Prof.Dr. Veyis Değirmençayın önemli bir doktara çalışması olarak bilinen 2023 yılında Yazma eserler kurumu tarafından yayınlanan Sultan Veledin Rebâbnâmesi, manzum olarak Türkçeye çevirdiği bu çalışmada Veledin yaşadığı Anadolu selçuklu dönemi dini ve tasavvufi yaşantı hakkındaki açıklamaları verdiği bilgiler çok önemli..
Bu sebeble önemli gördüğüm bazı notlarımı paylaşma gereği duydum. Hocanın bu pratik ve öz çalışması o dönem hakkında bize çok güzel bir perspektif açısı sunuyor. Her Müslüman Türk gencinin istifadesine sunuyorum.
Bir kenara not etmesi dileğimle. Anadoludaki Selçuklu Türklüğü ve irfanı hakkında Bu çalışma, bir giriş ve iki bölümden oluşmakta.
Veyis Hoca XIII. yüzyıl ile XIV. yüzyılın başlarında Anadolu’ya kısaca göz atmak gerektiğini, girişte; Sultan Veled’in yaşadığı çağda Anadolu’da siyasî, iktisadî, sosyal ve kültürel durum, din ve dinî hayat ile ilim, dil ve edebiyat hakkında önemli bilgiler veriyor...
CUMHURBAŞKANI RECEB TAYYİB ERDOĞANIN ESERİ TAKDİMİ
Bizler, Selçuklu’dan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e kadar büyük devletler kuran bir milletiz. Bu büyük devlet geleneğinin arkasında büyük bir medeniyet ve kültür tasavvuru yatmaktadır.
İlk insandan günümüze kadar gök kubbe altında gelişen her değer, hakikatin farklı bir tezahürü olarak bizim için muteber olmuştur. İslam ve Türk tarihinden süzülüp gelen kültürel birikim bizim için büyük bir zenginlik kaynağıdır. Bilgiye, hikmete, irfana dayanan medeniyet değerlerimiz tarih boyunca sevgiyi, hoşgörüyü, adaleti, kardeşlik ve dayanışmayı ön planda tutmuştur.
Gelecek nesillere karşı en büyük sorumluluğumuz, insan ve âlem tasavvurumuzun temel bileşenlerini oluşturan bu eşsiz mirasın etkin bir şekilde aktarılmasını sağlamaktır. Bugünkü ve yarınki nesillerimizin gelişimi, geçmişimizden devraldığımız büyük kültür ve medeniyet mirasının daha iyi idrak edilmesine ve sahiplenilmesine bağlıdır.
XIII. XIV YÜZYILINDA ANADOLU'DA SOSYAL VE KÜLTÜREL YAŞAM
Anadolu, siyasî ve iktisadî durum, sosyal ve kültürel yaşam, din ve dinî hayat ile dil, ilim ve edebiyat açısından I. Alâeddin Keykubad dönemi hariç, en karışık ve en çalkantılı devrini yaşamaktadır
Siyasî Durum
Anadolu Selçuklu hükümdarı I. İzzeddin Keykâvus’un 1220’de ölümünden sonra kardeşi I. Alâeddin Keykubad (1220-1237) tahta çıkar. Selçuklu sultanları arasında çok seçkin bir mevkiye sahip olan, devrinde Anadolu’nun çok mamur ve müreffeh olduğu ve ileri bir medeniyet seviyesine eriştiği I. Alâeddin Keykubad zamanında Moğollar, dünyayı altüst etmeye başlarlar. Bunun üzerine ileri görüşlü sultan, önce Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere birçok şehri muhteşem surlarla ve kalelerle teçhiz ederek müdafaaya hazırlanır. Güneyde Kolonoros Kalesi’ni fetheder ve orada Alâiye şehrini kurar ve ayrıca bir tersane de vücuda getirir. Kilikya Ermeni Krallığı’nı üç taraftan gönderdiği ordularla sıkıştırır, küçültür ve vergiye bağlar. Fethettiği İçel bölgesine Türkmenleri yerleştirir. Ermenistan seferinden sonra faaliyetlerini doğuya kaydırarak Eyyûbî-Artuklu ittifak kuvvetlerini mağlup eder ve Hısn-ı Mansûr, Kâhta ve Çemişgezek kalelerini alır. 1228’de Erzincan'ı da ilhak ederek Mengücükler Devleti’ne son verir. Trabzon Komnenosları üzerine sefere çıkar ve onları vergiye bağlar.1
ANADOLU'DA MOĞOL TEHLİKESİNİ EN İYİ GÖREN İKİ HÜKÜMDAR
Moğol tehlikesini devrin hükümdarları arasında en iyi gören ve tedbir alan I. Alâeddin Keykubad, Celâleddin Harizmşah ile dostluk ve ittifakın önemini takdir ederek, ona aynı din ve milletten olduklarını, İslam’ın kaderi tarihi sorumlulukları olduğunu bildirerek anlaşmak ister.
