Selçuk bey ve Süleyman şahdan (...) sonra Dandanakan zaferini kazanan Tuğrul Bey Selçuklu devletinin sultanı ilân edilmiştir..
Tuğrul beyin kardeşi Çağrı Bey’in doğudaki fetihleri sürerken 1047 yılında Bizanslılar tarafından Tuğrul Bey’in amcası Musa Yabgu’nun oğlu Hasan şehid edilmiş, bir yıl sonra Tuğrul Bey’in kardeşi İbrahim Yınal komutasında Selçuklular, Pasinler’de Bizanslıları mağlup etmiştir. Tuğrul Bey, 446/1054 yılında Azerbeycan bölgesini yönetenleri kendisine tâbi kılmış, Bizans topraklarına gelerek Malazgird’i kuşatmış, ancak kışın bastırmasıyla geri dönmüştür.
ABBASİ HALİFESİNİN TUĞRUL BEYİ BAĞDATA DAVET ETMESİ, Şİİ (RAFİZİ) BÜVEYHİ DEVLETİNİN SONA ERMESİ
Büveyhîlerin komutanı Besâsirî’nin Abbâsî halifesi aleyhine tavırlarının da etkisiyle, hâlife el-Kâim Biemrillah, Tuğrul Bey’i Bağdad’a davet etmiştir. Tuğrul Bey’in Bağdad’a yaklaşmasıyla, Besâsîrî, Bağdad’dan kuzeye doğru çekilmişti.Büveyhî hükümdarı el-Malikürrahim, Tuğrul Bey’e itaatini bildirdi. Halife hutbeninTuğrul Bey adına okunmasını emretti. Tuğrul Bey’in Bağdad’a girişinden (Ramazan 447/Aralık 1055) sonraki gün şehirde çıkan çatışmalar neticesinde, Tuğrul Bey tarafından, el-Malikürrahim ve adamlarının yakalanması ve hapsedilmesiyle, Şiî Büveyhî devleti sona erdi.
TUĞRUL BEYE ''RÜKNÜD-DÜNYA VE' D- DİN'' LAKABI VE ''YEMİNÜ EMİRİÜL MÜMİNİN '' ÜNVANI VERİLMESİ
Tuğrul Bey, halîfe el-Kâim Biemmrillah tarafından hilâfet sarayına davet edilmiş, sancaklar, hil’atler verdiği Tuğrul Bey’e kılıç kuşatarak, onu “garbın ve şarkın hükümdarı” ilân etmiş (zilkade 449/1058) ve ona “Ebû Tâlib” künyesi ile “Ruknü’d-dünyâ ve’d-din” lakabı ve “Yemînü Emüri’l-müminin” unvanını vermiştir.
Tuğrul Bey, isyan eden kardeşi İbrahim Yinal’in isyanını bastırılmış ve onu affetmişti (441/1049-50).134 Tuğrul Bey, Fâtımîler ile de irtibata geçerek, tekrar isyan eden İbrahim Yinal ile uğraştığı dönemde,135 harekete geçen el-Besâsîrî, Bağdad’ı ele geçirmiş, hutbeyi Fâtımîler adına çevirmiş, ezanı Şiî tarzında okutmuş, halife Bağdad dışına gönderilmiştir. Tuğrul Bey, kardeşinin isyanını bastırıp tekrar Bağdad’a gelerek, halîfeyi getirtip makamına oturtmuş, üzerine gönderilen orduyla Besâsîrî mağlûp edilip öldürülmüştü.Büyük Selçuklu Devletinin ilk sultanı Tuğrul Bey, Ramazan 455’te (Eylül 1063), 70 yaşında, vefat etti ve Rey’deki türbesine137 defnedildi. Kaynaklarda Sultan Tuğrul’in adaleti ve dindarlığı övülmektedir.
