
Hem kendimizi hem değerlerimizi hem maneviyatımızı hem de en yakın çevremizden başlayarak tüm dünyayı.
Üstelik hep bir “haklılık” edası içinde.Karşımızdakinin hak ve hukukunu hiçe sayarak.
Hep “haklı” olma edası içinde kıvranan birileriyle de “hakkı kaldırmak” imkânsız hale geliyor ve kendinizi bu kez yalnızlığa, o derin sessizliğe, içinizin Hira’sına terk ediyorsunuz.
Evet, insan en çok da böyle demlerde -milyonların içinde de olsa- yalnız kalabiliyor. Çünkü bu noktadaki yalnızlık yanında kimsenin olmaması değil, seni anlayacak kimsenin olmaması. O an kendini çok kalabalık bir mezarlıkta “tek canlı” gibi hissediyor insan. Sen doğruyu görüyorsun ama etrafındakiler seni gördüğünü görünceye kadar bu yalnızlığı bir yaşam biçimi olarak seçiyorsun.
Bu münzevi sessizlikte ise aslında yaşamanın “biliyorum” zannının konforundan hiçbir şey bilmediğini fark etmenin ızdırabına doğru hızla yürümek gibi bir şey olduğunu farkediyorsun. Çünkü yanıla yanıla, acıya acıya, kanaya kanaya öğreniyorsun; bildiğinin yanıldığına bile yetmediğini. Zamanla bilmeyle yarışmaktan vazgeçiyor, bilmediklerinin bildiklerinden çok daha fazla olduğunu bilmeye başlıyorsun.
Her şeyin iyi olması için, kendimi biraz daha iyi bir insan eylemeye gayret etmekten başka bir şey gelmezken elinden bu tefekkür deryası içinde kulaç atarken de düşünüyor, düşünüyor, düşünüyorsun!
Varlığımız birlikte olduğumuz insanlara safa mı, cefa mı? Yanımıza gelenlere kalbimizden zehir mi ikram ediyoruz muhabbet mi?Yük mü alıyoruz, yük mü oluyoruz?
Zira yaşanmışlıkların bir başkasına nasihat etmenin müthiş keyfi dururken, kendine söz dinletebilmenin muazzam ızdırabına talip olmanın ancak seçkinlerin kârı olduğunu öğretiyor; hem de kafana vura vura.
Oysa ki aslında dava kendini doğurma davası.İçine hicret edip oradaki kiri, pası, kini, öfkeyi, nefreti buğzu ve adaveti temizleme davası.
Ama biz kirli bir saraya padişahın misafir olmayacağını bile bile o kirli paslı kalplerimizle üzerimize zerrece toz kondurmuyor; bizim gibi düşünmeyeni kovuyor, istemediğimiz gibi davrananı haklıyor, dilemediğimiz şekilde söz söyleyenin dilini koparacak kadar küstahlaşıp Allah’a kul olduğumuz vehmi içinde ömür tüketiyoruz.
Çivisi her geçen gün biraz daha çıkıyor dünyanın ve biz bu yozlaşmayla birlikte mukaddeslerimizi de, aidiyet hislerimizi de, doğrularımızı da, mesuliyet duygumuzu da, suallerimizi de bir bir yitiriyoruz. Öncelikle kendimize, fikrimize, insanımıza sonra ait olduğumuz manevi mirasa, tarihimize, coğrafyamıza düşman oluş serüvenimiz böylece başlıyor.
Bu noktada da hiç kimse tarafından eleştirilemeyecek kadar mükemmel, herkesi eleştirebilecek kadar bilgili insanlar olduğumuz vehmine kapılıyoruz.
Tembelliğimizi de, kolaycılığımızı da, öğrenilmiş çaresizliğimizi de göremiyor; ezberlerimizi bir tarafa atamıyoruz. Hamasi nutuklarla cûşa gelince de bütün meselelerimizi hallettik zannediyoruz. Düşünmek istemiyoruz, çünkü hatalarımızdaki sorumluluk payımızla yüzleşmek ürkütüyor bizi, tefekküre niyetimiz, muhasebeye çapımız, mücadeleye gayretimiz yok!
Kendimizi kandırmaktan vazgeçmek güzel, karanlığı fark etmek iyi, ışığın yanması gerektiğini dert etmek âlâ, peki biz bu işi nasıl çözeceğiz?
Sanırım anlatmayı bırakıp anlamaya çabalayarak. Tebliğden vazgeçip temsil ederek.
İlkin kendimizi, sonra çevremizi, sonra tüm yaratılanı ve en sonunda da kainatı okumaya başlayarak.
“Emanet” bilincini iliklerimize kadar işleyeceğiz.Aldığımız nefesin dahi bize ait olmadığını içselleştireceğiz.