Ancak Harizm hükümdarı bunu reddeder ve iki Türk sultanı, Erzincan-Sivas arasında Yassıçimen’de 1230 yılında karşılaşırlar. Neticede Harizm ordusu yenilgiye uğrar. Bu arada Erzurum meliki Cihanşah da ortadan kaldırılır. I. Alâeddin Keykubad, 1232’de Gürcistan’a sefer düzenler ve kraliçeyi tabiiyeti ne alır.
Moğol hükümdarı Oktay Kaan’a elçi göndererek anlaşma yapar ve böylece Moğol tehlikesini uzaklaştırmış olur. Suriye Eyyûbileri ve Diyarba-kır Artukluları onu metbu olarak tanırlar. Döneminde Anadolu’nun siyasî, iktisadî ve kültürel açıdan en yüksek seviyesine çıkmış olduğu I. Alâeddin Keykubad, ne yazık ki 1237 yılında vefat eder.
II. GIYASETTİN KEYHÜSREV DÖNEMİ
1. Alâeddin Keykubad’ın henüz genç yaşta ölmesinden sonra, yerine iktidarsız ve düşük vasıflara sahip oğlu II. Gıyâseddin Keyhüsrev (1237-1246) geçer. II. Keyhüsrev devri, Anadolu Selçuklu Devleti’nin iç ve dış savaşlar nedeniyle zayıflama ve çökme devri olur.
Bu dönemde Sadeddin Köpek adlı bir emirin kışkırtması ile tecrübeli bazı devlet adamları öldürülmüş veya bu felaketten korkan birçok emir Eyyûbîler’e sığınmıştır. Bu arada 1241 yılın-da Baba İshak adlı bir derviş, Türkmenler arasında birçok taraftar bularak büyük bir isyan çıkartır ve Malatya, Tokat ve Amasya çevresini istila eder. Neticede bu isyan güçlükle bastırılır ve Baba İshak yakalanarak idam edilir. Babaî hareketiyle Selçuklu Devleti’nin ne kadar zayıf bir duruma düştüğü meydana çıkınca, Moğollar’ın istilası başlar.
ANADOLUDA MOĞOL İSTİLALARI
Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu, Anadolu üzerine yürüyerek Erzurum’u alır ve arkasından 1243 yılında Selçuklu ordusunu Kösedağ’da ezici bir yenilgiye uğratır ve Anadolu’yu kısmen istila eder. Selçuklular, her yıl vergi vererek Baycu No-yan ile barış yapmışlarsa da devlet ve devlet yönetimi, Moğollar’a bağlı ve onların idaresinde bir sömürge haline gelir.2
II. Keyhüsrev’in 1246’da ölümünden sonra üç şehzâde, II. İzzeddin Keykâvus (1246-1249 ve 1257-1259), IV. Kılıç Arslan ve II. Alâeddin Keykubad (müştereken 1249-1257) ve II. Keykâvus ile IV. Kılıç Arslan (müştereken 1257-1266) adına, muhteris devlet adamlarının rekabet ve entrikaları, Moğol müdahalelerine ve askeri işgallere, bunun yanında vergi taleplerine zemin hazırlar. Saltanat mücadeleleri, Muîneddin Süleyman’ın zaferiyle 1261’de kısmen sona erer.
MUİNEDDİN PERVANE DÖNEMİ
Moğollar’ı iyi idare eden ve onlara sırtını dayayan bu devlet adamı, bir sükûn ve istikrar devri tesis eder. Bu devir, bazı kaynaklarda Muîneddin Pervâne devri adıyla anılır ve 1277 yılına kadar sürer. Bununla beraber Anadolu Türkleri, putperest Moğol hâkimiyetini daima ağır bulmuş ve kurtulma yolları aramıştır. Bunun ne-ticesi olarak Türk Memlukleri sultanı Baybars, Anadolu’ya davet edilir ve 1277’de Kayseri’de Selçuklu tahtına oturtulur. Ancak Memluk sultanı da kısa bir müddet kaldıktan sonra, Selçukluları yalnız bırakarak ülkesine geri döner.1Aynı yıl İran Moğol hükümdarı İlhan Abaka, Anadolu’ya girer, çok sayıda insanı öldürür, ülkeyi yağmalar ve Muîneddin Süleyman’ı idam ettirir. Her ne kadar Selçuklu hanedanı 1308’e kadar sürmüş ise de Muîneddin Süleyman’ın ölümünden sonra, ülkenin fiili yönetimi artık Moğol vali ve komutanlarınca yürütülür.
SELÇUKLU DEVLETİ 1277 YE KADAR SÜRMÜŞTÜR
Memluk sultanı Baybars’ın gelişi ve onu takip eden buhrandan faydalanan Karamanoğulları da, 1262 yılında Konya’yı işgal ederek yağmalarlar. Ancak bir müddet sonra Konya’dan çıkartılırlar. Genel vasıfları ile Anadolu Selçuklu Devleti, 1277’ye kadar sürmüş, fakat bu tarihte başlayan Moğol işgal ve idaresi, siyasî olduğu kadar, ekonomik ve sosyal buhranlara ve kültürel çöküntüye de sebep olmuştur.