TUĞRUL BEYİN EŞARİLİĞE KARŞI TUTUMU
Tuğrul Bey zamanında mezhepler tarihi ile ilgili önemli olaylardan biri de elEşarî’nin minberlerden lanetlenmesidir. Ebu’l-Hasan el-Eşarî’nin minberlerde lanetlenmesi, 445 (1053) yılında ilan edilmiş ancak el-Kuşeyrî, kendilerinin bu konudaki delillerini sultanın dinlemediğini Bu sürecin Alparslan tahta çıktığında Nizamulmülk tarafından sona erdirildiği,151 on (diğer bir kayda göre on dokuz) yıl sürdüğü kaydedilmektedir.15
Daha sonrasında Danişmend Oğulları’nın kurucusunun babası Türkmen Danişmend (Bilge) Ali Taylu, Harezm ve Maveraünnehir’de (Buhara’da) Selçuklu şehzâdelerine muallimlik yapmıştır. İbn Tağrîberdî’nin (ö. 874/1469) Bu konuyla ilgili verdiği bilgileri aktaran Mikail Bayram’a göre Eşarilerin lanetlenmesi, Tuğrul Bey’in aldığı eğitimin etkisinde kalıp Mu’tezilî bir tutum benimsediğ görüşünü ön plana çıkarmıştır.. Tuğrul Bey, Mu’tezile mezhebi mensuplarının Kur’ân-ı Kerîm’in mahlûk olduğu görüşünü savunmakta ve mezhebî tercihini, Eş’arî ulemâya karşı savunmaktadır.
Tuğrul Bey’in “bana göre Eş’arî bid’atçıdır. Mu’tezile’ye karşı haddini aşmıştır” şeklinde tercüme edilen ifadesi, “Eşarî’nin ortaya koyduğu görüşle Mu’tezile’den daha kötü bir bidatçi olduğu” şeklinde tercüme edilmektedir. Bu ikincisine göre, Tuğrul Bey Mu’tezile’yi de bidatçi saymakta ve Eş’ariler ile aralarında bir mukayese yapmaktadır.
TUĞRUL BEYİN BAĞDATA HANEFİ ALİMİ KADI OLARAK ATAMASI
Ayrıca Tuğrul Bey Mu’tezile karşıtı ve Ehl-i Hadis’e yakın bir Hanefi olan Ebû Abdullah ed-Dâmeğânî’yi (ö. 478/1085),159 Bağdad’da kâdı’l-kudat olarak atamıştır. ed-Dâmeğânî’nin Eşarileri lanetlemeyi tasvib etmeyen, Eş’arilere ta’n edenlerin Ehl-i Sünnet’e t’an etmiş olacağını” ifade eden bir de fetvası vardır.161 edDâmeğânî’nin kayınpederi es-Simnânî (ö. 466/1073) de Hanefî olmakla birlikte aşırı (muğâlî) bir Eşarîdir. Minberlerde el-Eşarî’nin lanetlenmesine Abbasî halifesinin müdahale ettiği, bu dönemde “Abbasi halifeleri Eş’arî savunucuları”166 oldukları tespitleri tartışmaya açıktır. Diğer taraftan onların “Harun Reşid devrinde, Ebû Hanife’nin öğrencisi Ebû Yusuf’u (ö.798) baş kadı tayin ederek Hanefiliği bir manada Resmî mezhep haline getirdikleri ve Selçukluların da Abbasilerin bu mirasını devraldıkları” kaydediliyorsa da durumun öyle olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Selçuklular Bağdad’a hâkim olduklarından baş kâdî Şafiî İbn Mâkûlâ görevdeydi. Onun vefatından (Zilkade 447/1056) sonra Hanefî olan Ebû Abdullah Muhammed b. Ali el-Dâmeğânî (ö. 478/1085) atanmıştır.
Tuğrul Bey Bağdad’a girdikten bir gün sonra, asker ile halk arasında, çıkan ve çatışmaya dönüşen olaylara Şiilerin oturduğu Kerh mahallesinin sakinleri karışmamışlardı. Ayrıca onlar, Oğuzları himaye etmişlerdir. Bu olaydan sonra Nakîbü’l-Aleviyyîn olan Adnân b. er-Rızâ huzura çağrılmış, vezir Kundurî, sultanın teşekkürlerini bildirmiş, onun ve Kerh mahallesinin muhafazası için asker tahsis edilmiştir.