Böylelikle eşya üzerindeki tasarruf hakkımıza bir hudut koyacak, şekil ve üslûbu büyük bir ciddiyetle sorgulayıp Müslümanca bir okuyuş üzerinden yeniden tanımlamaya mecbur hissedeceğiz. Kapitalizmin vahşi, sekülaritenin cazip, modernitenin ayartıcı davetine kendimizi tatmin yollu bir reaksiyon yahut vicdanımızı rahatlatmak için bir tavır olsun diye değil; Müslüman olduğumuz için, başka türlüsünü yapmaya hakkımız olmadığı için, yerlerin ve göklerin Rabbine kul olduğumuz için bunu yapmaya mecbur olduğumuzun farkına varacağız.
Bir annenin kayıp evladını aradığı gibi, bir oruçlunun iftar anında suyu araması gibi, bir hastanın şifa aradığı gibi, bir âşığın asırlardır görmediği sevgilisini köşe bucak aradığı gibi tüm yaratılmışa hizmet edebileceğimiz vesileleri arayacağız böylelikle.
Borçlunun borcuna kendi borcumuza koşturduğumuz gibi koşacağız. Hastanın tedavisi için kendi hastalığımıza derman arar gibi uğraşacağız. Boynu büküğün yüzünü güldürmeye, açın karnını doyurmaya, yoksulun sofrasına katık olmaya, yetimin yüreğine dokunmaya, talebenin yetişmesine, garibin işinin hallolmasına uğraşarak tüketeceğiz ömür dediğin çileyi.
Kimbilir işte belki o gün ama sadece o gün kavuşacağız gerçek huzura…
Seyfettin BUDAK
İç Pusulan Bozulduğunda Hayat Kime Ait Olur?
Adnan ÖZ
Kupada iki de iki yaptık!
Önder GÜZELARSLAN
Muğla Şehit Ziya İlhan Dağdaş Mesleki Ve Teknik Anadolu Lisesi
Aydan KURT
Yorulmuyor musun?
Mehmet Nuri BİNGÖL
Sahtelerin Tasallutu
Halil MERT
İki Farklı Kader, İki Farklı Devlet Aklı
Fatih ORUÇ
Abd-Cıa ve Darbeler
Eyüphan KAYA
İnsanlık Alemi Veda Hutbesini Arıyor
Erol AYDIN
İnsan Olmanın En Ağır Yükü
Nihat Güç
İyi İnsan, Kötü İnsan
Gülay ÇETKİN
Denizlide okullar kaosa mı sürükleniyor?
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
21. Yüzyılın Öğrenci Profili: Alfa Kuşağı
Fatma Saçak Akbulut
SEVGİ DİLİ
Aydın BENLİ
MİLLİ DUYGULAR ÖLDÜRÜLÜRSE NE OLUR?
Mehmet BOZKURT
Suçlu Kim? Müslümanlar mı?
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Hamdi TEMEL
Limon Tuzu: Masum Bir Ekşilik mi, Bilinmesi Gereken Bir Kimya mı?
Ravza ZEYBEK
Bizim çocukları ateşe atan kim?
Songül KARAMAN
YA RAB
Ahmet SAĞLAM
Kaçınılması Gerekenler
Cevahir AYDIN
El alem Jürisinin Sahte Kürsüsü
Özlem Gürbüz
Geçmişten Ders, Geleceğe Umut
Recep YAZGAN
Beyaz leke gösterir…
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Adnan İPEKDAL
Dijital İçerik Üretme Seferberliği
Bülent ERTEKİN
Bayraklı’daki Söyleşi Üzerinden Ciddi İddialar
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Ahmet DÜZGÜN
Kimse mucize beklemesin
Vehbi KARA
Kocatepe Olayı
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Sevgi Mi Bağ, Yoksa Görünmez Bir Kafes Mi!
Ahmet Eren KURT
Sessizlik Bazen Bir Tercih Değil, Son Çaredir
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Servet ZEYREK
Yedinci Oğul Nerede?
Hüseyin KURT
Telekonferansın Ardındaki Gerçek: Büyük Kürdistan’ın Güncel Senaryosu
Hasan KARADEMİR
Giriş: Foucault'nun Eleştirel Soykütüğünün Temelleri
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı iken oruç tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (1)
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Mesut CİHAT
Allah'ın Zatı ve Subuti Sıfatları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Batuhan ŞUORUÇ
Şıracılar
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
Mahremiyet, insanın özgür iradesiyle var oluşu!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Murat GÜLŞAN
Türk Milliyetçisinin Vicdan Muhasebesi
İsa ÇOLAKER
Aşık Veysel Şiirinin Renkleri
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Özhan KIZILTAN
Duvarların Ardında Filizlenen Hayat
Memiş OKUYUCU
Zübeyir Yetik’in Ardından…
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Cahit KURBANOĞLU
Nefis nedir ve ne istiyor?
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Levent ERTEKİN
Fakir Halkın Bağışladığı 350 Uçak
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)