Bu devrin Anadolu Selçuklu sultanları olan III. Keyhüsrev (1266-1283), II. Mesud(1283-1298 ve 1303-1308) ve III. Keykubad (1298-1302) iktidarsız ve Moğollar’ın aleti durumundadırlar. Moğol genel valileri arasında Timurtaş Noyan (1316-1327) zamanı, iyi idaresi ve adaletiyle, nisbî bir huzur ve sükûnu temsil eder. Fakat onun da isyan ederek 1328’de ayaklanıp Mısır’a kaçmasıyla, bu dönem sona erer ve karışıklıklar ve buhran dönemi tekrar başlamış olur.2
ANADOLUDA BEYLİKLERİN ORTAYA ÇIKMAYA BAŞLAMASI
Selçuklu Devleti, Moğol hâkimiyeti ve diğer dâhilî şartlar altında parçalanıp yok olma durumuna gelirken, diğer taraftan da Anadolu’da küçük büyük Türk beylikleri ortaya çıkmaktaydı. Bu beyliklerin en eskisi ve en güçlüsü, I. Alâeddin Keykubad zamanında teşekkül eden, Ermenek ve Larende havalİsinde hüküm süren Karamanoğulları’dır. XIII. asrın ikinci yarısından sonra oluşan bir başka beylik de Kütahya ve havalisinde hüküm süren Germiyano-ğulları’dır.
Aynı asrın sonlarına doğru teşekkül eden diğer beyliklerden bazıları da Aydın’da Aydınoğulları, Denizli’de İnançoğulları, Manisa’da Saruhanoğul-ları, Balıkesir’de Karasioğulları, Muğla ve havalisinde Menteşeoğulları, Antalyave civarında Hamidoğulları, Beyşehir havalisinde Eşrefoğulları, Kastamonucivarında Candaroğulları ve Bilecik ve havalisinde Osmanlı Beyliği’dir.
Neticede Moğol istilasından sonra bir türlü doğrulamayan Anadolu Selçuklu Devleti, yurtta baş gösteren dağılma hadiselerini önleyemeyerek XIV. asır başlarında yerini Anadolu beylikleri denilen, yukarıda zikredilen feodal teşekküllere bırakıp tarihten silinmiştir.
EN HUZURLU DÖNEM I.ALAEDDİN KEYKUBAT DÖNEMİ
I. Alâeddin Keykubad zamanında Anadolu Selçukluları’nın ordu ve idare teşkilatı en gelişmiş şeklini almıştır. Merkezî idare mekanizması layıkıyla kurulmuş olduğu gibi bağlı birimlerdeki idare teşkilatı da muntazamdır. Her yerde kadılar, subaşılar ve tahsil memurları vardır. Selçuklu Devleti’nin esas teşkilatı, diğer bütün Türk devletleri gibi askerî bir mahiyeti haiz olup, arazi ufak parçalara ayrılarak sipahilere verilir, büyük ve zengin tımarlara sahip insanlar, kanunen belli miktarda asker beslerdi. Merkezî idare memurlarının, ulema ve sadâtın ve yakınlarının da belli gelirler getiren tımarları var-dı; ancak sınırdaki tımarlar gazilere ve alplara verilirdi.1
Selçuklular, Bizans aristokratlarına ait veya Türk fetihleriyle sahipleri kaybolan toprakları esir köylülere dağıtmışlar; onları toprağa ve hürriyete kavuşturmuşlardı. Bununla beraber eski göçebe uygulamasına ve İslam’ın fetih hukukuna uygun olarak sultanlar, toprak özel mülkiyetini kaldırarak Türk Anadolu Devleti mülkü ilan etmişler ve köylülere, işleyebilecekleri genişlikte toprak parçası bırakmışlardır. Bu vesileyle yerli ve göçmen nüfusun yerleşmesi daha kolay hale gelmiş, tarım üretimi koruma altına alınmıştır. Askerî yöneticilerin denetimi altındaki bu sistem, güçlü ve uyumlu bir sosyal düzenin kurulmasına yardımcı olmuştur.2
Müslüman, Hristiyan ve Musevî cemaatleri birlikte ve ahenk içerisinde yaşamışlar ve sultanlar da türlü din ve mezhep mensuplarını, aynı müsama-ha ve huzur içinde idare etmişlerdir. Mevlânâ Celâleddin ve Yunus Emre gibi büyük mutasavvıfların ve haleflerinin, geniş bir dinî anlayış ve insanlık görüşü ile meydana çıkmaları ve türlü din ve mezhep mensuplarının, Mevlânâ’nın etrafında toplanmaları ve yükselmeleri, o günkü Anadolu’ya özgü bu sosyal ve kültürel muhitin doğal bir neticesidir.3Anadolu’da Müslüman Türkler ile Hristiyan yerliler arasında mevcut bulunan ahenk, Moğol istilasıyla bir nebze olsun bozulmuş ise de kısa zamanda tekrar kurulmuştur.