TUĞRUL BEY BAĞDATTA HUTBELERDE ADI HALİFEYLE BİRLİKTE OKUTULMUŞTUR
Tuğrul Bey’in Bağdad’a gelişiyle birlikte hutbelerde adı halifeyle birlikte okunmuştur. Ezanlardaki Şiî alameti kaldırılmış, Sünnî şairler Kerh mahallesine geçip sahabeyi öven şiirler okumuşlardı. Halifenin veziri Reisu’r-ruesa’nın emriyle Şîîlerin önde gelenlerinden Ebu Abdullah Cellâb öldürülmüştür. Şiî âlim Ebu Cafer et-Tûsî’nin (ö. 460) evi yağmalanmıştır.
Nizâmülmülk’ün verdiği bilgilere göre, Sultan Tuğrul ve Sultan Alparslan devirlerinde hiçbir ateşperest, Hıristiyan, Rafızî ortaya çıkıp bir Türkten ileri bir mevki elde etmeye cesaret edemezdi. Zengin Türklerin kâhyaları, hizmetkârları Horasanlı Hanefî veya Şafiî mezhebinden olan temiz adamlardı. İster köle ister kâtip olsun Iraklı, bozuk inançlıları kendilerine yaklaştırmazlardı. Türkler onlara Deylemî mezhepli diyerek asla bir görev vermedikleri gibi verilmesini de doğru bulmazlardı
– SULTAN ALPARSLAN VE NİZAMÜLMÜLK DÖNEMİ (456-465 / 1064-1072)
Sultan Tuğrul Bey’in çocuğu yoktu. Veliahdi kardeşi Çağrı Bey’in oğlu Süleyman’dı. Sultan Tuğrul Bey’in vefatı üzerine vezir Amidülmulk el-Kundurî, Süleyman’ın sultanlığını ilân etmiştir. Ancak Çağrı Bey’in diğer oğlu Alparslan, taht mücadelesine girmiş, rakiplerini mağlup edip Rey’de Cemaziyelevvel 456/Nisan1064’te tahta çıkmıştır. Sultan Alparslan, daha sonra Kundurî’yi azlederek, yerine daha önceki görevlerinde veziri olan Nizâmülmülk’ü tâyin etmiştir (Aralık 1064).
Önce hapsedilen Kundurî, Nizâmülmülk’ün de tahrikleriyle idam edilmiştir.186Alparslan 456/1064’de Arran, Gürcistan, Kars ve Ani’ye hakim olmuş, 459/1066-67’de de Aral çevresini itaat altına almıştır. Alparslan, Fâtımîlerin hakimiyetindeki Mısır’ı fethetmek üzere sefere çıkmış, ancak Haleb’e geldiğinde Bizans imparatorunun Doğu Anadolu’da olduğunu öğrenip bir kısım kuvvetlerini Suriye’nin zaptı için orada bırakıp süratle geri dönmüstür. Sultan Alparslan 463/1071’ de Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’e karşı Malazgirt’te kazandığı zaferle Anadolu kapılarını Türk-İslâm dünyasına açmıştır.
SULTAN ALPARSLANIN HANEFİ ALİMLERE İTİBAR ETMESİ
Maveraünnehir seferine çıkan Sultan Alparslan 10 Rebîü’l-evvel 465/24 Kasım 1072’de esir bir kale muhafızı olan Yusuf Harizmî tarafından yaralanması sonrasında vefat etmiştir.188 Bazı kaynaklar Alparslan’ı şehid edeni Batınî olarak göstermektedir. Ancak bu iddia kabul görmemektedir. Alparslan, Hanefî âlimlere itibar eder, Ebû Nasr Muhammed el-Buharî’yi yanında bulundururdu.190 Onun döneminde Müstevfî Şemsülmülk Ebû Sa’d (ö.494/1101),191 Bağdad’da gidip (459/Ocak 1067) Ebû Hanife’nin türbesinin yanına,onun mezhebine mensup olanlar için bir medrese yaptırmış, müderris tayin etmiş, vakıf tahsis etmiştir.
