Dün...
TBMM'de, milletin helal oylarıyla seçilmiş başörtülü bir kadın milletvekiline yönelik yaşananlar hâlâ hafızalardadır.
Dönemin Başbakanı'nın, Meclis kürsüsünde yaşanan olaylar sırasında sarf ettiği ve kamuoyunun hafızasına kazınan sözler, o günün siyasi atmosferini göstermesi bakımından önemlidir.
“Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Bu kadına haddini bildirin!” şeklindeki ifadelerin ardından Meclis'te yaşananlar, Türkiye demokrasi tarihinin en tartışmalı ve en acı sayfalarından biri olarak hafızalara kazınmıştır.
O gün Meclis'te yaşananlarla sınırlı kalınmadı.
Sonraki süreçte de inançlı kesimlere yönelik baskı ve dışlama tartışmaları uzun yıllar devam etti.
Çünkü kendilerini son derece güçlü gören bir anlayış vardı.
Ve bu anlayış, çoğu zaman toplumun önemli bir kesiminin yaşam tarzını, inancını ve tercihlerini ikinci plana iten bir dil kullanıyordu.
Bu dönemin sembol isimlerinden biri olarak kamuoyunda tartışılan isimlerden biri de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan'dı.
Saylan'a atfedilen ve kamuoyunda sıkça tartışılan;
“Biz asılız. Dolayısıyla bizim istemediğimiz bir şeyin bu ülkede olması mümkün değil.”
şeklindeki sözler, dönemin zihniyetini anlamak açısından farklı kesimler tarafından yıllarca eleştirildi.
Ve bugün...
“Bin yıl sürecek” denilen 28 Şubat süreci, tarihsel açıdan bakıldığında sanıldığı kadar uzun sürmedi.
O dönemin mimarları ve uygulayıcıları olarak görülen birçok isim bugün ya tarihin sert eleştirileriyle karşı karşıya kaldı ya da dünya hayatını geride bırakarak hesap gününü beklemeye başladı.
Ancak geride büyük bir tahribat kaldı.
Elbette hasar büyüktü.
Yıkılan hayaller...
Kırılan onurlar...
Eğitim hayatı yarıda kalan gençler...
Ve belki de en önemlisi; inancı ve kıyafeti sebebiyle toplumun dışına itilmek istenen insanların yaşadığı derin travmalar...
Bir dönem, inançlı Müslüman kesimin kamusal hayattan uzaklaştırılmak istendiği yönündeki eleştiriler toplumun hafızasında hâlâ canlıdır.
Ve bugün...
Bugün yaşanan toplumsal yozlaşmayı, gençliğin savruluşunu ve nesillerin kendi kültürel ve manevi köklerinden uzaklaşmasını yalnızca tesadüflerle açıklamak mümkün değildir.
Çünkü fikirlerin, politikaların ve toplumsal projelerin zaman içerisinde ortaya çıkan sonuçları vardır.
Her düşünce bir tohum eker.
Her tohum da zamanı geldiğinde kendi meyvesini verir.
Türkiye'nin yakın tarihine baktığımızda, özellikle inanç ve eğitim özgürlüğü alanında yaşanan tartışmaların ve uygulamaların toplumun hafızasında hâlâ canlı olduğunu görüyoruz.
Başörtüsü yasakları...
Üniversite kapılarında yaşanan mağduriyetler...
Eğitim hakkı ile inancı arasında tercih yapmak zorunda kaldığını düşünen genç kızlar...
İkna odaları tartışmaları...
Bunların hiçbiri bu toplumun hafızasından silinmiş değildir.
Yakın tarihimizde binlerce başörtülü öğrencinin eğitim hayatında ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldığı, üniversitelere girişlerinin engellendiği veya eğitimlerine devam edebilmek için inançlarıyla ilgili tercihler yapmak zorunda bırakıldıklarını hissettikleri kamuoyunun malumudur.
Bu dönemde yaşananların sorumluluğu yalnızca birkaç kişi üzerinden değil; dönemin siyasi, bürokratik, akademik ve toplumsal anlayışı içerisinde değerlendirilmelidir.
Ancak geçmişte yaşanan bu uygulamalara yönelik eleştiriler dile getirildiğinde, bazı isimlerin ve kurumların tartışılmaz birer sembol hâline getirilmesi de doğal olarak kamuoyunda farklı değerlendirmelere yol açmaktadır.