Anadolu’nun sosyal hayatına şekil veren beşerî unsurlar, göçebeler, köylüler ve şehirliler olmak üzere üç grupta toplanabilir: (...)Selçuklu şehirlerine gelince; şüphesiz şehirler, köylere göre çok daha karışık bir muhiti ifade ediyorlardı. Buralarda gayrimüslim halk, köylere göre daha yoğun idi. Müslüman halk da pek mütecanis değildi. Aralarında değişik meslek ve meşrepten insanlar bulunduğu gibi İranlılar ve Türk olmayan başka Müslüman unsurlar da bulunuyordu.
ANADOLUDAKİ KÜLTÜR ŞEHİRLERİ
Kültür bakımından en önemli sınıf şehirlilerdi. XIII. yüzyılda hemen her sahada görülen büyük ilerleme, şehirlerin gelişmesinde de önemli bir etken olmuştur. Böylece Konya’dan başka Kayseri, Sivas, Aksaray, Kırşehir, Amasya, Niğde, Tokat, Niksar, Ankara ve Erzurum önemli birer kültür merkezi olmuştu. İlk yerleşme yıllarında birçok İranlının, Anadolu şehirlerine gelip yerleşmesi ile yukarıda sayılan şehirlerin birçoğu, pek erken devirlerde, kültür bakımından İran unsurunun yerleşmesi neticesinde İran unsurunun hâkim olduğu yerler haline gelmişti. Öyle ki Selçuklular, resmî dil olarak Farsçayı kullanmışlar ve birçok yerde olduğu gibi Divan kâtipliklerinde bile İranlıları istihdam etmişlerdi. Konya saraylarının iç hayatı ve hükümdarların İran şiirine ve İran edebiyatına karşı gösterdikleri iltifat ve ilginin samimiyeti, bu gerçeği daha açık olarak ortaya koymaktadır.
HZ MEVLANANIN BİRLEŞTİRİCİ UNSUR OLUŞU
Bürokrasinin toplandığı yer olan şehirler, asker ve memurlardan başlayarak, âlimler, şeyhler, seyitler, dervişler, vaizler, şairler, tabipler, sanatkârlar, tüccarlar, hulâsa cemiyetin her sınıf insanını kendilerine çekiyor ve içlerinde barındırıyorlardı. Selçuklu şehirlerinde ortaya çıkan güçlü içtimaî, dinî ve hatta ticarî kurumlar sebebiyle Müslümanlarla Hristiyanlar arasındaki ilişkiler, köylere oranla daha yoğun bir şekilde gelişmiştir. Aynı mahallelerde oturmaları, çoğu zaman onların birlikteliklerini ve yakınlaşmalarını önlemiyordu. Mevlânâ öldüğü zaman, Konya’nın yalnız Müslüman halkının değil, Hristiyan ve Yahudilerin de cenaze merasimine katılmaları, böyle bir birlikteliğin ve yakınlaşmanın eseriydi. İki cemaatin bu yakınlaşması, kültür alışverişlerine de yol açmıştır. Mevlânâ ve Sultan Veled’in Rumca şiirler söylemeleri, Türklerin Rumca konuşabilmeleri, Mevlânâ’ya Rum müritlerinin, Mevlânâ yerine, Rumca karşılığı olan “Efendi” demeleri, bunu gösterir. Fakat bu kültür temaslarından asıl etkilenenler Hristiyanlar oluyordu. Çünkü medenî ve fikrî seviyesi bir hayli yükselmiş olan Selçuklu şehir halkına ve mensubu bulunduğu İslâm medeniyetine Rum kültürü pek fazla nüfuz etmemiştir.
SELÇUKLU DÖNEMİ ANADOLUDA DİNİ VE TASAVVUFİ YAPI (ÖNEMLİ)
XI ve XIII. yüzyıllarda Anadolu’da üstünlük Müslümanların elinde bulunmakta ve nüfusun çoğunluğu Müslüman, -Sünniliğin dört mezhebinden özellikle Hanefilik ile kısmen de Şafiilik- olmakla birlikte, daha çok Rumların ve Ermenilerin temsil ettikleri Hristiyanlık da Anadolu’daki din ve dinî hayatın içinde önemli bir yere sahiptir.Sünnilik dışında gelişen akımlar ve mezhepler ise özellikle XIII. yüzyıldaki göçlerle Anadolu’ya yerleşen göçebe Türkmenler arasında yayılma zemini bulmuş, bazı siyasî ve sosyal hareketlerde, dinî ve tasavvufî akımlarda tesirli olmuştur.2
Fakat köylerde ve uç bölgelerde yaşayan çoğu göçebeTürkmenlerle şehirlerde oturan ve içlerinde İranlı unsurların da bulunduğu halk arasındaki dinî telakkilerde az çok farklılıklar görmek mümkün idi. Başta dinî ilimlerin tahsil edildiği medreseler olmak üzere, bütün diğer dinî ve sosyal kurumların daha çok şehirlerde toplanmış olması, tabiatıyla şehir halkının, göçebelere veya köy halkına göre daha yüksek bir dinî kültüre sahip olması sonucunu doğurmuştur. Buna mukabil şehirlerin dışında kalan ve dinî bilgileri oldukça zayıf, ama geleneklerine çok bağlı Türkmenler ise daha çok Türkmen şeyh ve dervişlerinin tesirinde bir dinî hayat sürdürmüşlerdir.3