VEZİR NİZAMÜLMÜLKÜN ŞAFİİ OLMASI MESELESİ
Tuğrul Bey zamanında başlatılan Eş’arîlerin lanetlenmesi, onun ölümüyle sona ermiştir. Ancak sultan Alparslan, Şâfiî olan veziri Nizamülk’ün193 Hanefî olmasını temenni etmekte, bu durum Nizamülmülk’ü endişelendirmekteydi:
Şehit Sultan (Alparslan) kendi mezhebinde o kadar katı ve dürüst idi ki, (şu) şözü defalarca söylemişti: “Ah, ne yazık; Eğer vezirim Şafiî mezheb(inden) olmasaydı, çok daha siyasetli bir heybetli olurdu.” Ve kendi mezhebine böylesine ciddi (olarak bağlı) olması, Şafiî mezhebine itikadı ayıp sayması sebebiyle ben ondan daima endişeli idim ve korkardım.”
Nizamülk’ün Alparslan’ın “Şafiî mezhebine itikadı ayıp saymasından”
bahsetmesi dikkat çekicidir. Bununla birlikte, Alparslan döneminde, Nizamiye Medreseleri’ni yaptıran Nizâmülmülk, bu medreselere zengin gelirli vakıflar bağlamıştır. Bağdâd Nizamiye Medresesi için yapılan vakıftan anlaşıldığı şekliyle bu medreselerde ders verecek müderristen kütüphanecisine kadar görevlilerin usûlde(itikadde) ve furûda (fıkıhta/amelde) Şâfiî mezhebinden olmalıydı.
Bu durum, bazı araştırmacılar tarafından, “Eş’arilik, Nizâmülmülk eliyle Selçuklu Devleti’nin resmî akidesi oldu.” diye yorumlanmasına sebep olmuştur. “ Nizâmülmülk devrinde Eş’ariliğin hükümet ricali tarafından tutulması ve Nizâmiyye Medresesi’nde tedrisatın bu cepheden yürütülmesi, Irak, İran ve Suriye’de mezhebin inkişafına sebep oldu.”
NİZAMİYE MEDRESESİNDE HANEFİ- MATURİDİ VE ŞAFİİ -EŞARİ İTİKADI KÜLTÜRÜ HAKİMDİ
Yörükan’a göre Nizamiyye medreselerinde (onun deyimiyle kadîm Bağdad medresesi) okutulan akaid kitapları, Eş’arî esaslarına göre yazılmış ve diğer Sünnî mezheplerin mensupları da bu kitapları okumaya devam etmişlerdir. Mâturidî mezhebi mensuplarının ellerinde Eş’arî kitaplarından başka bir şey yoktur. Sönmez Kutlu, Selçuklular döneminde Hanefî Mu’tezilîlere ve İsmailî/ Batıniliğe karşı bir cephe oluşturmak amacıyla Eş’ariliğin resmî bir mezhep olarak benimsendiğini ve Nizamiye Medreselerinin kurulduğunu kaydetmektedir.
Ancak Kutlu’nun da ifade ettiği gibi “Türkler arasında bu medreselerin etkisinin sanıldığı kadar güçlü olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu Nizamiye Medreselerinin yanı sıra Hanefî-Mâtürîdîlerin kendi medreselerinde Hanefî-Mâtürîdî kültür okutulmaya devam etmiştir. Selçuklular dönemi Mâtürîdî’nin görüşlerini savunan âlimlerin yetişmesi bakımından en verimli bir dönem oldu ve Hanefî-Mâtürîdî çizgide hem fıkıh hem de kelam sahasında son derece önemli eserler200 yazıldı.”
NİZAMİYE MEDRESELERİNİN AMACI; Şİİ RAFİZİ FATİMİLERE KARŞI EHLİ SÜNNET AKİDESİNİN GÜÇLENDİRİLMESİYDİ
Nizâmiyye medresesinin kuruluş gayesi, devletin ihtiyaç duyduğu görevlileri yetişmenin yanısıra, Şîî Fâtımîlerin Sünnî Abbâsîleri ve Selçukluları yıpratmak amacıyla siyâsî ve askerî faaliyetlerinin yanısıra ilmî açıdan da yoğun bir propagandaya giriştikleri bir dönemde Ehl-i Sünnet akidesini güçlendirmek olarak görülmektedir.