Türkan Saylan ismi de Türkiye'nin yakın tarihindeki başörtüsü tartışmaları bağlamında, farklı kesimlerin birbirinden oldukça farklı değerlendirdiği isimlerden biridir.
Bir kesim kendisini eğitim ve sosyal sorumluluk alanındaki çalışmalarıyla anarken, diğer bir kesim ise özellikle başörtüsü yasağı dönemindeki söylem ve uygulamalarla ilgili ciddi eleştiriler yöneltmektedir.
Demokratik bir toplumda bu eleştirilerin dile getirilmesi de, bu isimlere yönelik olumlu değerlendirmeler kadar meşrudur.
Bir dönemde başörtülü kadınların eğitim hakkı konusunda yaşanan sorunları görmezden gelerek bugün sadece “özgürlük”, “kadın hakları” ve “çağdaşlık” kavramları üzerinden tek taraflı bir tarih anlatısı oluşturmak, toplumun önemli bir kesiminin yaşadığı tecrübeleri yok saymak anlamına gelebilir.
Bizim itirazımız tam olarak budur.
Dün yaşanan mağduriyetlerin unutulmasına...
Başörtüsü sebebiyle eğitim hayatı kesintiye uğrayan kadınların yaşadıklarının küçümsenmesine...
Yakın tarihin yalnızca belirli bir ideolojik pencereden okunmasına...
Ve geçmişte yaşanan tartışmaların bütün yönleriyle ele alınmamasına...
Kimse geçmişte yaşananları konuşmayı yasaklayamaz.
Kimse mağdurların hatıralarını değersizleştiremez.
Kimse bu ülkenin inançlı insanlarının yaşadığı acıları “Geçmişte kaldı.” diyerek hafızalardan silemez.
Elbette hiç kimseye karşı kin üretmek, düşmanlık oluşturmak veya toplumu yeniden kamplara ayırmak doğru değildir.
Ancak adalet, unutmak değildir.
Adalet, yaşananlarla yüzleşebilmektir.
Bugün Türkiye'nin gerçek anlamda demokratik, özgür ve çoğulcu bir toplum olmasını istiyorsak, geçmişte yaşanan bütün mağduriyetleri, hangi kesime karşı yapılmış olursa olsun konuşabilmeliyiz.
Başörtülü kadınların yaşadıkları da bu ülkenin tarihinin bir parçasıdır.
Onların gözyaşları da...
Kaybettikleri yıllar da...
Yarım kalan eğitim hayatları da...
Hayallerinden vazgeçmek zorunda kaldıklarını düşünen insanların hikâyeleri de...
Bu milletin ortak hafızasında yer almaktadır.
Dolayısıyla geçmişte yaşanan baskıların ve mağduriyetlerin üzeri örtülerek yeni bir toplumsal barış inşa edilemez.
Gerçek barış, unutmakla değil; hakikatle yüzleşmekle mümkündür.
Biz kimseye düşmanlık etmiyoruz.
Ancak hiç kimsenin de bizden hafızamızı terk etmemizi beklemesine izin vermiyoruz.
Dünün yasaklarını unutmadık.
Dünün mağduriyetlerini unutmadık.
Ve en önemlisi, inancı ile eğitimi arasında tercih yapmak zorunda bırakıldığını düşünen binlerce genç kızın yaşadıklarını unutmadık.
Unutmak zorunda da değiliz.
Çünkü hafıza, intikam için değil; aynı yanlışların bir daha yaşanmaması için gereklidir.
Dünün yasakçı anlayışlarını sorgulamak kimseye düşmanlık değildir.
Geçmişte yaşanan mağduriyetleri hatırlatmak da toplumu kutuplaştırmak değildir.
Asıl tehlike, geçmişin hatalarından ders çıkarmak yerine onları konuşulamaz hâle getirmektir.
Biz konuşmaya devam edeceğiz.
Hakikati hatırlatmaya devam edeceğiz.
Ve hangi görüşten, hangi kesimden gelirse gelsin; bu ülkede hiç kimsenin inancı, kıyafeti veya dünya görüşü nedeniyle eğitim, çalışma ve kamusal hayata katılma hakkından mahrum bırakılmaması gerektiğini savunmaya devam edeceğiz.
Çünkü unutulan her mağduriyet, yeniden yaşanma ihtimali taşıyan bir tehlikedir.
DÜNÜN YASAKÇI ZİHNİYETİNİ UNUTMAYACAĞIZ!
Selâm ve dua ile.