ANADOLU TÜRKMENLERİ HİÇ BİR ZAMAN EHLİSÜNNET DIŞI MEZHEP VE TARİKATLARA GİRMEMİŞTİR
Göçebe halk kitlelerinin dinî kültürleri, diğer halk kitlelerine göre daha zayıf olmasına rağmen Türkmenlerin, hiçbir zaman tamamı veya büyük bir çoğunluğu, ehlisünnet dışı mezhep ve tarikatlara girmemişlerdir.(Çetin a.g.e.s.1.2.3), XIII. yüzyılda, Anadolu’da tasavvufî hayat büyük bir gelişme göstermiştir. Bir taraftan Anadolu Selçuklularının, sufilere derin saygı göstermeleri, öte yandan Moğol istilasından kaçan büyük sufilerin Anadolu’yu vatan edinmeleri bunda etkili olmuştur. Türkistan’dan, Horasan’dan ve diğer bölgelerden ayrılan pek çok sufi, kendi hayatlarına en uygun çevreyi Anadolu’da bulmuşlardır. Onlar geldikten sonraki yıllarda ise Anadolu halkının, ancak sufilerin çevresinde teselli bulan bir hayatı olmuştur.5 Bu asırda tasavvuf, dini ve dinî hayatı tamamen kuşatmış ve felsefe ya da mistik bir duyuş ve düşünüş sistemi olmaktan çıkarak, hayatla geniş ölçüde birleşen büyük bir iman seviyesine yükselmiştir.
ANADOLUDA SUNNİ VE GAYRİ SUNNİ EĞİLİMLİ YAPIYI ANLAMAK
XIII. yüzyıl başlarından itibaren Anadolu’da yayılmaya başlayan tarikatlar, teşkilat ve dış görünüş itibariyle bazı benzerliklerine karşılık temelde, sünnî ve gayri Sünnî eğilim olmak üzere iki grupta toplanmıştır:
- Anadolu’ya, Mâverâünnehir, Harizm ve Irak gibi bölgelerden gelenlerin tarikatları Sünnî;
- Horasan ve Azerbaycan gibi eski İran kültürünün yahut Orta Asya’nın şehirden uzak yerlerinde, eski Türk inançlarının hâkim bulunduğu yerlerden gelenlerinki ise gayri Sünnî eğilimli idi.
1- ANADOLUDA IRAKİ YAPI
Bunlar arasında mevcut tasavvuf anlayışı da gerçekte iki ana mektep etrafında toplanmıştır. Bunlardan ilki, Irakîler denilmekle beraber, başka Arap memleketlerinden gelenlerin de bulunduğu, zühd ve takva anlayışının ağır bastığı ahlakçı mekteptir. Kadirilikve Rufailik mensuplarıyla; geliştirdiği Vahdet-i vücûd sistemi sayesinde tasavvufa yepyeni bir istikamet veren Muhyiddin ibnu’l-Arabî ve halefi Sadreddin-i Konevî ile müritleri bu mektep içinde mütalaa edilebilir.
2- HORASANİ YAPI
Diğeri ise, Horasanîler tabiriyle ifade edilmekle birlikte, Mâverâünnehir ve Harizm bölgelerinden gelenlerin de içinde bulundukları, melameti benimsemiş, müsamahakâr, estetik yanı ağır basan ve daha çok cezbeye önem veren mektepti. Necmeddin-i Kübrâ ile fütüvvet teşkilatının düzenleyicisi Bağdatlı meşhur Şehâbeddin-i Sühreverdî’nin tarikatlarına bağlı olanlar bu mektebe mensuptular. En tanınmış temsilcilerinden olup Anadolu’ya gelenler arasında Evhadüddin-i Kirmânî,Bahâeddin Veled, Burhaneddin Muhakkık-i Tirmizî zikredilebilir.
HZ MEVLANA VE MEVLEVİLİK BU İKİ YAPININ SENTEZİDİR
İşte bu iki Sünnî eğilimli mektebe mensup tarikatlara bağlı şeyhler ve dervişler, Konya, Kayseri, Kırşehir, Tokat, Sivas ve Erzurum gibi devrin önemli merkezlerinde ve yörelerinde faaliyet gösteriyorlardı. Bu iki mektebin sentezi ise, XIII. yüzyıl ikinci yarısında Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî tarafından gerçekleştirildi ve daha ileri bir tarihte oğlu Sultan Veled tarafından teşkilatlanarak Mevlevîlik adını aldı. Gayri Sünnî eğilimli tarikatlar ise, XIII. asırdaki göçlerle birlikte, göçebe ve yarı göçebe Türkmen aşiretleriyle Anadolu’ya girmişti. Bunlardan pek çoğu, aslında daha Anadolu’ya gelmeden önce Türkmen babalarının temsil ettikleri tarikatlara bağlanmışlardı.Bunlar henüz sathî bir şekilde İslamlaşmış olduklarından, yerleşik halk gibi Müslümanlığı tam özümseyebilmiş değillerdi. Bunların çoğu Yesevîlik, Vefâîlik, Kalenderîlik ve Haydarîlik gibi mahallî inanç ve geleneklere kolayca uyabilen tarikatlara bağlıydılar.