Ancak burada dikkat çekilmesi gereken başka noktalar vardır. Besâsîrî hadisesinde Selçuklulara karşı cephe almış olan Fâtımîler ağır ekonomik krize sürüklenmiştir. Hasan Sabbah’ın İsmâiliyye’ye girmesi sürecinden de anlaşılacağı gibi Selçuklu toprakları içerisinde bunu sağlayabilen bir İsmâilî davet etkinliği vardı. Ancak Hasan Sabbah’ın İsmâiliyye mezhebini kabülü (464/1072) henüz gerçekleşmemiş, Alamut kalesi, onun eline 483/1090 yılında geçmiştir.
Nizâmülmülk, Şafiî mezhebine bağlılıkta taassub gösteriyordu. O, Hanefileri kadı olarak atıyor, Şâfiîleri ise medreselere tayin ediyordu. Bunda gayesi, Şafiîlerin fıkıh ile iştigal etmeleri ve onlardan olan
fakîhlerin çoğalması, diğer taraftan, Hanefî olan kadıların da mahkeme işleriyle uğraşarak, fıkıhla iştigallerinin azalması ve gerilemeleri/âtıl hale gelmeleriydi.
HUTBENİN ABBASİ VE ALPARSLAN ADINA OKUTULMASI
Alparaslan zamanında Selçukluların hakimiyeti için anlamlı bir gelişme daha olmuştur. Mekke emiri Muhammed b. Ebî Haşim, 462/1069-70 yılında elçi gönderip şehirde hutbenin Abbasi halifesi ve Alparslan adına okunduğunu ve ezandaki Şîî ibaresinin terk edildiğini haber vermiştir. Sultan da ona otuz bin dinar ve hil’at verdi ve yıllık tahsisat bağladı.
NİZAMÜLMÜLKÜN SİYASETNAMESİNDE Kİ DURUM BUGÜN Kİ SURİYE VE IRAKTAKİ MEZHEBLERİN JEO POLİTİK DURUMUN HEMEN HEMEN AYNISIDIR(ÖNEMLİ)
Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme’sinde verdiği bilgilerden devletin başlangıçta, Tuğrul Bey ve Alparslan zamanında, Şîa hakkında hassas olduğunu anlıyoruz. Başlangıçta devlette görev alacakların mezhebinin ve yaşadığı bölgenin sorgulandığını, Şîî olarlar ve Şîîlerin yaşadığı bölgelerden olanlara görev verilmediği, buna riayet etmeyen yöneticilerin hoş karşılanmadığı görülmektedir.
Sultan Tuğrul Bey zamanında olduğu gibi Sultan Alparslan “hiçbir Rafızî” ortaya çıkıp bir Türkten ileri bir mevki elde etmeye cesaret edemezdi. Zengin Türklerin kâhyaları, hizmetkârları Horasanlı Hanefî veya Şafiî mezhebinden olan temiz adamlardı. İster köle ister kâtip olsun Iraklı, bozuk inançlıları kendilerine yaklaştırmazlardı.
Türkler onlara “Deylemî mezhepli” diyerek asla bir görev vermedikleri gibi verilmesini de doğru bulmazlardı. Bir kişi kâhyalık, ferraşlık, rikâbdarlık isteyerek bir Türk’ün hizmetine girmek isteyince, ondan hangi vilâyetin hangi şehrinden, “hangi mezhepten olduğunu” sorarlardı.
Eğer Hanefî, Şafiî, Horasanlı ve maveraünnehrli olduğunu söylerse, onu kabul edecekler. Fakat “Kum, Sâve ve Rey’den olup ve Şiîyim” derse, “Git; biz yılan besleyen değil, yılan öldüreniz” derlerdi.. Kendilerine pek çok mal ve para teklif etseler bile onları reddedip, sarayına kabul etmezlerdi. Eğer Sultan Tuğrul ve Sultan Alpasrlan bir emirin veya bir Türk’ün, bir Râfızîyi hizmetine aldığını duysaydı, kızıp onu cezalandırırdı.”