ANADOLU SELÇUKLUNUN AKİDESİ
Bu tarikatlar, Selçuklu Devleti’nin resmen kabul ettiği ve savunduğu Sünnî akidelerden çok farklı idi. İşte bu farklılık neticesinde Şeyh Arslan ve Baba Merendî gibi Türkmen babaları, II. Keykavus (1246-1249) zamanında, devletin temellerini sarsan Babaîler isyanını çıkartmışlardır. Bu dinî ve siyasî mahiyetteki ilk Türkmen isyanını müteakip her tarafa dağılan baba taraftarı Türkmenler arasında, batınî akideli daha pek çok derviş yetişmiş ve bunlar, Anadolu’da birçok ayaklanmalara sebep olmuşlardır.1
Yine XIII. yüzyılda, Ahilik adı altında çok mühim ve çok yaygın bir meslekî-tasavvufî zümre de bulunmaktadır. İçlerinde birçok kadıların ve müderrislerin de bulunduğu bu teşkilat, herhangi bir esnaf topluluğu değil, o teşkilat üzerine istinat eden, akidelerini o vasıta ile yayan bir tarikattır. O sıralarda bunlar, umumiyetle batınî ağırlıklı idiler.2
HZ MEVLANA VE ŞEYHLERİNE BAĞLI SELÇUKLU HÜKÜMDARLARI
Bu tarikatlar içerisinde Mevlevîlik, özellikle Selçuklu sultanları, emirleri ve ileri gelenleri ile bazı Moğol hükümdarları ve genel valileri tarafından benimsenmiş; ayrıca Müslüman olan ve olmayan çok sayıda halk kitlesince de itibar görmüş ve her iki zümreden pek çok insanın bağlanmış olduğu bir tarikattır. Mevlevî şeyhlerine, özellikle de Mevlânâ ve oğlu Sultan Veled’e mürit olan bazı Selçuklu ve Moğol hükümdarları ve ileri gelenleri arasında;
I. Alâeddin Keykubad, VI. Rükneddin Kılıç Arslan, II. Sultan Mesud, Emir ,Muîneddin Pervâne, Keygatu, İrencin Noyan ve Abişga Noyan zikredilebilir.
MEVLEVİLİK SELÇUKLULARIN RESMİ TARİKATI OLMUŞTUR
Bunlar da gösteriyor ki Mevlevîlik, ülkenin resmî tarikatı haline gelmiş ve Mevlevî şeyhlerinin, özellikle de Mevlânâ ve Sultan Veled’in geniş hoşgörüleri neticesinde her tarafa yayılmıştır.Ayrıca Selçuklular, fethettikleri ve İslamlaştırmaya çalıştıkları Anadolu’da, Hristiyanlara karşı siyasî ve iktisadî müsamahanın ötesinde, ortaçağ şartları içerisinde kolay kolay düşünülemeyecek çok geniş bir dinî müsamaha da göstermişlerdir.4
Müslüman, Hristiyan ve Musevî toplulukları birlik ve ahenk içerisinde Anadolu’da yaşamışlar ve sultanlar da türlü din ve mezhep mensuplarını, aynı müsamaha ve huzur içinde idare etmişlerdir. Müslüman Türkler ile Hristiyan yerliler arasında mevcut bulunan ahenk, Moğol istilasıyla bir nebze olsun bozulmuş olsa da kısa zamanda tekrar kurulmuştur.
SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE İLİM VE DİL
İlim, Dil ve Edebiyat Selçuklu Devleti’nin teşekkül ve yerleşmesinden sonra, büyük bir faali-yetle Anadolu’nun hemen her yerinde kurulan medreseler ve tekkeler, Arap ilmini ve özellikle İran edebiyatını yaymaya hizmet eden birer ocak hükmün-deydi. Göçebe Türkmenler, kendi halk edebiyatları ve eski Oğuz destanının kalıntılarıyla bediî ihtiyaçlarını giderirken, İslâm âleminin her tarafından gelmiş dervişleri, âlim ve fakihleri kabul eden şehirlerde, İran edebiyatı şiddetle hüküm sürüyor, eski İran geleneklerine bağlı âlim ve sanatkâr hükümdarların sarayında, bu dil ve edebiyat, millî dili ortadan kaldıracak kadar kuvvet kazanıyordu.
SELÇUKLU DÖNEMİ İRAN TASAVVUF EDEBİYATININ HAKİMİYETİ
Hükümdar başta olmak üzere, halktan kopmuş olan aydın sınıfın temayülü, İran tasavvuf edebiyatının bu devre ait Mesnevî ve Lemeât gibi en parlak eserlerini, Anadolu’da vücuda getirmesine karşılık Türkçeyi saraylardan uzak bulunduruyor ve Türkçe yazılmış eserlere hakaretle bakılmasına sebep oluyordu. İdare teşkilatına girecek aydınları hazırlayan tek müessese medreseler olduğu için, orada İran kültürünün tesiri altında yetişen memurlar, devlet işlerinde de Fars dilini kullanmakta idiler. Farsçanın resmî dil olarak bu kuvvetli tahakkümü, Karaman beyi Mehmet Bey’in, XIII. asrın ikinci yarısında Konya’yı istilâsına kadar sürmüştür.2
Hayrullah Efendi’nin şu veciz ifadesi, o zamanki durumu çok açık olarak ortaya koymaktadır: ‘‘... Ba‘dehu Divan tertip olunup tahrirat ve evâmirin cümlesi lisân-ı Fârsî üzere yazıldığından, lisân-ı Türk mahvolmak derecesine gelmişti. Binâenaleyh Divan’da kırâet olunacak evrâkın mecmuu lisân-ı Türkî üzere olup elsine-i sâire ile tekellüm olunması muhkem yasak oldu. O tarihe gelinceye kadar defterler ve sâir hesaplar Arabî ve Fârsî lisânında yazıldığından, Türkçe yazmakta zahmet çekilip, herbiri bir türlü imlâ ile defterlerini yazmakta idiler.
MOĞOL İSTİLALARI NEDENİYLE ANADOLUYA GELENLER
İbni Bîbî, muhtemelen Türkçe, Farsça, Rumca, Ermenice ve Süryaniceyi kastederek Anadolu’da beş dil konuşulduğunu söyler.1 Nitekim şairimiz Sultan Veled de bu dillerden Farsça, Türkçe, Arapça ve Rumca şiirler söylemiştir. Türk sultanlarının maddî ve manevî himayeleri ve Moğol istilası nedeniyle Türkistan , İran ve Harizm’den kaçan birçok âlim ve sanatkârın Anadolu’ya gelip yerleşmesi ve yukarıda zikredilen nedenlerle, Anadolu Türkleri üzerinde İran tesirinin büsbütün güçlenmesi neticesinde üstün bir seviyeye yükselen Farsça, Anadolu’da tesirini göstermiş ve kaleme alınan eserlerin çoğunluğu bu dil ile yazılmıştır.
Bununla beraber bir yandan din ve ilim dili olduğu için medrese vasıtası ile durumunu muhafaza eden ve yayılan Arapça; diğer taraftan işlenmiş bir edebiyat dili olarak Farsça ile Türk dili arasında bu sahada bir mücadele cereyan etmiştir. Neticede XIII. asrın son-ları ve XIV. asrın başlarından itibaren Türk dili, bu mücadeleyi kazanmış ve gerçek yerini almıştır.2
Ancak hâkim dil Farsça olduğu için verilen eserlerin çoğunluğu da doğal olarak Fars diliyle yazılmıştır. Bunlardan; Mevlânâ’nın Mesnevî , Dîvân-ı Kebîr ve Fîhi Mâ Fîh adlı eserleri, Sadreddin-i Konevî’nin Miftâhu’l-Gayb, Nüsûs ve Nefahât-ı İlâhiyye ’si, Fahruddin-i Irâkî’nin Le-meât ’ı, Necmuddin Dâye’nin Mirsâdu’l-‘İbad ’ı, Ahmed b. Muhammed-i Tûsî-yi Kâniî’nin Selçuknâme ’si ve Sultan Veled’in divanı ile mesnevileri zik-redilebilir.3
Bütün kayıtsızlığa ve ihmale rağmen Türkçe olarak, dinî ve kahramanlıkla ilgili halk eserlerinden başka kısmen İran tasavvuf edebiyatının, kısmen de eski Türkçe tasavvufî halk eserlerinin tesiri altında eserler verilmeye çalışılmıştır. Bu dil ve edebiyatın XIII. ve XIV. asrın başlarındaki ürünleri de şöyle sıralanabilir: Mevlânâ’nın 33 beyit tutan manzumeleri, Ahmed Fa-kih’in Çarhnâme ’si, Şeyyad Hamza’nın Yûsuf u Zelîhâ’sı ve altı gazeli, Hoca Dehhânî’nin bir kaside ve dokuz gazeli, Sultan Veled’in divanında, Veled-nâme ve Rebâbnâme ’sindeki manzumeleriyle, Türkçe divançe teşkil edecek ölçüdeki şiirleri ve baştanbaşa irfani şiirlerini Türk diliyle ve hece ölçüsüyle yazmış olan halk mutasavvıfı Yunus Emre’nin divanı.