SULTAN ALPARSLANIN KOMUTANI ERDEM'E RAFİZİ BİRİNİ KATİB YAPMASINA KIZMASI
Nizamülk tarafından nakledilen bir olayda, Şîî (Râfızî) birini hizmetine alan Erdem isimli komutana karşı Alparslan’ın tavrı dikkat çekicidir. Konuşmanın sonunda görüşleri sorulan âlimler, “Râfızîlerin müşrik ve öldürülmeleri gereken kimseler olduğuna” dair rivayetler gündeme getirmektedirler:
SULTAN ALPARSLANIN GÜNÜMÜZE IŞIK TUTAN MÜTHİŞ SÖZLERİ (ÖNEMLİ)
(..)Sultan her ikisinide huzurdan kovdukdan sonra ; Sonra (sultan)
- “suç bu adamcağızın değildir: Suç, bir kötü mezhepliyi kendi hizmetine alan Erdem’indir. Ben defalarca sizlere söylemişimdir ki, sizler Horasanlı ve Maverâunnehrli Türklersiniz. Bu diyara yabancısınız; bu vilayeti ben kılıçla ve zorla almışım. Irak ahalisi çoğunlukla, kötü mezhepli, kötü dinli, kötüitikadlı ve Deylem taraftarı olurlar. Türk ile Deylem arasındaki düşmanlık ve ihtilaf bugüne ait değildir. Allah, Deylemlilere musallat oldukları için Türkleri yüceltmiştir. Allah’ın lütfu ile Türkler, (hem Müslümandırlar, hem de) temiz dinlidirler. Onlar (Deylemliler) boş şeyler (hevâ), bid’at (ile uğraşırlar) ve kötü mezheplidirler. Türkler (karşısında) aciz kaldıkları müddetçe, itaat gösterirler. Türklerin işlerinde zayıflık zuhur ederse, onlar kuvvet kazanırlar, Türklerden öcalmaya çalışırlar” dedi.
Sonra (sultan), emretti: at kılı getirdiler: arasından bir parça kıl çekti; Erdem’e, “bunu kopart” dedi. Erdem aldı ve kopardı. Ona başka beş kıl verdi, onu da koparttı. Sonra (sultan) bir ferrâşa emir verdi: Bu kıllardan bir ip büküp getirdi: Sultan (bunu) Erdem e verdi (Erdem), her ne kadar çalıştı ve zorladı ise de koparamadı. Sultan,“düşman da tıpkı bunun gibidir: Birer, ikişer, beşer ile başa çıkmak kolay olur; lakin, çoğaldıkları ve birbirlerine sırt verdikleri zaman, onlar yerlerinden kaldırılamazlar.
Bu, Erdem’in, “O, hep zehir olsa, bu devlete ne yapabilir sözüne cevabtır.” dediğinin cevabıdır: Bunlar tek tük Türkler arasına girip memuriyetleri ellerine geçirdikleri, Türklerin ahvaline vakıf oldukları zaman, kısa bir zamanda Irak’da bir isyan zuhur eder, veya Deylemliler memlekete hücum ederler, bunlar da gizli veya açıktan açığa onlarla bir olurlar; Türkleri helak (etmeye) çalışırlar.Sen Türksün ve Horasan ordusundasın. Senin kedhüdânın ve hizmetkârının hep Horasanlı olması gerekir ki işine bozukluk gelmesin.”
Alparslan’ın bu açık ifadelerinden anlaşılıyor ki, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Büveyhoğulları Devleti’nin yerine geçtiği halde, hala Şîî Büveyhoğulları Devleti’nin taraftarlığını güden ve bu devletin geri gelmesini isteyen büyük bir zümre vardır. Alparslan, Şîî Büveyhoğulları taraftarlarının devlet hizmetine girerek, imparatorluğu içten çökertme lerinden ciddi şekilde endişe etmektedir.
SONRASINDA GELEN DÖNEMLER
3 – Melikşah Dönemi (465-485 / 1072-1092) .............................................
4 – Berkyaruk Dönemi (485-498/1092-1104)..............................................
5 - Muhammed Tapar Dönemi (498-511/1105-1118)
6 – Sencer Dönemi (511-552/1118-1157) .....
FAZLA BİLGİ İÇİN ;
İstanbul Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı
Doktora Tezi
BÜYÜK SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE ŞÎA
Adem ARIKAN (2502040107)-2010