Halka din ve dünya işlerini öğretebilmek maksadıyla kaleme alınan eser-lerde, nazım nesre tercih edilmiş ve içerik itibariyle fazla söze, uzun açıklamalara ihtiyaç gösteren bu konular için, kafiye bakımından gösterdiği kolaylık açısından, genelde mesnevi en uygun nazım şekli olarak benimsenmiştir.Hulâsa Sultan Veled’in yaşadığı çağda Anadolu’daki siyasî ve iktisadî durum, sosyal ve kültürel yaşam, din ve dinî hayat ile dil, ilim ve edebiyat böyle olmakla birlikle; şunu açıkça belirtmeliyiz ki Sultan Veled, bütün bu olumlu ve olumsuz durumlar karşısında bile; hem Selçuklu sultan ve emirleri hem de Moğol hükümdar ve genel valileri tarafından son derece hürmetle karşılanmış, saygı görmüş, maddî ve manevî yardımlar almış; hatta onlardan birçoğu kendisine mürit olmuş ve bağlılıklarını arz etmişlerdir. Böylece her iki yönetim döneminde de Anadolu’da geniş bir tasavvuf ortamı içerisinde yaşamış ve bu şekilde hem Mevlevî tarikatını kurmuş ve yaymış hem de babasını takiben eserler vücuda getirmiştir.
TÜRKİYE YAZMA ESERLER KURUMU BAŞKANLIĞI YAYINLARI: 215
Edebiyat ve Sanat Serisi : 46
Kitabın Adı : REBÂBNÂME -SULTAN VELED
Kadir Erol
Telef olan, rotasız hayatlar
Murat GÜLŞAN
Maskeler düştü: saha yeşil, zihniyet kara!
Adnan ÖZ
Çarşambaspor ve Samsunspor!
Mesut CİHAT
Adamlığın Sende Kalsın
Recep YAZGAN
Bütün Kitaplar Tek Kitabı Anlamak Üzere Okunur
Nihat Güç
Müslüman Ahlaklıdır
Eyüphan KAYA
Şu Meclisin kapısına kilit vurmak lazım!
Aydın BENLİ
Analık Sadece Doğurmak Değil
Bülent ERTEKİN
Bir Adamın Ardından Değil, Bir Dağın Gölgesinden
Adnan İPEKDAL
ODTÜ Semalarında Amerikan bayrağı Dalgalanacak mı!
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SADAKAT: RUHUN CENNETİ!
Songül KARAMAN
Mahalle Kültürü Bitiyor Mu
Burak Çileli
Sumud filosu işkencesine kısas milli haysiyet meselemizdir
Seyfettin BUDAK
Limbik Kaostan Kuantum Rezonansa
İsa ÇOLAKER
YAZAR TIKANIKLIĞI
Mehmet BOZKURT
Maskelerin Ardından Çürümüşlük
Ömer Naci Yılmaz
Ali Kolcu Hoca’mızı Hakk’a Uğurladık
MUSTAFA GÜLTEKİN
SIRRIN SAKLANMA ZORUNLULUĞU
Mehmet Nuri BİNGÖL
En Büyük Miyar: Kanaat
Cevahir AYDIN
Ruhun Bahçıvanı: Sinaptik Budama ve İlahi Tasfiye
Memiş OKUYUCU
İyilikle İyileştirerek Eğitim
Özlem Gürbüz
Korkudan Değil, Güvenden Doğan Eğitim
Hamdi TEMEL
Suçun Adresi: Başta Medya, Sonra Hepimiz
Gülay ÇETKİN
Okullarda Başka Bir Şiddet Modeli
Halil MERT
Türklük Tanımının Güncellenmesi
Hasan KARADEMİR
HİKMET KIVILCIMLININ DİNİ ANLAYIŞININ ELEŞTİRİSİ
Servet ZEYREK
Hevasını İlahlaştıran Kişiyi Gördün Mü!
Ahmet SAĞLAM
Din Düşmanlığı
Hüseyin KURT
Yeni Neslin Görünmeyen Krizi
Ahmet Eren KURT
Görülmeyen Bir Dağılma
Ahmet DÜZGÜN
Artık seviye eğitim sistemi şart
Ravza ZEYBEK
Düştüğü Yerden Kalkacak Ümmet
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Eğitimde Yapay Zeka
Özhan KIZILTAN
Athanor Mason Locası
Aydan KURT
ÇOK FAZLA ANLAM YÜKLEMEYİN...Part 3 (The End)
Fatih ORUÇ
Abd-Suriye Savaşı ve Rakka Katliamı
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 79
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Unutma Hakkını Kaybeden Toplum: Her Şeyi Hatırlayıp Hiçbir Şeyi Anlamayan İnsanlar
Fatma Saçak Akbulut
İLİŞKİ RUTİNİ
Levent ERTEKİN
Çimler üzerinde bir festival: tire’nin kazancı mı, kaybı mı?
Batuhan ŞUORUÇ
Daha Az Tanıdık Olana
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Vehbi KARA
İnsan Çok Zalim Ve Çok Cahildir
Emine AYDEMİR
MEVLEVİLİĞİN – TASAVVUFUN İNCELİKLERİ
Mesut BALYEMEZ
Yarım (Sahte) Hocalar Toplanmalı
Ahmet AYDIN
Ünlüymüş, Modelmiş
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Recep Ali AKSOYLU
Lipton’un Çekilmesiyle Kuru Çay Üretiminde Yabancı Kalmadı!
Abdulkadir MENEK
Sumud Kahramanları
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Ziya GÜNDÜZ
Atasoy Müftüoğlu Ve Hiçliğin Kıyısında
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)